23 Ocak 2008 Çarşamba

ŞİRKETLER DEMOKRATLARDAN YANA



Hidir Geviş-New York

TARAF gazetesi

Lobiciler Demokratlardan yana oynuyor. Amerika’da her seçim döneminde olduğu gibi bu seçim döneminde de lobicilerin seçimlerin kaderine etkisi ve başkanlık adaya adaylarına yaptıkları büyük parasal yardımlar, önemli bir tartışma konusu olarak ağırlığını koruyor.

Ancak bu yılki seçimlerin öncekilerden çok ciddi bir farklılığı var: internetteki opensecrets.org (Ünlü belgeselci Michael Moore bu sitenin verilerine sık sık başvuruyor) adlı sitenin verileri dikkatli biçimde incelendiğinde bu farkı hemen görmek mümkün. Bugune kadarki seçimlerde lobiciler Cumhuriyetçiler’e verdikleri para miktarının sadece yarısını bazen yarısından da azını Demokrat adaylara bağışlarken, bu seçimlerde durum biraz tersine dönmüş görünüyor. Yani Demokratlar bu kez lobicilerden daha fazla para bağışı alıyor. Bir sektor var ki o hala Cumhuriyetçiler’e Demokratlar’a yaptığından daha fazla yardım yapmayı sürdürüyor, o da petrolcülerin ağırlıklı olduğu enerji şirketleri.

Lobiciler, Washington’daki ticaret, gıda üretimi, serbest silah kullanımı ve daha binlerce alanda hazırlanan yasal düzenlemeleri bağlı oldukları büyük şirketlerin çıkarları doğrultusunda değistirmek için çalışıyorlar. Sadece 2006 yılında lobicilerin bu iş için harcadıkları para 2.63 milyar tutarında.

Şimdi biz yine seçim kampanyası dönemlerinde siyasi parti adaylarına yapılan yardıma gelelim.

2004 seçimlerinde tüm lobicilerin hem Demokratlar’a hem de Cumhuriyetçiler’e harcadıkları toplam para 124,033,807 dolar. Bakalım bu yıl bu rakkam yerinde mi sayacak yoksa yükselecek mi? Cevabı seçimlerin bitiminden sonra öğrenme şansı bulacağız.

Peki bu aşamaya kadar gelinen durum ne? Seçim kampanyalarına en büyük para akışı finans şirketlerinden geliyor. Bu sektor, 2008 yılında Demokratlar’a 79,749,633 dolar hibe ederken, Cunhuriyetciler’e hibe ettiği para 66,274,624.dolar. Oysa aynı sektör, 2004 döneminde Demokratlar’a $140,800,184 dolar bağıslarken Cumhuriyeçiler’e daha fazlasını yani $197,855,522 dolar bağışlamıştı.

Sağlık sektöründe de aynı seyir söz konusu. 2008’de şimdiye kadar Demokratlar’a bağışlanan para 22,474,022 dolar. Cumhuriyetçiler’e harcanan para ise 18,855,053 dolar. Oysa 2004 de durum tersiydi. Demokratlar’a $48,271,419 dolarlık bir ödeme yapılmışken, Cumhuriyetçilere’e 75,397,060 dolar verilmişti.

Buna rağmen enerji lobicileri Cumhuriyetçilere olan sadakatlerini koruyorlar onlar 2004’de oldugu gibi 2008’de de Cumhuriyetçiler’e daha fazla yardım yaptılar. Bu gelişmede elbette Cumhuriyeci Bush ailesinin, petrol şirketleri ile olan içli dışlı ilişkisi önemli bir rol oynuyor.

Fakat asıl sürpriz sonuç ise savunma sektorünün tavrı. Geçen iki seçim döneminde de ağırlıklı olarak Cumhuriyetçiler’in yanında olan ve onlara daha fazla para akıtan savunma sanayisinde faaaliyet gosteren şirketlerin lobicileri, bu yıl tersine davranıp Demokratlar’a Cumhuriyetciler’den daha fazla para yardımı yaptılar.

Gerçi henüz seçimlere aylar var, dolayısıyla bu bağışta bulunma dengesinin nasıl bir iniş çikiş izleyecegi de pek belli olmaz ama son gelinen noktada lobicilerin yanında yer aldığı parti Demokrat Parti ve bu partinin Amerika’da seçimi kazanması da kuvvetle muhtemel. Çünkü bünyelerinde alanında çok yetkin uzmanları çalıştıran lobicilerin kazanmayacak ata oynaması pek beklenmiyor.

Lobicilerin tavırları konusunda bir başka şaşırtıcı degisim ise saglık şsırketlerinin Demokratlaa yaklaşımı konunda yaşandı. Daha düne kadar ilaç şirketlerinin de içinde yer aldığı büyük sağlık şirketlerinin hoşuna gitmeyecek bir politik söylem sürdüren Demokratlar, şimdi en büyük yardımı bu şirketlerden alıyorlar. Örneğin sağlık şirketlerinin 2008 seçimleri için en fazla para akıttığı kişi $2,675,147 dolarla Demokrat aday Hilary Clinton. O’nu Obama ve hemen ardından da 2,158,610 dolarlik yardımla Mitt Romney izliyor. Oysa kadere bakın ki Barak Obama daha geçen yazın başında yaptığı konuşmalarda Hillary Clinton’ı büyük şirketlerden büyük paralar almakla suçlamış ve bunun etik olmadığını idia etmişti. Gelinen noktada ise kendisinin de lobicilere karşı çark ettiği ve iştah açıcı yardımı geri çeviremediği görülüyor.

Bu arada hemen belirtmek lazım ki sektörel değil de genel olarak bakıldığında Cumhuriyetçi Mitt Romney lobicilerden en fazla yardım alan aday. Hatta Romney’in butcesinin neredeyse tümü bu şirketlerden gelen paralardan oluşuyor. Zaten Romney’in en top bir kaç danışmanı da tescilli lobiciler. O kadar icli dişlılar yani. Tabii Romney bu desteği tümüyle hakedecek bir politika izliyor ve asla cebine para sokan şirketlerin sırtını yere vermiyor. Örneğin daha bu ayın ilk haftasında New Hampsire eyaletinde bir araya gelen Cunhuriyetçi Parti’nin başkanlık aday adayları sağlık sigortası sorununu tartıştılar. Tartışma sırasında büyük ilaç şirketlerini eleştiren Joh McCaine “Neden Kanada’dan daha ucuza ilaç ithal edemiyoruz. Çünkü bu büyük şirketler izin vermiyor” dedi. Mit Romney hemen atılarak “ilaç şirketlerini hemen kötü adam yapma. Onlar bizim için iyi şeyler yapmaya çalısıyorlar” deyip para kaynaklarının sırtını sıvazladı.

Allah uzak etsin, eğer Mitt Romney seçilirse Amerikan halkının başkanı mı olacak?diye bir soru sorarsanız, cevabım Yok, hayır. Amerikan şirketlerin başkanı olacak olur.

LOBİCİLER POLİTİKACILARI SATIN ALIYOR

Amerika’da her şirketin Washington’da yani baskentte, sırf bürokratik işleri yürütmesi için özel departmanları var ve bu departmanda çalışanlara da lobiciler deniyor. Hatta lobi faaaliyetleri konusunda uzmanlaşmış bir takım taşeron şirletler de var. Bu taşeron şirketler belli alanlarda diyelim ki gida alanında uzmanlaşıyorlar ve birden fazla büyük gıda şirketinin lobi faaaliyetlerini bu gıda şirketleri adına yürütüyorlar.

Peki lobiciler gerçekten ne yapıyorlar? Amerika’da her sektör yasal düzenlemelerle dönüyor. Her gün ilacından, gıda ürününe, kimyasal maddesinden, oyuncağına kadar yüzlerce yeni ürün çıkıyor. Bütün bu yenilikler için “regulation” diye adlandırılan yeni yasal düzenlemeler gerekiyor. İşte lobicilerin görevi, bu duzenlemelerin mümkün olduğunca şirketlerin çıkarları yönünde yapılmasını sağlamak.

Örneğin kredi kartlarıyla ilgili yasal düzenlemeler tüketicilerin değil kredi kartı şirketlerinin lehine yapılmış. Bugün pek çok akademisyen, gazeteci, uzman ve halktan insanlar kredi kartı şirketlerinin hileli yöntemlerle tüketicileri soyduğu konusunda avazları çıktığı kadar bağırsalar da işe yaramıyor. Çünkü finans şirketleri çok zengin ve milyarlarca dolar harcayarak senatörleri kongre üyelerini ve diğer bürokratları satın alıyorlar. Bu satın alma elbette her zaman onların banka hesabına peşin para koyarak gerçekleşmiyor. Dolaylı yoldan yapılıyor. Örneğin seçim kampanyalarında olduğu gibi, adayların kampanyalarına büyük paralar bağışlayarak yapıyorlar. O aday başkan, belediye başkanı, vali ya da senator olunca da aldıklarını bu şirkerlere geri ödüyorlar. Peki nasıl ödüyorlar: Kanuni düzenlemeleri şirketlerin çıkarına bir biçimde hazırlayarak ödüyorlar. İşte bütün hikaye bu.

TARAF GAZETESI

21 Ocak 2008 Pazartesi

AKP'DEN NEFRET SUCLARI


ASAGIDAKI YAZI 26 KASIM 2007 TARIHINDE HABER7.COM'DA YAYINLANMISTIR.

