26 Mayıs 2008 Pazartesi

Müslüman Dünyasında Gay Tartışması

Hıdır Geviş-New York

Biliyorum, kesin içinizden geçiriyorsunuzdur, “bu Hıdır da hep barlar sazları, deliyi doluyu, çayırı bayırı yazıp duruyor, kültur beşiği koca New York’da ne bir sergi gezdiği var, ne bir tiyatro oyunu izliyor, ne de film görüyor”

Ben de diyorum ki, böyle düşünüp de günahımı almayın. Tiyatro da izliyorum film de. Ama şimdiye kadar hiç biri hakkında yazı yazmak gelmedi içimden. Zaten “Chicago” ve “Operadaki Hayalet” dışında izlediğim bütün Broadway showlarının yarısında çıktım. Param telef oldu ama olsun, cana geleceğine mala gelsin. O oyunları izlemek görevim değildi ki sonuna kadar kalayım. Keyif almak için oraya gidiyorsam, sıkılınca da alıp başımı çıkabilmeliyim. Boşyere kendimi niye sıkıntıya sokayım, kanser mi olayım… Oyunları sonunu kadar izlemeyi ise eleştirmenlere ve parasının karşılığını ille de almak isteyenlere bırakıyorum.

Neyse geçtiğimiz Çarşamba “A Jihad for love” adlı bir film izledim. Çok sevdim ve hakkında yazma kararı aldım. Film, bu hafta başından itibaren New York’da gösterime girdi. Bu belgesel filme kapısını açan sinema ise IFC Center . Tarihi Wawerly sinemasının yeniden düzenlenmesiyle oluşturulan bu sinemada, büyük film studyolarının değil, küçük yapımcıların ürettikleri filmler gösteriliyor. Sinemanın çok iyi bir tarafı var: film başlamadan önce reklam göstermiyorlar. Oysa Loews sinema zincirlerinde 15 dakikadan fazla reklam var. Üstelik Loews da ticari filmleri gösteriliyor ve biletler de IFC ile aynı paraya satılıyor.

Her neyse. Film sonrasında yönetmen Parvez Sharma ile bulusacağım için, biri Gümüşhaneli diğeri Karslı olan iki saz arkadaşımla birlikte sinemanin yolunu tuttum. Onlar da film hakkında çok şey duyduklari için bu filmin yönetmeniyle tanışmak istemişlerdi. 6. Cadde üzerinden Vest Village’e doğru yürürken kimi görsek iyidir, Chris’i. Ayaküstü ilk söylediği şey, 26 yaşında bir Japon gençle çıktığı. İyi hayırlı olsun, gözümüz yok.

A Jihad for Love, dokunaklı ve etkileyici bir film olmanin ötesinde, Müsluman ülkelerde yepyeni tartışmalara kapı aralayacak bir film. Bu önemi nedeniyle de Amerikan medyasında çok büyük bir ilgiyle karşılandı.Televizyonlarda, radyolarda, gazetelerde filmin kendisi de müslüman olan parlak zekalı yönetmeni Sharma ile yapılmış roportajlar yayınlanıyor şimdilerde.

Film,farklı müslüman ülkelerde dinine sıkı sıkıya bağlı kadın ve erkek gaylerin yaşadığı çıkmazı ve trajediyi dile getiriyor. Gay oldukları için önce dinlerinden sürülen bu insanlar, bir süre sonra bütün sevdiklerini geride bırakarak, yanlarından hiç ayırmadıkları Kur’an’larıyla birlikte ülkelerini terketmek zorunda kalıyorlar. Ne ilginçtir ki bu çarpıcı belgeselde, ülkesini terketme gereği duymayan, sokakta sevgilisiyle birlikte rahatça yürüyebilen, birlikte ca

miye gidip namaz kılabilen sadece İstanbullu lezbiyen bir çift. Bu çiftin filmdeki varlığı Türkiye için son derece pozitif bir propaganda bence.

Filmdeki gaylerden biri olan Muhsin, Pakistan’da yaşıyor, evlenmek zorunda bırakılıyor, çoluk çocuğa karışıyor ve sonunda çareyi Güney Afrika’ya gitmekte buluyor. İranlı gayler Amir, Arsham, Payam ve Moctaba Kanada’ya geçmek için Ankara’da bekliyor. İçlerinden biri, kendi ülkesindeki bir gay partide eğlenirken tutuklanıyor, bir saat içinde 100 kırbaç yiyor ve yüzü gözü mosmor olana kadar dövülüyor. Mazen Mısır’da yaşıyor, hapse atılıyor, işkence görüyor ve tecavüze uğruyor, sonunda Fransa’ya gidiyor.

Yani onlara ülkelerini terketmekten başka bir çare bırakılmıyor.

Filmdeö hayat serüvenlerğne yer verilen gaylerin ortak noktasiı ise İslama olan güçlü inançları. Onlar islam içinde kendi kimlikleriyle bir yer aramaya çalışıyorlar, Kur’anın kendilerini kabul ettiğine ve Tanrı’nın onları sevdiğine inaniyorlar. Ancak bu konuda islam inancını tekelinde tutan ve straight erkeklerden oluşan islam alimlerini pek ikna edemiyorlar. Bu dışlanma bile onları inançlarindan vazgeçirmiyor.

Hatta Güney Afrika’ya yerleşen Muhsin, orada müslüman cemaatine mensup olup daha açık görüşlüı olan her yastan insanla biraraya gelip toplantılar düzenliyor. Katılımcılarla birlikte eşcinsellik ve islaa konusunda tartışıyorlar. Bu toplantılardaki türbanlı kadınlarin gay kimliği konusunda ortaya koydukları açık görüşlülük çok şaşırtıcı.