Hıdır Geviş-New York

Geçen hafta Cuma günü, binlerce Siyah Amerikalı, son zamanlarda ülkede hortlayan ırkçılığı protesto etmek için Washington kentinde yürüdü. Son iki yıl içinde siyahlara karşı yapılan saldırılara öfkelenen kalabalıklar, Washington’daki Adalet Bakanlığı’nın önüne gelerek, hükümetten, işlenen nefret suçlarına karşı ciddi önlemler alınmasını istedi. Ayrıca Bush hükümeti , ırkçı saldırıları görmezden gelmekle suçlandı.

Siyahları bu yürüyüşü yapmaya iten etkenler, özellikle geçen yılın sonunda başlayan ve arka arkaya devam eden saldırı olaylarından kaynaklanıyor.

Nikah Törenine Giden Damadı Polis Öldürdü

2006’nin sonunda , 23 yaşındaki siyah Sean Bell, New York Polis Departmanı’na bağlı polisler tarafından öldürüldü. Bu gelişme, siyahlarin öfkesini kabartan önemli etkenlerden biri oldu. Çünkü öldürülen siyah genç, bir damat adayıydı ve arkadaşlarıyla birlikte kendi nikahına yetişmeye çalısırken polisler tarafından durdurulmuştu. Polis memurları, otomobilin içindeklere 50 el ateş ettiler. Damat adayı olay yerinde hayatını kaybederken, diğer bir genç çok ağır biçimde yaralandı.

Silah Sandılar Saç Fırçası Çıktı

İçinde bulunduğumuz ayın ayın 13’ünde yaşanan ayrı bir polis saldırısı, bardağı taşıran son damla oldu. Bu kez eli silahlı diye 18 yaşındaki siyah genç Kyle Coppin, polisler tarafından öldürüldü. Çünkü psikolojik olarak tedavi gören bu genç, “dur” ihtarına uymamıştı. Ancak öldürülen gencin üzerinde silah değil, saç fırçası bulundu.

Latent (Bastırılmış) Irkçılık Su Yuzüne Çıkıyor

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi ırkçılık üniversitelere kadar sıçradı. Geçtiğimiz ay Colombia Üniversitesi nde görev yapan bir siyah öğretim üyesinin ofisinin kapısında kement bulundu. Kement, bu ülkede siyah düşmanlığının en önemli sembolü. Üniversitelerde toplumdaki baskın ırkçılığı ortaya çıkaran buna benzer pek çok olay yakın geçmişte de yaşanmıştı

2007 yılında resmi kayıtlara geçen ırkçı saldırı sayısı 189. Bunların arasında beyazların sihaylara karşı gerçekleştirdiği tecavüz ve işkence olayları da var. İşte hem resmi görevliler arasinda, hem de halk arasında iyice belirginleşen ırkçı tutumlar ve saldırılar karşında, siyah grupar acil bir adım atılması gerektiği konusunda uzlaştılar ve Cuma günkü yürüyüşü gerçekleştirdiler. Aralarında ünlü siyah politikacı aktivistlerden Al Sharpton, Martin Luther King III ve sihay sivil toplum örgüt liderlerinin de bulunduğu isimler, Bush yönetimini, toplumdaki nefret suçlarına karşı önlemler üzerinde ciddi adımlar atma konusunda uyardı.

Peki Nefret Suçları Ne Demek?

Amerika’da 1969 da devreye konulan “Nefret Suçları” kanunu, temel olarak renk, ırk ve din farklılığı üzerine kurulmuştu.

Yaşlılara Ve Gençlere Karşı Ayrımcılık

Bu yasa, esas olarak toplumdaki ırksal, dinsel, cinsel ve politik azınlıkları koruma amaçlı olarak gerçekleştirilmiş bir yasa. Dolayısıyla bu yasa tarafından korunanlar elbette siyahlar, yahudiler, gey kadın- erkekler, straight kadınlar, gençler ve yaşlılar. Nefret suçları genel geçer suç tanımlarından çok farklı. Yasa, toplumda baskı görmeye açık, savunmasız ve zayıf grupları, başka grupların ve sınıfların ön yargıya dayanan her türlü saldırılarına karşı güvence altına alınmasını amaçlıyor. Bu kapsamda her türlü azınlığın, olası bir ayrımcılığa karşi fiziki, sosyal, mesleki ve duygusal güvenliği teminat altına alınıyor.

1992 yılında, bu yasanın kapsamı daha da genişletildiği gibi, cezaların da daha fazla artırılması sağlandı. Yasanın ilk halinde, farklı cinsel kimlikler, yaş ve fiziki saktlığa bağlı ayrımcılık çok net değildi. Mayıs 2007’de daha detaylı yeni bir tasarı oluşturuldu ve senatodan geçti. Ancak Başkan Bush, özellikle eşcinsellere karşı ayrımılığı çok net biçimde yasaklayan bu yasa tasarısına tamamen karşı. Son söylediği söz ise şu: Eğer bu yasa masama kadar gelirse veto ederim”.

Şirketler Elemanlarını Ayrımcılığa Karşı Nasıl Koruyor?

Nefret Suçları kanunu Amerika’da pek çok şeyi değistirdi, özellikle iş yerlerinde yasanan ayrımcılık büyük ölçüde azaldi. Amerika’da, bugün pek çok büyük şirket, eleman alımları sırasında çalışanlarına bir metın imzalatıyor. Bu metne imza atan elemanlar, hiç bir şekilde ayrımcılık yapmayacaklarına dair söz vermiş oluyorlar. Bu metinlere göre iş yerlerinde çalışanların birbirlerini, cinsel kimliginden (straigt kadın, gey kadın, gey erkek, ) dinsel kimliğinden (müslüman, yahudi, vs.) yaşından (genç, yaşlı) ve fiziki durumundan ( sakat, sişman vs.) dolayı sözlü, yazılı, görsel, şaka ve ima yoluyla taciz etmesi isten atılmaya neden oluyor.

Amerika’daki nefret suçu raporlarında görülüyor ki işlenen suçların çoğu siyahlara yönelik. FBI istatiklerine göre 1991 tarihinden bu yana işlenen 113 bin nefret suçunun yüzde 55’i farklı ırklara özellikle de siyahlara yönelik gerçekletirilmiş suçlar. Yüzde 15’i dinsel farkliğı yüzünden ayrımcılık ve saldırıya ugrayanlar (özellikle Museviler’e karşı), yüzde 15 i cinsel kimliklerinden dolayı ayrımcılık ve saldırıya uğrayanlar (özellikle geyler), yüzde 14’ü etnik kökenleri yüzünden ayrımcılık ve saldırıya uğrayanlar (özellikle Latinler) , yüzde 1’i fiziki durumundan dolayı ayrımcılık ve saldırıya uğrayanlar.

Bunun yanı sıra Amerika’da eyeletler, Federal bir yasa olan nefret suçları yasasını aynen uygulamıyor. Uygulama eyaletten eyalete değisiyor. Eyaletlerin sadece 32’si cinsel kimliğe karşı ayrımcılığı suç sayıyor. 32’si fiziki sakatlığa karşı ayrımcılığı suç sayıyor. 13’ü yaş ayrımcılığını (Örneğin iş görüşmesi sırasında bir adayı, sırf yaşı geçkin diye geri çevirmek. Ya da ev sahibinin, evini sırf genç olduğu için birine kiralamaması) suç sayıyor. 15’i travesti ve transseksüellere karşı ayrımcılığı suç sayıyor. 5’ ise farklı politik görüşlere karşı ayrımcılığı suç sayıyor.

Türbanlı Genç Kızların iş Başvurularında Karşılaştıkları ayrımcılık

Türkiye, tıpkı Amerika gibi çok kültürlü, çok dinli, çok mezhepli, çok ırklı, çok politik görüşlü bir ülke. Böyle bir ortamda azınlık olan gruplar, çoğunluk grupların her türlü saldırılarına tümüyle açık. Maraş’da Alevilere karşı yapılan saldırı ve katliam, Kürt olduğunu ya da Ermeni olduğunu açıkça ifade edenlerin, iş yerlerinde ve toplumda karşılaştığı sorunlar, sünnetsiz bir Rum gencinin lisede yaşadığı psikolojik taciz, bazı vatandaşların sırf politik görüşlerini dile getirdikleri için devlet tarafindan cezalandırılması, türbanlı genç kızların iş başvuruları sırasında karşılaştıkları ayrımcılık ( ozellikle medya sektorunde), yine iş yerlerinde kadınların ve eşcinsellerin yaşadıkları üstü örtülü dışlanma ve taciz. Bütün bu olanlar Türkiye’nin en çok kanayan ama en görmezden gelinen yarası.

Azınlıkların Gururunu Güvence Altına Almak

Dolayısıyla, Türkiye’nin bu görmezden gelinen yarası, nefret suçları benzeri bir yasayla iyileştirilebilir. İktidarının ikinci döneminde, ülkedeki yasal bir takım reformlara imza atan AKP yönetimi , her türlü azınlığın rahatını, gururunu, ekonomik ve fiziki varlığını güvence altına alacak bir yasal düzenleme konusunda da çaba harcamalı. Amerikan yasal sistemindeki Nefret Suçları yasası bu konuda AKP’ye çok iyi bir ilham kaynağı olabilir. Türkiye’de gerçekleştirilecek Nefret Suçları benzeri bir yasal düzenleme, toplumsal barışın da en büyük güvencesi olacaktır. Hiç bir insanoğlu, horlandığı, kabul görmediği, önünün kesildiği bir yerde nefes alamaz; imkanı varsa terkeder, yoksa orada kalır ve karşı çıkar. Ancak Nefret Suçları, böyle bir çatışma ortamına yolaçan sebepleri baştan ortadan kaldırır. Çünkü bu yasa, başkasının etnik kimliğine, cinsel kimligine dinsel kimliğine ve politik kimliğine karşı zorunlu saygıyı getirecektir. Saygı duymayan, saygı göstermeyen cezalandırılacaktır. Unutmamak lazım; hakiki demokrasi ancak ve ancak saygının varolduğu bir ortamda kök salar.

Hemşirelikte karar kılan erkek porno starı

Hıdir Geviş/ New York
Geçenlerde bir kaç arkadaş toplandık ve hep beraber, Chealse’deki Clearview sinemasında, yönetmen Tim Burton’un Jony Deep’li yeni filmi Sweeney Todd’ı izledik. Ardından da Chealsea daki La Bergamote (20 sokak ile 9. Caddenin köşesinde ) adlı pastaneye gittik. Burası Fransız tatlıları yapıyor. Çok aç olunca böyle yerlere girmek sakıncalı: Hem keseniz hep sağlığınız için. Ben the buttery pain au chocolat aldım. Adının karışıklığına bakmayın, çorba kasesinde servis yapılan bir çesit sıcak çikolata işte. Yanında da cevizli croussant pek iyi gitti. Buranın mamullerinin tadına doyum olmuyor ama ayrılırken de hesabı ödemek pek zor oluyor. Pahalı bir yer. İçinde yer aldığım bu arkadaş grubuyla galiba ilişkimi kesmeliyim. Onlar yüzünden paramı böyle yerlere harcıyor ve sonunda beş parasız kalıyorum. Aman gülmeyin. Bazen kiramı ödeyemeyip homeless (evsiz) olacağım diye ödüm kopuyor.

Genellikle film sonrası filmden konuşulur değil mi ama bizimki öyle olmadı. Bu kez film kritiği değil, bir erkek porno yıldızının kritiğini yaptık, daha doğrusu dedikodusunu... Dedikodu masasının kahramanı olan erkek porno starı ise sadece üç masa aşağımızda oturuyordu. Chris maşallah Chealse’nin ayaklı gazetecisi gibi, herşeyden haberi var, herkesi tanıyor. Dolayısıyla bu adamı da tanıyor. Tövbe ben bilmem etmem.

Chris, adını burada söylemek istemediğim bu porno starıyla Eagle adlı bir barda tanışmış. Adam artık film yapmıyormuş. Bırakmış. Çünkü bakmış ki bu işte para yok pul yok. Uyuşturucu batağına da saplanmış ve çok zor günler geçirmiş. Zaten görseniz eski görünümü hiç kalmamış. Daha önce de bir kaç porno starına sağda solda rastlamıştım. Çoğu, annemin Kuyulu köyündeki evimizin duvarına, kurutmak için astığı dolmalık biberleri hatırlatmıştı bana, suyunu çekmiş gibiler. Büyük bir ihtimalle uyuşturucudan...

New York daki porno fim sektörünün bu yıldızları ister postu eskitmiş olsun, isterse tazeliğini korusun, pek çoğu çevirdikleri filmlerle geçinemiyorlar. Arta kalan bolca zamanda ise bedenlerini satmak zorunda kalıyorlar. Bu işten de fazla kazandıkları yok. Saatlik ücretleri 150 dolardan başlıyor. Gecelikleri ise 500 dolar ile 2 bin dolar arasında değişiyor. Ama müşteriler öyle tahmin ettiğiniz gibi kapıda kuyruk oluşturmuş değil tabii. Örneğin yine Chris’in anlattığına göre aşağı masadaki porno starı, bütün bu nedenlerden dolayı zorlu bir mğcadele sergilemiş ve uyuşturucuyu bırakmış, sonra da iki yıllık bir hemşirelik okuluna gitmiş. Daha geçenlerde de hemşire (Bu ülkede erkek hemşirelerin sayısı bir hayli fazla) olarak bir hastanede işe başlamış. Adam sözde Chris’e demiş ki “Başıma ne geldiyse penisimin olağan dışı ölçüsünde geldi, öyle olmasaydı belki da farklı bir hayatım olurdu, bu kadar yıpranmazdım”

Bir ara, haftaya hangi filmi izleyeceğimize geldi söz. Ben Paul Thomas Anderson’ un yeni filmi There Will be Blood’u izlemeyi önerdim. Magnolia filmiyle hayran olduğum bu yönetmenin yeni çalışması ile ilgili çok iyi şeyler duymuştum. Sonra Laf nereden döndü dolaştı tam hatırlamıyorum ama geldi geldi Anderson’un gençken yaptıği bir belgesel filme dayandı. The Dirk Diggler Story Adlı bu 30 dakikalik film, efsanevi büyüklükte bir penise sahip ünlü porno stari John Holmes’in hayatıyla ilgiliydi.

2,500 porno film çeviren ve 1988 yılında AIDS den ölen Holmes’un yaşamı, oyle dolu dolu-öyle farlı ki hakkında 10 ayrı film yapsanız yine O’nun hayatına yetişemezsiniz.

Bu adamın penisinin kesin santimetre olcusu konusunda yuzlerce çesit rivayet var. Öyle ya zamanın porno film endüstrisinin en large (X –Large demek daha doğru) penisine sahip. Rivayetler 25.4 cm den 41 cm ye kadar değişiyor. Bu sorun vakti zamanında milletin içine öyle dert oldu ki ölünce bile adamcağazın penisini ölçüp raporlara geçirdiler.

70’lı yıllarda günde 3 bin dolar kazanan Holmes, gün geldi bedenini hem erkeklere hem kadınlara para karşılıgı sattı. Yetmedi genç sevgilisini de sattı. Prezarvatifsiz film çevirdi. AIDS’ li olduğunu bile bile rol arkadaşlarıyla korunmasız ilişkiye girdi. Uyuşturucu sattı, silah taşıdı, kredi kartı sahtekarlığında bulundu, iki üç kuruş için hırsızlık bile yaptı. Birlikte Porno film çevirdiği anal seks kraliçesi olarak namlanmış Laurie Rose ile evlendi, silahli çetelere bulaştı. Hangi birini sayayım, o kadar çok şey varki.

İşte şimdi, hemsire olan porno yıldızını hem daha iyi anlıyor hem de kendisiyle ilgili yaptığı değerlendirmeye hak veriyorum. Nitekim, John Holmes’un da penisinin ölçüsü bu kadar olağandışı olmasaydı, porno piyasasına düşmeyecek ve başına da bunların hiç biri gelmeyecekti.

SHOWTVNET.COM

18 Ocak 2008 Cuma

Amerikan Demokratları hidayete erdi


Amerikan başkanlık seçimlerinde din giderek önemli bir faktor haline geliyor. Seçimlerde yarışan Cumhuriyetçi adaylar her gittikleri yerde Tanrı ve Peygamber isimlerini dillerinden düşürmüyor. Öte yandan inançlı kesimi Cumhuriyetçilere kaptımaktan korkan Demokratlar ise sıkı laiklik prensiplerini şimdilik bir kenara bırakıp, karşı atağa geçtiler ve meydanlarda hidayete ermis inançlı insanlar gibi konuşmaya başladılar.

Hıdır Geviş/New York

Türkiye’de din ne kadar çok tartışılıyorsa inanın Amerika’da da o kadar çok tartışılıyor. “Laiklik elden gidiyor mu, din demokrasiyi tehdit eder mi, dini eğitim veren okullara devlet yardımi yapılmalı mı, yasalarda dini ögelere göre yeni değişikliklere gidilmeli mi, sosyal yaşamda dini baskı nasıl ortadan kaldırılır” şeklinde tekerrür eden bu tartışmalar, en son yürütülen seçim kampanyalarıyla birlikte iyice alevlendi.

Din tartışmalarını alevlendiren körüğü besleyen asıl kaynak ise Başkanlık aday adaylarının yaptıkları seçim konuşmalarıydı. 2008 Amerikan başkanlık seçimleri için yerbe yer gezip halkın karşısına çıkan adaylar, attıkları nutukların yanı sıra, ne kadar inançlı oldukları ve inançlarında ne kadar samimi oldukları yönünde de birbirleriyle ilginç bir yarışa girdiler. Üstelik bu garip “kim esas dinci “ yarışına Cumhuriyetçi adayların yanı sıra, laik olmaları beklenen Demokrat Partili adaylar da katıldı.

Demokartların bu konudaki yeni manevrasına yön veren endişeleri biraz anlamakta yarar var. Çünkü bir taraf halkı damardan yakalayan bir konuyu, yani dini ve tanrı inancını seçim kampanyalarında habire kullanırken demokratlar, laiklik konusundaki prensipleri gereği aynı şekilde davranamıyorlar. Dolayısıyla ortada haksız bir rekabet doğuyor. Zaten bir önceki yani 2004 deki seçimlerde de görüldü ki din unsurunu hep kullanan Bush, kendini protestan olarak tanımlayan kesimdem oranlama olarak iki oy alırken, o donemin Demokrat adayı Jon Kerry 1 oy almış.