Aslında eşcinsellik ve islam arasındaki ilişki, Türkiye’de ve diğer müslüman ülkelerde ciddi ciddi tartışılmasi gereken bir konu . Öyle görünüyor ki bu mesele islam alimlerini ikiye bölecek. Eğer islami çevreler cemaatlerindeki müslüman sayısını arttırmak istiyorlarsa, Mevlana’nin felsefesinden yola çıkarak camilerin kapısını gaylere de açmalılar.

Benzer sorunu Amerika’da, Hristiyanlik da yaşadı. Ama gelin görün ki bugün sadece New York eyaletinde 60’a yakın gay friendly , yani gay dostu kilise var. Presbyterian, Methodist, Baptist, Lutheran, Episcopal ve hatta en kati mezhep olan Katolik kiliseleri bile gay dostu kiliseler listesinde yer aliyor. Bu kiliselerin kapısı resmi olarak kadın ve erkek gaylere açık. Kendini Hristiyan olarak tanımlayan her gay, bu kiliselere gidip ibadetini yapabiliyor. .

Müslüman aleminde insanlar degişiyor. Film sonrasındaki konuşmamızda Parvez bir anısını anlattı. Filmin gösterimlerden birinde, musluman bir kadın, Parvez’in filmini büyük bir kızgınlıkla izlemeye gelmiş. Ancak filmdem çıktığında Parvez’e söylediği şey şu olmuş: “Bu filmi izlemeye geldiğimde yumruğumu öfkeyle sıkmıştım. Ancak filmi izledikçe yumrugum acildi,yumruğumla beraber kalbimi de açtım….”

Şimdi bu ciddi meseleleri bırakalım ve benim asıl ciddiye aldığım resim meselesine gelelim. Ben Parvez ile sarmaş dolaş resim çektirirken, bereberimde gelen saz arkadaslarım sürekli dikkatimi dağıttıkları için, yüz ifadem tutmamış yoğurt gibi çıktı, ağzım da yamuk…

Bir şey daha: Parvez’le yaptığım röportaji ilerki bir zamanda Taraf’da okuyacaksınız

Eğer Müslümanlar domuz yeseydi tarihte neler olurdu?


Hıdır Geviş
İster istemez aklıma düşüyor. Büyük çoğunluğu müslümanlardan oluşan Ortadoğu toplumlarında domuz eti yemek haram olmasaydı, acep neler olurdu? Yoksa bu toplumlar bugün daha gelişkin ve zengin toplumlar mı olurdu? Bilmiyorum, sadece soruyorum. Oturup hesab edin. Bir yıl içinde kuzu doğurur bir tane, domuzun ise 9’a kadar yolu var. Onca domuz yavrusunun her birinin bir yıl sonra tekrar doğurduğunu hesap edin. Sahip olduğunuz hayvan sayısı kısa zamanda büyük bir artış gösterecektir.
Koyunun bir avantajı sütü ve yünü. Ama koyun kırılgan ve çabuk hastalanan bir hayvan. Domuz ise adı üstunde domuz gibi, her koşulda yaşıyor, nazlanmadan önüne konan her şeyi yiyor, hatta önüne beni koyun belki beni de yer.

Domuz besleyen bir köylü haliyle daha fazla et sahibi olacak. Ancak hayvanlarını beslemek vebarındırması için yeni arayışlara girmesi gerekecek; ya daha fazla ekin yetiştirecek, ya da satın alacak. Domino taşları hareketi gibi, bu gelişme ticareti de hareketlendirecek. Ticaretin hareketlenmesi toplumların başka toplumlarla ilişkisini arttıracak. Bu da sosyal ve ekonomik hayatı değistirip, zenginleştirecek.


He şey bir yana daha fazla etle beslenen insanlar, fiziki olarak daha iri olacaklar.

Bazı kaynaklar domuzların yaklasik 7 bin yıl önce evcilleştirildiğini, ana vatanının da Avrupa ve Ortadoğu oldugunu belirtiyorlar. Ama şimdi anavatanında domuza çekilen muameleye bakın. Kimse kıymet vermiyor, kimse sevmiyor, kimse onu yemek istemiyor, hatta iğreniyorlar.

Domuzun pis bir hayvan olduğunu iddia eden ve yenmesini yasaklayan ilk büyük din ise Yahudilik. İslam da aynı inanışı aynen takib ediyor. Ancak Hristiyanlık tam aksine domuzlara sempatiyle bakıyor, belki de bu İsa’nın çobanlıktan geliyor olmasından kaynaklanıyor. Zaten çobanların korucusu Saint Anthony’e de hep bir domuz eslik edermiş.

Eti yeme beni ye

Hıdır Geviş-New York

New York belki de dünyanın en tahammüllü şehridir. Yüzü yumuşak, herkesin nazının geçtiği bir şehir. Aslında bu şehir biraz hayat kadınları gibi: herkesle düşüp kalkıyor, kimseyi kimseden ayırmıyor, her geleni seviyor, okşuyor. Müslümanı, Zerdüştü, Afganı, Almanı, Kürdü, koministi, liberali hespsinden bizde var. Bu nedenle dünyada kaç ülke varsa o ülkelerden de muhakkak bir iz bulursunuz bu kentte.