Bu dezavantajlı durumdan kurtulmanın yollarını arayan demokratlar içinde bazı sesler yükseliyor ve diyor ki “Kardesim, neden bizim adaylarımız da halka giderken inanç üzerinden politika yapmıyor ve onların gönlünü fethedecek konuşmalar yapmıyor. Eğer dini kullanırsak daha fazla insanı kendimize çekmiş oluruz.”

Yine yapılan bazı seçim anketlerine bakılırsa, Demoratların din endişesinde pek de haksız sayılmadıkları görülür. Gallup’un daha yakın zamada yaptırdığı bir ankete göre, Amerikan halkının yüzde 95’i siyah başkan adayına , yüzde 88’i kadın başkan adayına, yüzde 55’i gay başkan adayına oy oy vermeye hazır olduğunu söylerken, örneğin ateiste, yani dine inanmayan bir başkan adayına oy verebilme konusunda çok temkinliler. Ateiste itimatlari düşük. Bu nedenle Amerikalıları’ın sadece yüzde 45’i ateist başkan adayı için oy kullanabileceğini söylüyor.

İşte tüm bu nedenlerden dolayı , seçim yarışında koşturan adayların hepsi biliyordu ki din lehine agızlarından çıkacak küçücük sözcükler bile, binlerce Amerikalı’yı kalbinden vuracak. Fakat kimse de Demokratlarin işi biraz abartı noktasına taşıyıp, bu kadar sofulasacağıni tahmin edememişti.

Birbirlerinin konuşmasına baktıkça şevke gelip bu kez yeni yaptıkları her konuşmada din dozajını daha da arttıran özellikle Cumhuriyetçi adayların en son geldikleri nokta ise şu: Din neredeyse ülkedeki diğer bütün hayatı öneme sahip meseleler kadar önemli ve onlarla ilişkili.

Demokratların yakışıklı başkan aday adayı olan John Edwards, ”Bugün Allah’ın elleri benim yaşamımda olduğu gibi gezegendeki bütün öteki insanların yaşamının her aşamasında olanlarla... ” diyor. Hilary Clinton ise kendisinin inançla yoğrulduğunu ve bunun da Ona düşündüklerini yapabime gücü ve şevki verdiğini anlatıyor seçmenlerine.

Obama ise Demokrat adaylar içinde inanç faktörünü en iyi kullananı. O da ”inancın rehberligi insanı guclü kılar” diyor.

Tabii din ögesini kampanyalarına katmayı yeni yeni öğrenen Demokratlar, bu konuda Cumhuriyetcilerin eline su bile dökemezler. Çünkü Cumhuriyetçi adaylar gitikleri her mahallede, köyde, kasabada Tanrı ve peygamberin isimlerini dillerinden düsürmüyor ve inanç konusunda uzun ve etkileyici konuşmalar yapıyorlar. Din unsuru sadece onların konuşmlarına renk katmakla kalmıyor, hazırlanan reklam filmlerinde de kullanılıyor.

Iowa eyaletindeki seçimleri kazanan Cumhuriyetçi aday ve eski Arkansas valisi olan Mike Huckabee bir reklamda kendisini “Hristiyan lider” olarak tanımlıyor ve ekliyor: “ Dini inaç sadece beni etkilemekle kalmıyor, beni ben yapıyor”. Dini bir bayram olan Christmas döneminde ise kırmızi gömleğini giymiş ve seçmenlerden fani olan politik sorunları bir kenara bırakmalarını isteyerek, “Gelin Christmas ve isa’dan bahsedelim” demisti.

Nitekim Huckabee dini nutuklarının geriye dönüşünü alıyor, GALLUP’un araştırmasına göre aşırı dinci Amerikalıların yüzde 27 si O’nu destekliyor ( John Mc Cain %11, Rudy Giuliani %14, Mitt Romney %10, Fred Thompsonise oranında destekleniyor %23.

Dün Michigan eyaletindeki seçimi kazanan bir diger Cumhuriteci aday Mitt Romney’in ise bu konuda Huckabee’den fazlası var eksiği yok. Tek şansızlığı ise azınlıkta olan Mormon mezhebınden gelmesı (Zaten koyu bir Mormon). Romney, Iowa da yaptığı konuşmada, “Amerika farklı inanışların bir araya geldiği dini bir bütündür. İnanıyoruz ki herkes Tanrı’nın çocuğudur ve özgürlük bize Tanrı’dan gelmiştir, bizim anayasamız manevi ve dini değerlere sahip olan insanlar tarafından yapıldı, bu nedenle özgürlük için din şarttır” gibi uzun uzun vaazlar vermişti.

Dini bu şekilde siyasetin bir aracı olarak kullanmak, bu adaylar için şimdilik verimli bir strateji olabilir, ancak bu stretejinin, sıyasetcıler ve secmenler arasında tehlikeli ve fantastik bir pin-pon oyununa dönüşme ve laik Amerikan toplumunu tehdit etme riski de var. Top, gittiği yönden büyüyerek geri dönecek ve geldiği yerden büyüyerek tekrar geri gidecektir. Oyun uzadıkça da top iyice büyüyecek ve oyuncusuna zarar verecek bir silaha dönüşecektir.

Sex hatıraları müzeye





New York daki Seks Müzesi nin başlattığı Bölgelere Göre Seks adlı proje kapsamında, isteyen her Amerikalı müzenin internet sayfasına girip yaşadığı cinsel ilişki deneyimini yazılı olarak müzeye teslim ediyor. Böylece müzelik olan seks anıları isteyen herkes tarafından aynı internet sayfasından okunabiliyor.

Hıdır Geviş-New York

Bir arkadaşım var, ismi lazım değil. Ne zaman başbaşa kalsak, bana hep bir önceki gün yaşadığı cinsel ilişki tecrübesini anlatiyor. Hiç karşılık vermiyor-ne kaşımı-ne gözümü oynatıyor-ne şöyle-ne böyle diyorum. Arada bir nafile bir çabayla konuyu degiştirmeye çalıştıgım da oluyor. Ancak bütün bu tavırları takan kim, arkadaşım bu kez detaylara giriyor.

Ne zamandır bende başağrılarına yolaçan bu meseleyi “nasıl çözerim” diye düşünüp taşınıyordum. Bir arkadaş bir arkadaşa böyle bir kahır çektirmemeli öyle değil mi. Aslında Allah daha da fazlasını versin, gözüm yok. Yok ama yinede problem, klasik “biri yer -biri bakar-kıyamet bundan kopar” denklemine gelip çatıyor ve bendeki yaylar elimde olmayan sebeplerle kopuveriyor.

En sonunda çareyi buldum. Geçen akşam iş çıkışinda Splash’da buluştuk. Happy hours saatlerinde fena olmuyor bu mekan. Üstelik bir içki parasına iki içki alabiliyorsun.

Neyse. İçkileri ben aldım. Hani bizimki kendisini borçlu hissetsin de sazı eline alıp dünyanın en uzun ve aralıksız konuşmacısı rekoruna imza atmasın diye… İşe yaradı mi, hayir yaramadı tabii. “Nasılsın iyi misin” sorusuna verdiği yanıt, geleneksel biçimde şu cümleyle başladı : “ İnanmayacaksın dün gece neler oldu neler….”

Galiba insan kısmi, utana utana yırtık olmayı öğreniyor. Demek yine “dün gece” ha. Hiç çekinmeden, kırıp incitmekten korkmadan, yırtıkça sözünü kestim ve “Dur hele lafını unutma. Senin için cok hoşlanacagın bir şey keşfettim” dedim.

Beni duymadi bile. Ben de onu duymadım ve konuşmamı hiç kesmeden sürdürdüm.

Ona önerdiğim çözüm; New York’daki ilginç müzelerden biri olan Seks Müzesi’ne (Museum Of Sex) ait bir projeye katılmasıydı.

“Mapping Sex in Amerika” (Ben bunu Amerika’da Bölgelere Göre Seks olarak çeviriyorum) adını taşıyan projeyi anlatayım. Bu projenin amacı Amerika’da coğrafi bölgelere göre insanlarin seks alışkanlıkları (ya da cinsel ilişki gelenekleri) hakkında fikir edinmek. Böylece hem günümüz insanları için, hem de gelecekteki kuşaklar için bir belge-bir arşiv yaratmak. Örneğin 50 yıl sonra bu belgeleri inceleyen bir bilim insanı, 2000’li yılların başlarında Amerika’daki insanların cinsel ilişki deneyimlerinde ne gibi faktörlerin (Cinsel ilişkide insanlarin sınırları ne? Önyargılar, mevcut seks eğitimi ve hastalık korkusunun insanlarin cinsel yaşamındaki etkisi nedir?) etkili olduğu hakkında bir fikir sahibi olabilecekler.

Peki bu proje nasıl işliyor. Arkaşımın yapmasi gereken tek şey Müzenin internetteki sayfasına gitmek (museumofsex.com/USAmap). Orada karşısına bir Amerikan haritası çıkacak. Harita üzerinde, bulunduğu eyaleti tıklaması gerekiyor. Bu kez karşısına detaylı bir eyalet haritasi çıkacak. Sonra yaşadığı şehri , yani New York’u, hatta yaşadığı caddeyi ve sokağı seçebilecek. Ardından da önüne çıkan kutucuğa başkalarıyla paylaştığında rahatlatacağı bir seks ilişkisi deneyimini yazması gerekiyor. İsterse bir değil daha fazla da yazabilir. Hikaye bitince de “send” e tıklayip o güzel hatırasını müze yetkililerine teslim eder. Yazılan bu hatıralar, aynı internet sitesine giren diğer ziyaretçiler tarafından okuna biliyor. Böylece ben de arkadaşımın gece hatıralarını dinlemekten kurtulurum. Yani en azından öyle umuyorum.

Bu projenin esin kaynağı ise bir zamanlar sıra dışı araştırmalarıyla skandallar yaratan ünlü cinsellik uzmanı Alfred Kinsey (2004 yapımı Kinsey adli film bu bilim adamının hayatı üzerinedir). Hatta Kinsey’in 1930’larda yürüttüğü bir araştırma… Bu araştırma kapsamında, Dogudan Batıya, tepeden tırnaga her bölgeden her türden Amerikalı ile röportajlar yapılmış ve bu röportajlar kaydedilmişti. O gün, Dr. Kinsey ve yardımcılarına cinsel ilişki deneyimlerini anlatan Amerikalılarla ilgili kayıtlar, bugün Amerikalılar’ın gündelik cinsel tarihine ilişkin önemli bir döküman olarak duruyor.

Müzenin iddiasına göre projenin esin Kaynağı Kinsey, bana göreyse Kinsey değil, Turkiyeli gazeteci Tevfik Yener olabilir. Yaratıcı ve emektar bir gazeteci olan Tevfik Yener, 1990’lı yıllarda Sabah grubu adına Ekip adlı tabloid bir gazete çıkarmıştı. Bu gazetede, ”Dök içini rahatla” adlı bir bölüm yer alıyordu. Bu bölümde, Turkiye’nin dört bir yanindan gönderilen okur mektupları yayınlanıyordu. Okurlar, çoğunlukla birbirinden ilginç cinsel ilişki deneyimlerini anlatıyorlardı bu mektuplar aracılığıyla. Temizlikçi kadınlardan, köylü genç kızlara, eletrikçiden oto tamircisine, mevsimlik tarım isçisinden hasta bakıcıya, mühendisten şehirli ev kadınına her kesimden her meslekten ve cinsten insanın Ekip’e yolladığı çuval çuval mektuplar, gazete yönetimini bile şaşırtmıştı.

Yani aslında, Kinsey’in Amerika’da yaptığını Türkiye de bir bilimadami değil, bir gazeteci, yani Tevfik Yener yapmıştı. Üstelik amacı Kinsey ile aynı olmasa da… Ancak o yıllarda, hiç bir sosyal antropolog ya da sosyolog çıkıp da “dök içini rahatla” adlı köşede yayınlanan mektupların altın değerinde belgeler olduğunu ileri sürüp, bu mektuplar üzerinde bir tek makale olsun yazmaya kalkmadı. Her şeyi küçümsemekten, hiç bir şeyi göremeyen bilimadamları, böylece altın bir fırsatı daha kaçırmış oldular.
Hıdır Geviş/Taraf

15 Ocak 2008 Salı

“Keyfine Bak Ya Da Tozol”



Bu sloganla hareket eden ve 150 yıldan fazla bir zamandır kesintisiz olarak hizmet veren McSorley's adlı bar, hırsızından politikacısına,şairinden müzisyenine kadar her telden insana kapılarını açmışs. Ancak uzun yıllar kadınları eşikten içeri sokmayan bar sahipleri , 1970 yılında mahkeme kararıyla kadınlara da bira servisi yapmak zorunda kalmış.

Hıdır Geviş-New York

Elbette arkadaşlarımdan gelen her teklife, “evet” ya da “hayır” demeden önce, düşünüp taşınıyorum. Ancak bir İrlandalı’dan gelen “bara gidelim” teklifine, hiç düşünmeden “hayır” diyorum . Neden mi? Ne zaman “evet” dediysem başıma türlü işler açıldı da ondan. Bir kere, çok içiyorlar (İrlanda , OECD raporlarına göre en çok alkol tüketen ülke, ikinci sırada İngiltere ve Çek Cumhuriyeti geliyor. ) Amerika’da bu nedenle adları çıkmış zaten. İçmeye başladılar mı durdurana aşkolsun, kendilerini kaybedene kadar gidiyorlar.

İrlandalılar içip de sarhoç olmayanı günahkar sayıyor gibiler. İrlandalı arkadaşlarımla bu konuda çok kötü tecrübelerim oldu. Biri, bar çıkışında, duvar dibinde dizilmis homeless’lerin (sokakta yasayan evsizler) kucağına uzandı ve öylece uyuya kaldı. Ne ettiysem uyanmadı, taksiye doğru çekmeye çalıştım, ağırdı çekemedim. Diğeri, yine bar çıkışında, girdiğimiz pizzacıdaki bir masanın üzerine kendini attı, yılan gibi içe kıvrılarak uyudu. Üçüncüsü ise bardan bile çıkmadan, geniş katılımlı bir kavgaya yol açtı. Ogün bugündür, İrlandalı arkadaşlarımla bara gitmeye tövbeliyim. Zaten bu üçü dışında da başka İrlandalı arkadaşım yok şükür.

Geçen haftasonu bu üçünden biri, yani Amerikan- İrlandalı olanlar değil de gerçekten İrlandalı olanı, yani Dolan, New York’a geldi. Genellikle pek çok İrlandalı öğrenci gibi yazları Boston’a gider, insaatlarda çalışır, iyi de para biriktirir ve tekrar ülkesine geri döner. Dolan, bu Kış çalışmaya değil, gezmeye gelmiş. New York’a geleceği tarihi çok önceden biliyordum. Küçük ve bağımsız bir tiyatro grubunun gösterisi için tanesi 20 dolara iki bilet aldım. Bu beyfendi için onca para ödeyip Broadway showuna bilet alacak değildim.

Tiyatro oyunundan önce bir yerde yemek yedik. O yemekte inanmayacaksınız 4 tane siyah guinness birası içti. Çıkışta ise tiyatro izleyecek ruh halinde olmadığını söyleyerek, bara gitmek istediğini söyledi. Yemekte bana da zorla iki guinness içirdiği için elimde olmadan “evet, gidelim” demişim. 40 dolar ederindeki biletlerim telef oldu diye sonradan çok üzüldüm.

Onu aldım ve Manhattan'ın doğu kesiminde, 7. sokak üzerinde (2 ve 3. caddeler arasında ) McSorley Old Ale House adlı antik bir Irish Pub’a (İralanda birahanesi) götürdüm. Bu bar Amerika’nın en eski barı olmakla namlı, 1854 yılından beri kesintisiz olarak hizmet veriyor. 2004 yılında ise 150. Yıldonümleri’ni kutlamışlar.

İçersi yer yer eskici dükkanı, yer yer kötü bir antikacı dükkanı, yer yer de gayet güzel bir müze gibi. Geçmişten birike birike kalmış tuzluklar, porselen bira maşrafaları, resimler, sertifikalar, mobilyalar, döküm sobalar, yazarı tarafindan dükkan için imzalanmış kitaplar (Angela’nın Külleri kitabının yazarı Frank McCourt örneğin), fotoğraflar, hatta tozlar ve lades kemikleri bile.

Bu mekan öyle ilginç bir ruha sahip ki zamanında hırsızından şairine, gazetecisinden politikacısına (ABD eski başkanı Abraham Lincoln), müzisyeninden (John Lennon) aktörüne kadar herkesin uğrak yeriymiş.

Birahanenin arka bölümü, 1920’den başlayıp 1933’e kadar süren içki yasağı zamanında kullanılıyormuş. Hatta orada müşterilerin içeriye gizlice alındıkları ikinci bir giriş kapısı varmış. Bu bçlümde yer alan dev ve eski şöminenin üzerinde ise birahanenin sloganı haline gelen “be good or be gone (benim kendine özgü cevirimle, “keyfine bak ya da tozol”) sloganı yer alıyor.

Birahanenin bir başka sloganı daha var. "Good Ale, Raw Onions, and No Ladies." Anlamı şu: İyi Alle (alkol oranı yüksek bir çesit bira), çig soğan ve kadınsiz bir mekan. Aslında bu slogan hiç de boşuna değil. Tamamıyle bir erkek mekanı olan barın kadınlara olan antipatisini çok iyi dile getiriyor. Kadınlar ancak ve ancak 1970 de McSorley's in eşiginden adımlarını içeriye atabilmişler. Fakat birahane sahipleri kadınlar için ayrı bir tuvalet koymamışlar, O yıllarda buraya uğrayan bir kadının tuvalet ihtiyacı için erkekler tuvaletini kullanması gerekiyordu. Biranın içildigi bir yerde kadınlara özel tuvalet koymamak demek “baska kapıya” demekle eş anlama geliyor. Neyse ki 1986 yılında kadınlar tuvaleti yapılmış çok şükür.

Birahane, John McSorley tarafından 1847 yılında kuruluyor. Bu yoksul adam, 1800’lü yılların ortalarında İrlanda’da kıtlığin baş göstermesiyle birlikte, Dublin’i terkedip New York’a geliyor ve burada kendi adıyla bu birahayi açıyor. Mekanın ilk müşterileri ise İrlandalı işçiler.

Ogün bugündür bu mekan hayatta ve kendi biralarını da kendileri yapıyorlar. Bira sudan ucuz: iki birayı 4.5 dolara içebiliyorsunuz. Koyu balmumu rengi biraları gayet leziz.