New York’da yaşayan farklı milletlerden gruplar bazen 5. caddeyi kendi varlıklarını göstermek için büyük ve uzun bir sahneye çevirirler. İrlandalılar, Türkiyeliler, Yahudiler, Gayler, Portorikolular ve daha pek çok millet, yılın farklı zamanlarinda karnavalı andıran geçit yürüyüşleri yaparlar bu cadde üzerinde. Arabalar süslenir, o kültüre özgü müzikler çalınır, dans edilir, showlar yapılır, insanlar özel hazırlanmış kostümlerini giyinir… Bu işlere en çok turistler sevinir ve oltaya balık gelmiş gibi çıkıda çıkıda resim çekerler.

Geçen 18 Mayıs’da şehir, yepyeni bir yürüyüşe sahne oldu. New York’da, hatta Amerika’da ilk defa vejeteryanlar bir şenlik yürüyüşü yaptılar. Resmi adı “Veggie Pride Parade” (Sebzelerin Şeref Yürüyüşü) olan bu etkinlikten beni haberdar eden ise ev arkadaşım Jonathan’dı. Çünkü Jonathan vejeteryan ve et yemiyor, yumurta da yemiyor. Biliyorsunuz vejeteryanların da çesitleri var. Ancak Jonathan yürüyüş günü şehir dışında olmak zorunda olduğu için, onun vasiyetiyle etkinliği ben takib ettim.
Yürüyüş, 9. cadde ile Gansevoort sokağının kesiştiği yerde başladı ve Washington Square Park’da son buldu. Bitiş noktasında çesitli gruplar konserler verdiler, konuşmalar yapıldı.

Bu arada yürüyüşü tertib eden organizasyonun internet sitesinde 20 dolardan 110 dolara kadar sebze ve meyve modelli kostümler satıldı. Yürüyüsteki katılımcılarin bazıları bu kostümlerden giymişti. Pek coğu da kendi ürettikleri ilgin. kostümlerle ortalığı şenlendirdiler. Bazıları da sadece ellerinde pankartlarla yürüdü. Bu pankartlarda “et eşittir ölüm” gibi vejeteryanık propagandası yapan sloganlar yazılıydı.

Hatırlatmakta yarar var, sebzelerin şeref yürüyüşü 2001 yılından beri Paris’de yapılan Veggie Pride Parade’den esinlenerek organize edilmiş

Amerikan ordusunda "irtica"


Hıdır Geviş-New York

Jeremy Hall Irak’da savaşan Amerikan ordusuna mensup bir askerdi. Bu genç asker, ateist oldugu için Hristiyan ordu yetkilileri tarafından ciddi bir psikolijik ve fiziki saldıriya uğruyor, hatta ölümle bile tehdit ediliyor. Can güvenliği tehlikeye giren Jeremy, yetkililerce eve postalanıyor. Ancak resmi yetkililer, Jeremy’nin tekrar orduda çalışmasını engelleyici tedbirler alıyorlar. İçine düşürüldüğü durumu kabullenmek istemeyen Jeremy ise kaderine boyun eğmiyor ve Amerikan Savunma Bakanlıgını’nı dava ediyor. Davanın ilginç bir gerekçesi daha var: Bu gerekçeye gore Amerikan ordusunda köktendinci Hrisytiyanlık inanışı, askerlere zorla dayatılıyor.

Aslında Amerikan ordusu içindeki dini örgütlenme son derece ciddiye alınması gereken bir sorun. Çünkü her şey bu hızla giderse Amerikan askerleri kendilerini laik bir ülkenin askereri olarak değil, Haçlı ordusunun askerleri olarak görecekler.

Dinin bir ülke için ne kadar kritik bir soruna dönüşebileceği ve bu nedenle laikliğin ne kadar önemli olduğu meselesini Amerika’yı yıllar yıllar önce kuranlar gayet iyi biliyordu. İşte bu nedenle Amerikan anayasasının ilk maddesine göre, Kongre ne dini kuralları belirleme konusunda yasal bir düzenleme yapabilir ne de dinin özgürce yaşanmasını engelleyici bir yasal düzenleme hazırlayabilir.

İşte Anayasadaki bu madde, ülkedeki laikliği herkes için garanti altına alıyor. Ancak bu maddeye rağmen, dinci Bush iktidarının, özellikle ülkedeki Evangelistlere örtülü ve açık yardımlar yapmayı sürdürerek devletin laiklik presibini çiğnedigi de biliniyor..

Bush’un bu konudaki tutumu elbette Amerikan ordusuna da yansıyor. Ordu içinde de ciddi bir Hristiyan örgütlenme var. Oysa ordu kesinlikle laik olması gereken bir kurum ve bu kurum içinde hiç bir dinin bir diğerinden üstün tutulmaması gerekiyor. Orduda Hristiyan askerler çoğunlukta ama yetkililer, diğer dinlerden askeri mensupların da ihtiyaçlarını göze alarak, geçmişte bir takım adımlar atıldı. 1987’de Budist askerlere dini konularda danışmanlık yapan Budist subaylar orduda goreve başladı. 1993 yılında ise müslüman görevliler atandı. Burada amaç ülkedeki dini çeşitliliği dikkate almak ve bu çeşitliliği orduya da yansıtmaktı. Ancak laiklik ilkesi gereği ordu içinde herhangi bir dini inanışa iltimas tanınması ya da o inanışın dolayli ya da direkt propagandasının yapılması yasalara aykırı.

Ancak Christian Embassy gibi gruplar ozellikle ordu içinde ciddi bir örgütlenme içine giriyorlar. Örneğin Colorado’da yer alan bir askeri üste nasıl büyük bir kilise inşa edildiğini ve burada nasıl incille ilgili dersler verildiğini Youtube’daki videolardan görebilirsiniz. Youtube’un arama kutusuna “Campus Crusade for Christ Air Force Academy Propaganda” yazarsanız sözünü ettiğim videoya ulaşabilirsiniz.