Diğer barların tam tersine, bira içmeyi kesip sadece poponuzu koyduğunuz sandalyeyi ısıtmaya başlarsanız, dışarı atılabilirsiniz. Çalışanlar biraz kaba saba, hatırlatırım.

O gecenin sonunda İrlandalı arkadaşım Dolan’ın sorun yaratıp yaratmadığını merak ediyorsanız, benden bir şey dememi beklemeyin. Çünkü hatırladıkça asabım bozuluyor.


Taraf gazetesi Hıdır Geviş-New York

13 Ocak 2008 Pazar

Lezbiyen çiftin vicdanı

Hidir Gevis/New York-Nancy ve Laura 15 yıldır birlikte yaşayan lezbiyen bir çift: 2004 yılının Mayıs’ında Massachusetts eyaletinde gay çiftlere kanunen evlilik (same sex marriage) hakkının tanınmasıyla birlikte, hemen valiliğe koşup nikahı kıyanlardan. Onların bereberliğini “ mutlu birliktelik” gibi klişe ve manasız bir sözcükle tanımlamak istemiyorum. Yalnız şunu söyleyeyim siz çıkarın, birbirlerine olan saygıları hayranlık uyandırıcı.

Geçen hafta sonu Boston’daydım ve bu çifti Chambridge’de oturdukları iki katlı ve bahçeli evlerinde (Zengin olduklarıni düşünmeyin çünkü değiller, bu şehirde evlerin çogu böyle) ziyaret ettim. Nancy bana elmalı pasta (apple pie) yapma sözü vermişti. Biliyorki benim için yeter ki ev yapımı yiyecekler hazırlansın, dünyanın her yerine giderim.

Evlerine vardığımda karanlık çökmüştü. Ancak ortada garip bir durum vardı: Konu komşunun evi çıngır çıngırken bizimkilerin evinin ne bahçesinde, ne de girişinde, Christmas’ı anımsatan hiç bir süsleme ya da ışıklandırma yoktu. Durumu biraz garipsedim. İçeriye girince şaşkınlığım iyice arttı, çünkü evin içinde de bir Christmas havası yoktu. Salona geçince her yıl bu zamanlar köşede duran ağacın bu yıl olmadığını farkettim. Çiftin iki de cocukları var ve biliyorum ki sırf bu çocuklar için her yıl muntazaman salona bir agaç kondurulur. Gelin atı gibi süslenir püslenir.

İöeriye adımımı atarken, umarim kötü bir şey olmamıştir diye geçirdim içimden.

Unutmadan hatırlatayım. Çiftin, biri siyah olan 4 yaşında inanılmaz tatlı bir kızları, diğeri ise Çinli (zeka küpü bir cocuk) olan 6 yasinda bir oğulları var. İkisini de bebeklikten evlat edinmişler. İki farklı ırk ve bu iki farklı ırkın mensupları bu evde birbirleriyle kardeş olarak büyüyor. Ne kadar anlamlı değil mi! Üstelik Çinli oğulları için Çince bilen bir bakıcı tutulmuştu ve cocuk, bu bakıcı sayesinde, bugün İngilizceİnin yanı sıra Çince de konuşabiliyor.

Hemen İstanbul nüfusunun neredeyse yarısını oluşturan ünlülere bir taş atayım. Paralarınızı yalnız basınıza yemeyiniz! Birazını da Muhtaç çocuklara yedirin. İlle de doğurmanıza da gerek yok: Hatta dogurmasanız daha iyi olur: Yetimhanelerde kötü koşullarda büyüyen çocukları evlat edinin.

Şöyle bir düşleyelim: Eğlence dünyasından biri çıksa ve bir Kürt, bir Türk, bir Laz ve bir Ermeni çocuğu evlat edinse, fena mı olurdu. Faklı ırk ve dinlerden gelen bu çocuklar, aynı evde kardeş olarak büyümüş olurdu.














Burnumu Turkiye’nin sosyal-işlerinden çıkarıp tekrar Nancy’lere döneyim. Bu çift, birbirlerine olduğu gibi çocuklarına da saygıyla davranıyor. Ancak çocuklar bu yıl Santa onların evine gelmeyecek diye başlangıçta çok üzülmüşler. Çünkü evlerinde hiç bir süsleme yapılmamış, Christmas ağacı da konulmamış. .. Fakat ebeveynler, bu ufacık çocuklara oturup olan biteni onların anlayacağı şekilde anlatmış. Çocuklar da anlamışlar…

Peki olan biten ne? Protesto tabii ki? Nancy ve Laura, Wal-Mart’ı protesto ediyorlarmış meğer. Bu nedenle agaç mağaç yok bu yıl.

Wal-Mart eskiden beri bu ulkede en nefret edilen marketler ziciri. Elemanı hamile kalır, işten atar, çalışanlarının sosyal haklarını kese kese geriye bir şey bırakmaz. Onlara afedersiniz hayvan muamelesi yapar. Bütün bunları da tüketicilere daha ucuz mal satmak için yapar. Ucuzcu olduğu ici her geçen gün büyüyerek daha da devleşir. Amerika’da binlerce ufak tefek dükkan ve iş yeri Wal-Mart yüzünden iflas etti ve bu dükkanların sahipleri Wal-Mart’a saati 7 ya da 10 dolara işci oldular. Çalış babam çalıs ki geçinesin.

Wal-Mart Amerika’da hala en çok eleman çalıştıran şirket. Geçen yılın ilk yarısına göre bu yıl yüzde 6’nın üzerinde bir kar artışı sağladılar.

İşte bu nedenlerle şu fakirliğimle bile bu marketten bir tek kopca satın almıyorum. Bir çok insan da aynen benim gibi yapıyor. Sanki bir şeye yariyor mu diyeceksiniz! Isterse yaramasın .

Nancy ve Laura Wal-Mart’ta satılan Christmas malzemelerinin, Çinde imal edildiğini bir yerlerde okumuşlar ( Gerçi bu ülkedeki bütün Christmas malzemeleri neredeyse Çin’de imal ediliyor). Okudukları daha pek çok ilginç nokta var: Çin’de Wal-Mart’a mal üreten Guangzhou Huanya adlı dekorasyon malzemeleri şirketi 12 yaşındaki cocukları eski zamanın kürek mahkumları gibi çalıstırıyor. Hiç abartmıyorum. Bu çocuklar Wal-Mart’a Christmas sezonunda süs malzemeleri yetiştirmek için günde 15 saatten haftanın 7 günü çalıstırılıyorlar. Saatte kazandıkları ücret ne biliyor musunuz? Sadece 25 sent (Çin’de saatlık asgari ücret 50 sent). Bu cocukların 1 dolar kazanması için 4 saat çalışmaları gerekiyor.

Bu da değil. Bu cocuklar hiç bir korunma olmadan kimyasal maddeler kullanıyorlar. Bu nedenle yüzleri gçzleri yara bere içinde kaliyor. Sigortaları da yok.

Amerikan Ulusal İşçi Komitesi raporuna göre bu çocuklar bir gün içinde binlerce süslemeyi elden çıkarmak zorunda, yani nefes nefese çalışmaları gerekiyor. Her 39 saniyede bir süs eşyasının üzerine elle ya da spreyle desenler çizmeleri gerekiyor. Her bir vardiyada maskesiz-eldivensiz çalısarak 64 bin ile 76 bin parça arasında dekorasyon malzemesi yapmaları şart.

Peki Wal-Mart bu duruma ses çıkarıyor mu? Hayır. Çinli çocuklar öldüresiye çalıştırılıyormuş, Onların umurunda mı . Wal-Mart için mallarının bir an önce Çin’den Amerikaya yetişmesi önemli.

Senator Byron Dorgan yakın zamanda Wall Mart’ın işlediği insanlık suçuyla ilgili ciddi bir rapor hazırladı ve bu son durumun Christmasın ruhuna aykırı olduğunu belirtti.

Amann senetoru dinleyen var mı?” demeyin. Nancy ve Laura dinliyor işte. Onların çocukları dinliyor. Bu vicdanlı insanlar, üş beş kurus hesabına zavallı çocukların hayatıyla oynayan gözü dönmüş şirketlerin mallarını satın almıyorlar.

Walmart’a karşı AK Parti hükümetinin çok uyanık olması gerekiyor. Yabancı yatırımcı geliyor diye Wal Mart’ı ülkeye sokarsanız bir felakete yolaçabilirsiniz. İstanbul sokaklarını dolduran bütün o tabak çanak satan dükkanlar, elektronik eşya satanlar, tuhafiyeciler, kumaşçılar, mobilyacılar, hepsi hiç abartmiyorum domino taşı gibi birbiri ardına yıkılıverir. Çünkü Wal-Mart onların sattığının yarı fiyatına satacaktır her şeyi.

“Türkiye Çin gibi olsun” diyenlere de bir lafım var: Aman Allah korusun


Hidir Gevis-Taraf gazetesi

11 Ocak 2008 Cuma

Amerikan Ateistlerinin dincilerle savaşı

Hıdır Geviş/New York

Amerika’da dini grupların her geçen gün örgütlenip güç kazanması, ateistler ve agnostikleri de örgutlenmeye itti. Laiklerin cephesinde yer alan bu yeni kesim,cinsel eğitimden, din okullarına yapılan yardıma, kürtajdan mahalle baskısına kadar her konuda dini kesimle çatısma içine giriyor. Nufusun yüzde 2' sinin ateist, yüzde 4’ünün ise agnostik olduğu Amerika'daki tek açık ateist kongre üyesi olan Pete Stark , sayıları 50 olduğu tahmin edilen ve ateist olupda kendilerini gizleyen kongre üyelerini de mücadeleye çagırıyor.