17 Mayıs 2008 Cumartesi

Hayvan kardeşliği_New York ve ilişkiler_Hıdır geviş




Hıdır Geviş-New York

Yaz geliyor. New York yine katlanılmaz bir hal alacak. Aman uyarmadı demeyin, olur ya cebinizde paranız, elinizde vizeniz varsa, sakın sakın sakın bu taraflara yakın gelmeyin. Kendinize, gönlünüzü gezdireceğiniz başka bir şehir bulun.

New York’u gezmek için en kötu mevsim, yaz mevsimi. Buraya gelecekseniz Mayıs ayında gelin ya da Sonbaharda….

Yazın şehir çok sıcak oluyor bir, nemli oluyor iki, çis kokuyor üç, ortalıkta koca koca sıçanlar cirit atıyor dört, New Yorklu göz şekerleri (yakışıklı erkekler , güzel kızlar) tatil için şehri terkediyor beş.

DÜĞÜN KARDEŞLİĞİ: Yaza girmeden önce New Yorklular evlerinde parti vermeyi pek bir severler. Özellikle geniş terası olanlar ya da küçücük de olsa bir bahçeye sahip olanlar, parti verme konusunda daha da heveslidirler. Çünkü bu güzel havalarda insanları evinize ancak bu iki şeye sahipseniz çekebilirsiniz.

Şimdilerde hava güzel müzel ama dışarıya pek çıkmıyorum. İşim gücüm çok, çalışmam lazım. Anlayacağınız birazcik evimin erkeği oldum gibi. Bu vaziyetim ne kadar sürer bilmiyorum.
Ancak geçen gün, bir arkadaşımın hatırını kırmamak için davetini kabul edince, bu kuralı da istisnai biçimde bozmuş oldum.
Arkadaşım , Boston'a yakın küçük bir kasabada yaşıyor. Ablasının kızının düğün partisi için uzun bir aradan sonra New York’a geldi. Bu arada yeni evli kizmiz da oğlumuz da sanatçı. Bu genc cift, israftan kaçınmak için aile arasında mutevazi bir davet vermeyi daha uygun görmüşler.

Ben de onları kendim gibi fakir sanmıştım. Davet, Tribeca’da. Bu muhit şimdi zenginlerin gözde yeri. Tribeca, eski atelyeler, fabrika ve depolarla dolu izbe bir semtti yakın bir geçmişe kadar. Şimdi bu binalar restore edilip çok güzel apartmanlar, lokantalar, mağazalar ve galeriler haline getiriliyor. Tribeca Film Festivali'ne de ev sahipliği yapıyor bu semt. New York’daki emlak dergilerine bakılırsa pek çok Hollywood yıldızı bu civarda kendilerine lüks daireler alıyorlar. Örneğin Gwyneth Paltrow 5.5 milyon dolara bu bölgeden bir penthouse (teras katı)satın almıştı.

Israftan kaçan sanatçı çiftin yaşadığı daireye bakın hele, kooocaman bir loft. Yani tek bir oda. Durun, öyle bildiginiz türde bir göz oda değil. Tavanları yüksek mi yüksek. İçerisi ise iki basketbol sahası büyüklüğünde. Böyle bir yer benim olsa , böler böler 8 ayrı duplex daire yapar, kiraya verirdim. Sonra da ömrüm boyunca bir hamakta yan gelir yatardım.

Şimdi soracaksınız madem davet aile arasında, senin onların içinde işin neydi? Elbette cemiyet muhabirliği yapmak için orada değildim. Açık konuşayım, oraya arkadaşımın aksesuarı olarak gittim. Kendisi single, ve bu durumundan da pek bir yüksünüyor. Orada akrabalarına karşı “yapayalnız” gözükmemek için, beni çağırdı, yardımseverimdir, üşenmedim arkadaşıma kavalyelik yaptım. İyiki de gitmişim, pek bir el üstünde tutuldum.

Bu arada oraya aç gittim, arkadaşım bolca yiyecek olacağını söylemişti. Nerdeeee. Üç tane barmen tutmuslar. Önlerindeki tezgahta çesit çesit şaraplar ve çesit çesit peynirler var. Burada da iyi peynir çok pahalı, kimbilir ne kadar para saydılar. Ama onun dışında da görünürde pek bir şey yoktu. Sadece, sağa sola konulan yüksek yuvarlak masaların üzerinde bir kaç salkım üzüm, biraz pate (ciğer ezmesi), bir kaç kase guacamole (ezilmis taze avakado ile küçük küçük doğranmış soğanın karışımından oluşan Meksika’ya özgü bir çesit appetizer ) ve doritos panços vardı. Davete katılanlar daha çok Hudson nehrine bakan o koca terasta konuşmaya dalmıslarken, ben açlığımı bastırmak için masa masa dolaşıp bütün o ıvır zıvırlardan tattım. Eğer karnım açsa gözlerim kayarcasına yiyecekleri kesip durmam, gider alır yerim.

SIÇAN KARDEŞLİĞİ: Davetin ardından, arkadaşım beni arabasıyla Christopher street üzerindeki Path treninin geçtiği metro istasyonuna bıraktı. Buradan ev çok yakın. Toplam 7-8 dakika. Nehrin tam karşı kıyısı Hoboken çünkü. Trene binmek için aşağı inince çığlık sesleri duydum. Hiç şaşırmadım, alışığım. Ne zaman metroda bir çıglık sesi duysam, bilirim ki orada birinin boğazı kesilmiyor orada bir garip turist vardır. Çünkü turistler metrodaki sıçanları görünce genellikle korkup bağırıyorlar. Halbuki bizler onlarla kardeş kardeş yaşamaya alışığız. Sıçanlar bana çok şirin geliyor. Çığlık olayının zuhur ettiği gece, kedi büyükluğünde dört sıçan, pepperonili (bir çesit sucuk) koca pizza dilimini almış, kendi aralarinda güzel güzel bölüşmeye çalışıyorlardı. Bu manzaranın korkulacak nesi var.

Ben sıçanları seviyorum ama belediye pek sevmiyor. New York Belediye Baskanı Bloomberg , farelerle savaş için 13 milyon doların üzerinde bir butçe ayırmıs. Ama bu savaşta pek basarılı olmadığı kesin. Savaş nasıl yürütüyor, onu da pek aklım almıyor. Çünkü öyle bir şey ki, kapan da koysanız, bubi tuzağı da kursanız, zehir de serpseniz, sıçanlara işlemiyor. Sıcanlar inanilmaz uyanık varlıklar ve bir şeyin tehlikeli olduğunu bir defa farkettiler mi ömrü billah ona bir daha yaklaşmıyorlar.

Onların kökünü kazımak isteyen vicdansızların yapacağı tek şey var, avcılık lisansı alanlara 100’er sıçan öldürme şartı koşmak. İşte o zaman sıçanların nüfusu aşağıya inebilir. Ama bu da bir tür soykırım olur ki hiç iyi bir şey değil, kesinlikle onaylamam. Bu şehirin üstü bazılarının babasının malı olabilir ama altı da sıçanlara ait.

Bu tür büyük sıçanlar genellikle metro ağının olduğu yerlerde ortaya çıkıyor. Mertronun karanlık dehlizleri sıçancıklar için emniyetli bir yuva. Acıktıkları vakit, ya da temiz hava almaya ihtiyac duyduklarinda yeryüzune çıkıyorlar. Çöpleri karıştırıyor, lokanta mutfaklarından bir şeyler araklıyorlar. Olmadı sağa sola dökülmüş krıntıları topluyorlar, sonra da gerisin geri yuvalarına yani kentin dibine dönüyorlar.

Bu sıçancıkları öyle küçümsemeyin. Asla ekşimiş yiyecekleri yemiyorlar. Pizzaya bayılıyorlar. Kırmızı et ile beyaz eti mümkün mertebe dönüşümlü yemeğe çaıişıyorlar. Bazen kendilerini şaraba vuruyorlar. Bulduklarında bira da içiyorlar. Neticede onlar da bir canlı. Onların da dertlerden kederlerden uzaklaşmak için sarhoş olmaya ihtiyaçları var. Hiç abarttığımı düşünmeyin bu bilgilerin hepsi doğru.

Bu arada sıçanlar konusunda en çok şikayetçi olanlar ise Manhattan’ın kuzeyinde yer alan Bronx semti sakinleri. Bu muhitte ağırlıklı olarak yoksul Latinler ve siyahlar yaşıyor. Demek ki Bronx sıçanlar için en yasanılabilir bölge. “Belki de bu bölgenin çöplerinde sıçanların ağız tadına uygun leziz yiyecekler vardır da ondan sayıları burada çok” diyesim geliyor ama, değil. Belediye, bu bölgeyle fazla ilgilenmediği için. Bronx dışında sıçanlar için en yasanılabilir ve güvenli diğer bölgeler ise Bushwick, Brooklyn, Concourse Village, Melrose, Highbridge ve Harlem’in batı yakası.

KÖPEK KARDEŞLİĞİ: Yaz aylarında bu sıçancıklar metronun karanlık tünellerinde can veriyorlar. Zaten ortalama yaşam süreleri 3-4 yıl. Ama New Yorklu sıçanların ortalama ömrü bir yıl. Bu şehirde yaşamak onlar için de zor yani. Sürekli stress içindeler. Ondan kaç bundan kaç, bir gürültü duyduğunda kaç, hayat mı bu yani. Bazen onları gördüğünde okşamak sevmek ,ilgimi, şevkatimi ve onların hayatta kalma çabasına duyduğum saygıyı belli etmek istiyorum. Ama hayvancıkların benden bile ödleri kopuyor, hemen ortadan tozoluyorlar.

Sıçancıklar kentin zorluğuna dayanamayıp er yaşta ölüverince, cesetleri de bir süre sonra kokuyor tabii. Ama durun, Manhattan yaz aylarında sedece fare cesedi değil, köpek çisi de kokuyor. Daha önce söylemiş miydim bilmiyorum. Manhattan’da köpek nüfusu pek bir yüksek. New York genelinde çesitli rakkamlar ileri sürülüyor ama 1 milyonun üzerinde köpek olduğu konusunda herkes hemfikir . İnsanların can dostu köpekler. Birini itip kakmak,onu kendine bağımlı yapmak, ona bağırmak çağırmak ve emir vermek isteyen insanlar, köpeklerle yaşayarak bütün bu fantazilerini gerçekleştiriyorlar. Buna rağmen temiz kalpli köpecikler, sahiplerine kin beslemiyor, diş bilemiyor, kardeş kardeş geçinmeye çalışıyorlar.

Her neyse… Düşünsenize bu 1 milyon köpeğin günde bir kere sokağa işediğini. Güneş ışınları sulanan alana vurunca, çis havada buharlaşıp keskin bir kokuya dönüşüyor.