Bu ülkeye taşındığımdan beri kiminle tanışsam bir kaç yumuşak geçiş sorusunun ardından, müslüman olup olmadığımı öğrenmek istiyor. Buranın eskilerine göre, Amerikan halkı, 11 Eylül saldırısının ardından bu tür sorular sormayı adet edindi.

“Müslüman mısın?” sorusunu cevaplamak öyle zor ki; dinle arasına ciddi bir mesafe koymus biri olarak “müslümanım’ desem, kendi kendimi inkar etmiş olacağım. Değilim desem sanki geldiğim yeri inkar etmiş gibi olacağım.

Ama artık eskisi gibi takmıyor, mantıklı bir açıklama yapmaya çalışmıyorum. Cevaplarım moduma göre değişiyor. Eğer tanıştığım insanın benden nefret etmesinde hiç bir sakınca görmüyorsam bu soruya iki şekilde cevap veriyorum: “El Kaide’nin Guantanamo’dan kaçan bir üyesiyim, ya da corabimin rengini de merak ediyor musunuz?” Hemen ardından da sevimsiz sevimsiz sırıtıyorum. Ama yok eğer o an normal halimdeysem, “Musluman bir aileden geliyorum. Son 10 yildir Zerdüştüm, atese tapıyorum. Peki sen? Sen hala annenin dinini mi takib ediyorsun.” deyip geçiyorum.

Geçen yılın başında iş başı yaptığım finans şirketinde Anthony hariç hiç kimse bana “müsluman mısın?” sorusunu sormadı. Büyük bir kuruluşta çalışıyorsanız ve biriyle çok icli dışlı değilseniz bu tür sorular sormak tehlikeli zaten. Çünkü hemen İnsan Kaynakları departmanına gider ve “Bu şahıs kişisel sorular sormak yoluyla beni taciz etti” diyebilirsiniz. İste O gun o soruyu size soran şahsın o sirketteki son günü olabilir. Bu arada bir parantez açıp süyleyeyim. Türkiye’deki şirketlerin HR (Huma Resource-İnsan Kaynakları) departmanları muhasebe departmanı olmaktan çıkıp bu tür ince noktalara da yoğunlasmalılar.

Peki Anthony’yi HR‘a bildirdim mi? Tabi ki hayır. Anthony şirin bir genc. New York Üniversitesi mezunu, finans okumuş aynı zamanda çok da iyi bir bilgisayar programcısı. Iyi işler çıkarıyor. İnsanın yaşı geçtikce gençleri çocuk gibi görüyor. Bu nedenle henüz ögrenme çağındaki birine kötü bir şok yaşatmak istemem.

Anthony, tam karşımda oturuyor ve ne zaman fırsat bulsa bana dinle ilgili sorular soruyor. Katolik-İtalyan asıllı bir aileden geliyor. O’nun kafasındaki müslüman klişesinden farklı olduğum besbelli. Bu nedenle beni kurcalayıp duruyor.

Yetmiyor “dışarıda bulusup konusalım” teklifleri getiriyor. Her defasinda bir bahane buluyorum, ama geçenlerde bahanesiz kaldım ve “tamam” dedim. 39 yaşında bir adam olarak 23 yaşında bir gençle dışarıda başbaşa gözükmek istemem doğrusu. Direnmelerim bu yüzdendi.

Neyse, beni ilginc bir yere götürecekmiş. Gittik. 1854 yılından beri hiç kapanmadan faaliyet göstermis Amerika’nın en eski barı: McSorley (Manhattan'in dogu kesiminde, 7. sokak uzerinde (2 ve 3. caddeler arasinda)2004 yılında 150. Yıldonümleri’ni kutlamışlar. İçersi yer yer eskici dükkanı, yer yer kötü bir antikacı dükkanı gibi; geçmişten birike birike kalmış tuzluklar, resimler, dolaplar, fotoğraflar, hatta tozlar bile. Bu bir İrlandali barı ve kendi biralarını da kendileri yapıyorlar. Bira sudan ucuz: iki birayı 4.5 dolara içebiliyorsunuz. Siyah biralari fena değil. Söylendigine göre bir çok tarihsel figur buraya uğrarmış, hatta Abraham Lincoln, ABD’ye başkan olmadan onceki döneminde burada demlenirmis. Barın ilginç prensipleri de olmuş: 1970’lere kadar kadınlar içeri alınmıyormus. (Acaba burası o zamanlar adi konmamis bir gay barmıydı? Hakkinda “gay” soylentileri cikarilan Lincoln de buraya takıldığına gore… ) 1990 yılına kadar birahanede kadın tuvaleti bile yokmuş. Bu mekanda, diğer barların tam tersine, bira içmeyi kesip sadece poponuzu koydugunuz sandalyeyi ısıtmaya başlarsanız, dışarı atılabilirsiniz. Çalısanlar biraz kaba saba.

Biraları Anthony aldı. Benim için bu bir tehlike işareti. Demek ki O çok konuşacak ben çok dinleyeceğim. Nitekim de öyle oldu. İçtikce sanki çene kemikleri yağlandı daha iyi işler oldu, sesi açıldı ve eskisinden daha konuşkan oldu. Bir yandan içtik-bir yandan din üzerine konustuk.

Aramızdaki diyalogları burada replika edersem bu yazı yazi dizisine donusebilir. İyisi mi sadece Anthony’nin düşüncelerini özetleyeyim. Çocuk ateizme merak salmış . O’na gore nasıl ülkedeki Hristiyanlar Müslümanlar, Budistler, Museviler örgütleniyorsa, Ateistler de örgütlenmeli. Nasıl bu gruplar, insanları kendi doğruları yönünde etkilemeye çalışıyorsa, atesistler de yüzyıllık utangaçlığı ve bastırılmış suçluluk hissini bir tarafa bırakıp, dine karşı mücadele etmeli. O’na göre budizm gibi en barışcıl gözüken dinler bile ellerine güç geçirdiklerinde dogmatik ve baskıcı bir organizasyona kolaylıkla dönüşebilir. İşte bu nedenle bitirdigi üniversitenin “Atheist, agnostik ve özgür düşünceliler” adlı kulübüne (nyu.edu/clubs/atheists) destek oluyor. Bunun yanı sıra atheist ittifakı adlı bir organizasyonla (atheistalliance.org) ilişkileri var. secular.org adli internet sitesini surekli takib ediyor. Benim de onlara katılmamı istiyor. Elbette hiç bir konuda unumu eleyip eleğimi asmış değilim ama yinede “Ih” dedim , geçtim.

Amerikan nüfusunun yüzde 2 sinin ateist, yüzde 4’ünün ise agnostik olduğunu Anthony’den ögrendim.

Ben de O’na kendi ülkemin laik olduğunu ve bunun nasıl işlediğini anlatmaya çalıştım. Ama bana biraz şüpheyle baktı, “Ne oldu, neden öyle bakıyorsun?” deyince de açtı ağzını: “Eğer ülkenizde bütün bir halktan vergi toplanıyor ve bu vergilerlerden bir bütçe ayrılarak sadece sunni müslümanların dinsel gereksinimlerine yardım ediliyorsa bu nasıl laiklik?” Bu soruya cevabim şu oldu: “Yeni iktidar, öteki mezheplere de örneğin Aleviler’e de yardım edecek” Anthony ille de tartışmak istiyor ya devam etti, “Peki ülkenizde hiç mi Hıristiyan yok, hiç mi Musevi yok, onların durumu ne olacak.? Onların dini gereksinimleri için neden yardım yapılmıyor? Demek ki devletiniz bütün dini gruplara eşit davranmiyor”

O’na hak versemde “Sen haklısın” deyip ülkemi küçük düşürmek istemedim. O’nun yerine daha politik bir cevap verdim. “Hükumetimiz zannedersem bu konuda da bir şeyler yapmaya çalışıyor.” Anthony yine durmadı: “Peki dinsiz olanlar yani Ateistlerin ve Agnostiklerin payı? O halde devletiniz onlara da yardım etmeli. Ya da durumu telafi etmek için onlara özel bir vergi indirimi yapmalı. İlkenizde dine inanmayan ama vergi veren insanlar yok mu? ”. Ne demeliydim ben simdi bu cocuğa, “Haklısın” dedim artık, sırf meseleyi noktalamak için. Ancak Anthony’de tartışacak o kadar çok fikir var ki durmuyor, konuşuyor, “Yok hayır, devlet hiç bir dini gruba yardım etmemeli. Bu devletin işi değil. Devlet çalışanlarının dini inancı olabilir ama devletin dini olmaz. Devlet dinsiz yani ateist bir organizasyondur. Bu nedenle hiç bir dini gruba yardım etmememeli.”

Amerika’da da laik ve ateistlerin olusturduğu cepheyle dinciler arasında ciddi bir çatışma var. İste Athony ile aramızdaki diyalogdan çıkardığım sonuçlar. Bakın bakalım Amerika’da çatışma ne düzeyde ve nasıl yaşanıyor.