Bazen, bazı köpek sahipleri, köpeklerinin dışkısını toplamıyor bile. Bu da ayrı bir dert. Eskiden bu o kadar büyük bir sorunmus ki 1978 yılında “pooper scooper" kanunu çıkarılarak köpeğinin dışkısını toplamayanlara cezalar getirilmis. Bu kanuna göre ilk defa bu suçu işleyenlere 50 dolar ceza kesiliyor. Ancak bu ceza da çok caydırıcı olmuyor. İste bu nedenle uzunca bir süredir şöyle bir tartışma yürütüluyor. Diyorlar ki köpek lisansı almaya gelenlerin köpeklerinden kan örneği alınsın ve DNA testi yapılsın . Sonra bu bilgiler köpeklerin kişisel dosyalarına kaydedilsin. Ne zaman biri görevli, kaldırım kenarında köpek dışkısı gördüyse, alıp getirir ve labaratovarda test edilir. Elde edilen DNA sonucu eldeki dosyalarla karşılaştırılır ve böylece dışkının hangi köpeğe ait olduğu bulunur. Bütün test masrafları da köpeğin sahibine yüklenir. Böyle bir yöntemin köpek sahibi olanları çok daha sorunlu davranmaya iteceği söyleniyor. Çünkü DNA uygulaması onlara kacış imkanı bırakmayacak.

Köpek sahipleri her sabah erkenden kalkıp, köpeklerini dışarı çıkarıyorlar, biraz gezindikten sonra, köpecik aklının yattığı bir yerde, atıkları dışarı veriyor. Ardından da sahibi, elindeki naylon poşetle o dışkıyı sıyırıp alıyor ve en yakın çöp vidonuna atıyor. Ama ne kadar sıyırırsanız sıyırın geride yine bir miktar kalacaktır. İşte yaz güneşiyle kavrulan bu atıklar, şehre ayrı bir koku katıyor.

AT KARDEŞLİĞİ: Manhattan’ın bu koku sorunu yeni değil. Manhattan Manhattan olalı kokulu bir yerleşim yeri olmuş zaten. İçinde yaşadığımız yüzyılda, köpekler, sıçanlar ve egsozdan çıkan gazlar Manhattan’ın kokusunu etkiliyor. Bir yüz yıl önce ise atlar şehrin kokusunu etkiliyormus. Ayaklarında nalları, takıda takıda dolaşan, at arabasıyla yük çeken, tramvay çeken bu atlar öyle böyle değil, günlük 20 pound’a varabilen gübre saçıyormus sokaklara. Buna bir de her birinden çıkan bir kaç litrelik çişi ekleyin. Üstelik o donemdeki at nüfusu 100 bin ile 200 bin arasında gidip geliyordu. Şimdi oturun ve New York’un o zamanki kokusunu hesab edin.

Kimilerine göre New York’da, günde 2500 ton at fışkısı ortaya çıkıyordu. At fışkısı sadece kokusuyla rahatsız etmiyordu. Yağmur yağınca ayrı bir dertti, ortalığı adeta bir bataklığa çeviriyordu. Süslu hanimefendiler uzun eteklerini fışkı çamuruna değdirmemek için çok ama çok zahmete giriyordu.

At fışkısı güneşte kuruyunca ayrı bir dertti. Rüzgarda havalanıyor, miletin gözüne kaçıp kaşındırıyor burnuna kaçıp hapşırtıyordu. Kent halkının salgın hastaliklar nedeniyle kırılmasında da at fışkısının çok önemli bir payı vardı.

İnsanların can dostu ve sadık kölesi olan atların, şehrin gündelik hayatında yolaçtıkları başka arızalar da vardı.

Tramvay şirketleri ve zalim faytoncular, atları o kadar çok çalıştırıyorlardı ki ensesine kamçıyı yiyen atçıklar, arkada ne varsa onu çekmeye çalışıyordu. Bu hayvancıkların ağıi var dili yok gibiydi. Çek baba çek. Halbuki bir çifte atsalar, kalpsiz arabacıyı tee bulutlarin üzerine gönderebilirlerdi. Ama yorgunluktan kişnemeye bile takatleri yoktu. Sonunda öyle yorgun düşüyorlardı ki yol ortasında birden bire nallari havaya dikiyor ve öteki dünyanın yolunu tutuyorlardı. O dönemler şehirli atların da ömrü normalden çok ama çok kısaydı, 2.5, bilemediniz 3 yıl yaşayabiliyorlardı. Onca çileye ömür mü dayanır.

1866 yılında TheAtlantic Monthly adlı dergi , Broadway caddesinde at cesetlerinin trafiği nasıl da tıkadığını yazar. Bu koca hayvanların cansız bedenini kaldırmak da ayrı bir meseleydi. Çünkü her biri 1.300 pound (benim ağılıgım 175 pond ) geliyordu. Atları arabaya koymak başlı başına ayri bir işti. Ceset yüklenen arabacıkların beli burkuluyordu. Söylendiğine göre 1880 yılında New York caddelerde, görev başında vefat etmiş 15 bin at cesedi toplandı.

1906 yılında, 5. caddedeki son atlı travmayın da kalkmasıyla birlikte, fışkı kokusu da ortadan kalktı.

At her yerde at. Ha New York ha Istanbul. Hani diyorum, tarihten biraz ders çıkarsak ne olur. Bizi tekmeleyenlere dönüp bir tekme de biz atsak: Halk Tekmesi.

3 Mayıs 2008 Cumartesi

Kurdun kuşun içinde



Hıdır Geviş-New York
Bazen öyle şeyler öğreniyorum ki “Hıdırcım az önce bir yaşına daha girdin“ diyorum kendi kendime. Bu öğrenmeler son bir kaç yıldır pek bir sıklaştı, böyle giderse erken yaşlanıp erken öleceğim.
Bu nedenle beni şaşkınlığa uğratacak şeyler öğrenmemeye gayret gösteriyorum. Ama Sybil gibi yakamdan bir türlü düşmeyen bir arkadaşım varken, hızla ihtiyarlamanın önüne geçemeyeceğim gibi görünüyor. Çünkü bu kız, karşıma her çıktığında yeni şeyler yumurtluyor ve haliyle duyduklarım karşında ağzım yine beş karış açık kalıyor.
Sybil in son macerası ise buraya değil Playboy dergisine yazılacak türden. O nedenle olanı biteni mümkün mertebe RTÜK testeresiyle budayacağım. Neme lazım, sonra “bu çocuk amma ileri gidiyor” demesinler. Dost var düşman var.
Sybil’in bu macerarını dinlerken kafam allak bullak oldu. Hayatımı bundan sonra Sybil’den önce ve sonra diye ikiye bile ayırabilirim. Çünkü inandığım en büyük şeye yani aşka artık inanmiyorum. Birazdan ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.
Sybil, en son buluşmamızda, bir swingers klübüne gittiğini söyledi.”O da nedir?” diye sordum saf saf. “Hadi hadi bilmiyormuş gibi yapma” der gibi manidar manidar güluümsedi. “Yemin ederim bilmiyorum” dedimse de Sybil’i inandıramadim. “Ben saf bir Anadolu çocuğuyum, öyle her seyi bilemem” diyesim geldi ama anlamazdı ki, vazgectim...
“Peki anlat biraz ne yaptın o klübde, dansettin mi, müzik nasıldı, ne yedin ne içtin?” dedim. Bana hınzırca bakışlar fırlattı. Sybil’in gittigi yer Brooklyn Heights’da bir yerdeymiş, yani East River’in (Doğu Nehri) karşı yakası. Çok güzel tarihi brownstone ve townhouse evleri (Savaş öncesi inşa edilmiş taş binalar) olan bu semt tam nehrin kenarında yer alıyor ve Brooklyn’in en pahalı yeri. Geceleyin o yakadan bakarsanız Manhattan manzarası çok güzeldir.
Sybil internetten bulmuş bu klübü. Genellikle evli çiftler gidiyormus klübe. Çiftlerin kişi başı 150 dolar ödemeleri gerekiyormuş ama bekar ve yalnız gelen kızlardan giriş için ücret alınmıyor. Hatta içerde bedava içki de veriyorlarmış. Kapısı açik tutulan göz göz odalar varmış, icersi de loşmuş. Orada seksüel olarak isteyen istediğiyle istediğini yapıyormuş. Sybil’in söylediğine göre bu klübe yalnız gelen erkekler kabul edilmiyormuş. Ama nadir de olasa başka yerlerde yer alan bazı kulüplerde kapıda tek başına dikilen erkekler de içeri alınıyormuş. Tabi onlardan da para kesiliyor.
Swingers klüplerinin yanı sıra bir de evlerde yapılan swingers partileri var. Evli çiftler internete ilan veriyor, belli şartlar öne sürüyorlar ve bu şartları kabul edenler ve bu şartlara uyanlar evdeki partiye gidiyorlar. Bağ evinde şarap içilerek yapılan partilerden tutun da şehirdeki apartmanın teras katında yapilan partilere kadar çesit çesit parti var. Bekarlar da kendi aralarında bu tür partiler veriyorlar. Evlerde yapılanlardan 15-20 dolar gibi sembolik paralar alınıyor ve orada alkolsüz içecekler, kuruyemiş ve condom bulunduruluyor.
Burada bazı insanlar hayatı başka bir boyutta yaşıyorlar. Ama galiba ben henüz o boyuta geçmeye hazır değilim. Sybil’den duyduklarımdan sonra oturdum düşündüm. Dedim ki “Hıdırcım, Yeşilçam filmlerindeki aşk hikayeleriyle beyni yıkanmış biri olarak, o eski moda aşklardan birini de sen yaşamak istiyorsan havanı alırsın. Hayat artık başka bir yörüngede dönüyor”.
Hakketten de öyle. Yazık, onca yıl boş yere aşka inanmışım. Bakın Yunus Emre zamanında Anadolu’yu turlamıştı, bense denizleri aşıp New Yorklar’a kadar geldim; ne için; gerçek bir aşk için. Belki de bu arayışımın farkına varmadığım yönleri de vardır. Abaca ben de mi aslında Yunus gibi Tanrıya ulaşmaya çalışıyorum. Yok, zannetmiyorum. Çünkü bir yandan da içimde şöyle bir his var: Sanki Tanrı beni gördüğü yerde kıçıma tekmeyi basacakmış gibi geliyor.
İşte yukaridaki hikaye ve aşkla ilgili hayalkırıklığım beni bir miktar bunalıma soktu. Zaten Florida seyahati hariç bütün bir kiş bu şehirden çıkamadım. Sıkılmışım. Şimdi bahar da geldi, New York iyice beni boğmaya başladı. Sırf bu nedenle şehri bir süreliğine terkedip kendimi kırlara bayırlara atmak, oralarda eğer varsa sümbül toplamak istedim.