*Laikler ve ateistler, Christmas döneminde, insanların birbirine dini bir anlam içeren “Marry Christmas” demek yerine “Happ Holiday” (İyi tatiller) demelerini öneriyor. Çünkü her gördüğüne Marry Christmas demek herkesi Hristiyan kefesine koymak demek. Oysa bu ülkede başka dine mensup insanlar ve ayrıca dinsizler de var.

*Amerikan Kongresinin 50 üyesinin gizli ateist olduğu tahmin ediliyor. Kongrenin tek açık ateisti olan Pete Stark, gizli ateistleri saklandıklari dolaptan çıkmaya cağırıyor.

*Dinciler kürtajin yasaklanmasını isterken ateistler ve laikler buna karşı geliyor.

*Bush yönetimi dini okullara ödenek ayırırken, laik ve ateistler bu ödeneklerin derhal kesilmesi yönünde mücadele veriyorlar.

*Laikler ve ateistler okulardaki cinsel eğitim derslerinde evlilik öncesi cinsel perhizin ögütlenmesine karşı cıkıyor.

*Devletin sosyal hayatta, okullarda ve orduda ateistlere karşı psikolojik baskıları önlemek için yasal tedbirler alınması isteniyor.

Hmmm! Bu ağır bar muhabbetinin ardından, kafam allak-bullak olmuştu. Anthony’nin konuşmalarındaki alkol oranı sanki daha fazla gibiydi. “Anthony! dur ne olur, ben bardan iki bira alip geleyim de şöyle kendimize gelelim lütfen” dedim ve kalktım yerimden.

Mini sözlük: Atheizm: Ateizim bir din değil. Sadece Tanrı’nin varlığına inanmamak. Agnostisizim: Bu düşünceye göre Tanrı’nın varlığı ya da yokluğu şu an için bilinemez.

Hıdır Geviş/ showtv.net

9 Ocak 2008 Çarşamba

TARAF GAZETESİ YAZARI HIDIR GEVİŞ YAZILARINDAN SEÇMELER: Başım göğe erdi; Times Square’de yeni yıla girdim



Hıdır Geviş-New York

Her yılbaşı öncesi, profesör Yalçın Küçük’ün öğüdünü dinleyip, o akşam yeni yıla yeni bir kitap okuyarak girmeyi tasarlıyorum ama olmuyor, yapamiyorum. Çünkü her defasında arkadaşlarım kolumdan tutup dışarı çekiyor. Sokağa bir çıkınca, haliyle eve ertesi günün sabahı dönüyorum.

Yani her defasında yine kendime verdiğim sözü tutamamış, yeni yıla yeni bir kitap okuyarak girememiş oluyorum.

Ancak bu yıl yeni yıla bir kitap okuyarak girme konusunda çok kararlıydım. Çeyiz dizen eski moda genç kızlar gibi hazırlık bile yaptım. Üşenmeden Union Square’deki Barnels & Nobels adlı kitapçıya gidip kitaplar beğendim.

Bu konuda ağzımı o kadar gevşettim ki planımdan bütün arkadaşlarımın haberi oldu. Hatta Penguin yayın grubunun halkla ilişkilerini yürüten arkadaşım Ben, bana kendi yayınevlerinden çıkan üç kitabi (A Thousand Splendid Suns, The World Without End ve The Bastard Of Istanbul) Fedex’e verip yollattı. Ev arkadaşım Jonathan bile bana bir kitap hediye etti. İnsanlar projem konusundaki kararlılığımı anlayınca destek olmak istemislerdi. Odam el değmemiş yeni ve güzel kapaklı kitaplarla dolmuştu. Hangisini okuyarak yeni yıla girecegime karar vermek zordu.

Yeni yıla girmeye 12 saat kalmıştı ve ben hala hiç bir kitabın sayfasını çevirmemiştim. Çıkardığım bunca tantana karşısında yatağımın üzerindeki kitap grubunun içinden birini seçmeli ve başlamalıydım. Aksi halde arkadaşlarıma ne diyecektim. Yeni yıla 11 saat kala televizyon izliyordum, 10 buçuk saat kala yemek pişiriyordum, 9 buçuk saat kala meillerimi kontrol ediyordum. 9 saat kala odamda, kitaplarımın başına dikildim. Ancak bir anda salona geri dönüp sehpanın üzerinde duran ve Jonathan’a ait olan kitabı elime aldım. Kitap Amerikan Başkanı George Bush’a aitti ve adı da suydu: “Beş kuruşluk aklınız olmadan nasıl başarılı olursunuz” Şaka yapıyorum tabii. Boyle bir kitap yok.

Tüm o yeni kitap edinme telaşına rağmen, Yeni Yıl arefesinde başladığım kitabı yeni aldıklarım arasından değil, eski ve okunmuş kitaplarım arasından seçtim. Cemile Çakır’ın Buzdan Heykel adlı öykü kitabıydı seçtiğim. Kitabi ikinci kez okuyunca daha da sevdim.

Neyse yeni yila 1.5 saat kala bu ince ve keyifli kitabi bitirdim. ikinci bir kitabi elime alacaktım ki içimden bir ses: “Hıdır ne duruyorsun, git Times Square’e ve insanların yeni yıla nasıl girdiğine tanıklık et. Hem böylece yapılması gerekenler listesindeki bir madde eksilmiş olur.”

Içimdeki bu ses bana gayet mantıklı geldi ve gece 10.50 gibi evden çıktım.

Hoboken’den Path trenini alıp, Manhattan’daki 33.sokakta, yani son durakta indim. Her tarafta polisler vardı. Bazıları köpekli, bazıları atlı, bazılari ise sadece silahlı.

Times Squar’e akan insan selini kontrol etmek için bazi sokaklar tutulmuştu. Daha önce benzerine bir tek Boston’daki bağımsızlık günü kutlamalarında rastladığım türde bir kalabalık vardı. Hatta daha fazlası.

Buradaki kalabalığı, Manhattan’da yaşayanlardan çok, dünyanın çesitli ülkelerinden gelmiş turistler ile çevre kasabalardan ve başka Amerikan şehirleriden gelenler oluşturuyordu.

Gec kalmistim. Birakin Times Square yaklasmayi, 42. caddeye ulasmak bile mumkun gorunmuyordu. Buraya sabahin korunde yer tutmak icin gelen binlerce insan vardi. Ancak onlar icin cis ve soguk onemli bir sorun olusturuyor. Yerinizi birakip cise gittiniz mi, tekrar ayni noktaya donmek mumkun degil. Ayrica o sogukta saatlerce beklemek de tam bir iskence

Insanlarin arasindan akip ilerlerken iki babayigit erkek aralarında New York polislerinin nasıl da çirkinleştiği üzerine konuşuyorlardı. Davraniş olarak değil, görünüş olarak tabii. İkiliden biri bunun nedenini bulmuştu bile, “11 Eylül’den sonra polis kadrosu katbe kat artırıldı, dolayısıyla her önüne geleni işe alıp polis yaptılar. Oysa eskiden polisleri işe alırken yakışıklılığa dikkat edilirdi.” Bu kanaate hakverdim.

Bu arada Times Square’e ulaşma amacımdan vazgeçmiş değildim. Uğraşa didine kendimi 6.cadde ile 42’nin (Bu sokak, Manhattan adasını, Hudson nehrinden Doğu nehrine kadar uzanarak ortadan ikiye bölen uzun bir cadde aslında) kesiştiği noktaya-yani HBO (kablolu TV kanalı) binasının tam karşısına ancak atabildim kendimi.

Hiç durmayan insan akışı nedeniyle ben ve benim cevremdekiler sirk göstericileri gibi 35 derece öne yaylanıp sonra normale dönüyor ve bu kez 35 derece geriye-sağa-sola yaylanıyoruz.

Onca kalabalıga ragmen, ne kavga eden, ne küfreden, ne birbirine sataşan, ne birbirini mıncıklayan kimseye rastlamadım.

Belirtmeden edemeyeceğim. Açık alanda içki içmek yasak olduğu için kimse içki içmiyor.

Etrafı gözetlerken bir yandan da düşünüyorum. Neden insanlar buraya toplanıyor diye. Oyle ya ne bir muzik, ne bir konser, hic bir şey yok. Gençlerin ağızlarındaki düdükler de olmasa ortalık bebek odası kadar sessiz olacak.

Derken düdük sesleri yükseldi, bağrısmalar arttı. Chase Bank binasinin damında, hiç de gösterişli olmayan ve toplam 1 dakika bile sürmeyen sönük bir havai fişek gösterisi yapıldiı (Siz asil Boston’da Charles nehrinin kıyısında her 4 Temmuz bagımsızlık gününde yapılan havayi fişek gösterilerini görmelisiniz. Çok uzun sürüyor, renkler, gokyuzunde beliren şekiller, ışık kombinasyonu muthiş.)

Nasil oldu anlayamadım, yeni yıla girmiştik. “Hepsi bu muydu!” diye içimden gecirdim tabii.

Evime geldiğimde bu kez Elif Şafak’ın kitabını aldım elime bu kez. Artık içim rahattı. Başım göğe elbet ermedi ama yıllar sonra da olsa hep yapmak istediğim ama yapamadığım planımı gerçeıe dönüştürmüştüm. Yeni yıla hem yeni bir kitap okuyup öyle girmiş, hem de sokaga çıkabilmiştim.

Hıdır Geviş-New York

Taraf gazetesi

#navbar-iframe { height: 0px; }