Tam böyle bir zamanda, Bitlisli Muhsin yetişti imdadıma. Muhsin New York’a komşu olan Connecticut eyaletinde Norwalk adlı bir bölgede yaşıyor. Hafta sonları arabasıyla basıp Manhattan’a geliyor, müze geziyor sergi geziyor, tiyatro izliyor, bir lokantada farklı bir ülke mutfağının yemeklerini tadıyor ve geri gidiyor. Kendisi çok başarılı bir optic-elektronik mühendisi. Bir Amerikalı arkadaşıyla aynı evi paylaşıyor ve ayda 1000 dolar kira odüyor.
Geçen Cumartesi Muhsin yine Manhattan’daydı. Geri giderken “sen de gel benimle, bizim oraları görürsün” deyince hiç düşünmeden gittim. Manhattan’dan çıkarken arabada uyumuşum, Muhsin’in “bak bak geyiği gördün mü” seslenişiyle uyandığımda, ormanın içinde bir otobanda ilerliyorduk. Yol kenarındaki geyiği de kaçırdım, göremedim.
Muhsin in yaşadığı bölge, Manhattan’a 1.5 saat uzaklıkta bir suburb yani varoş da yaşıyor. Her gün arabasıyla 15 dakikalik bir yolculuk yapıp Wilton adlı kasabaya, agaçların içine gizlenmiş iş yeri binasına çalışmaya gidiyor. Yaşadığı yer ormanın içinde bir site, dışarıdan hiç farkedilmeyen bir yerleşim kompleksi. Bu arada varoş deyince yanlış anlamayın. Buranın varoşlarındakı siteler Turkiye’de sosyetenin kaldığı Kemer Country Club gibi yerler. Hatta daha da güzel. İçinde yüzme havuzundan spor salonuna kadar her şey var. Çevre düzenlemesini, tenizliğini bir şirket yapıyor. Siteyi küçük ve çok güzel bir dere ikiye bölüyor. Etrafta başınıza taş duşmeyebilir ama rakun çıkabilir sincap çıkabilir geyik çıkabilir. Civarda pek çok türde yabani hayvan var.
Ancak böyle bir sitede yaşamanız için ille de zengin olmanız gerekmiyor, orta halli insanlar kalıyor buralarda.
Bir yanlış anlaşılmayı daha önlemek için belirtmem lazım. Buranın varoşlarında evler her zaman bir site içinde olmuyor. Hatta coğunlukla dağınık tek tek evler şeklinde…. Bu evler genellikle iki katlı ve ahşap. Ön ve arka kısımlarında geniş bahçeleri var.
Peki bu Amerikalılar’a ne oldu da gelip kurdun kuşun, cinin perinin içinde yaşamaya karar verdiler. Neden şehir merkezlerini terkettiler ve şehir dışında yeni yerleşim yerleri yarattılar? Günümüzde 300 milyonun üzerindeki Amerikalının neredeyse 115 milyonu suburblerde yaşıyor. Bu artiş hızlanıyor da. 2000 yılından beri suburblerde ailelerin yasayabileceği şekilde 10 milyona yakın ev inşa edildi.
Bu gelişimin en önemli sebebi tabi ki otomobilin icadıydı. Daha 1900’lu yılların başından itibaren otomobil New York yaşamında önemini hissettirdi. Hatta New York 1901 yılında plakayı zorunlu kılan ilk eyelet oldu. Otomobil, çok geçmeden bütün Amerikaya yayıldi. Öyleki 1913 yılında 4,000 kişi trafik kazasında öldü. 1930 yılında bu sayı 30,000 bine yükseldi.
Otomobil bir imkandı, amaesas olarak Amerikalılar ı şehir merkezlerinden kaçıran başka nedenler vardı.
Bir kere şehir merkezindeki ev kiraları ve ev fiyatları çok hızlı artıyordu. Bu açıdan özellikle aileler için konforlu ve yeteri genişlikte bir evde yaşamanın maliyeti çok yüksekti. Bunun yanı sıra kent merkezlerinde evler eskiydi, sokaklar tehlikeli olmaya başlamıştı. Trafik ve gürültü kentleri iyice yaşanması zor mekanlar haline getirmişti.
Bütün bunlar nedeniyle özellikle işçi sınıfı ve beyaz yakalılar çareyi otomobillerine atlayıp şehir dışına yollanmakta buldular. Oralarda ucuz arazi alıp üzerine evler kondurdular. Bu akım, İkinci Dünya savasının ardından iyice hızlandı. Böylece hem daha az maliyetle daha büyük bir eve, hem çoluğun çocuğun hoplayıp zıplayacağı bir bahçeye sahip oldular. Erkekler sabah otomobillerine atlayıp şehir merkezine sürüyor bir saat ya da daha fazla veya daha az yol gidip akşam tekrar evlerine geri dönüyorlardı. Zaten yerel ve merkezi yönetimlerin ulaşım politikaları da iş yerlerini ve aileleri sehir dışına çıkmaya özendiriciydi.
İşte suburb’ler böyle doğdu. İnsanlar şehrin eskimiş, onarıla onarıla takatten düşmüş binalarından kurtulmuş, gül gibi tertemiz evlere kavuşmuşlardı. Suburbler de yaşayanlara hizmet vermek icin yol boylarınca benzinlikler kuruldu, dağ başlarına yiyecek ya da ev eşyaları satan büyük hypermarketler inşa edildi. Bu marketlerin içlerine banka şubeleri açıldı, önlerinde yüzlerce otomobilin park edebildiği alanlar oluşturuldu, Yine marketlerin etrafına lokantalar ve giyim kuşam mağazalarının bir araya gelmesinden oluşan ve adına Mall denilen Galleria benzeri yerler kuruldu.
Günümüzdeki suburblerde sadece mavi yakalı isçiler ve beyaz yakalı profesyoneller değil çok zengin bir sınıf da yaşıyor. Örneğin Connceticut’daki Stanford ve Grenache bölgelerinde ünlü isimler yaşıyor. Yine Manhatta’ın dizinin dibindeki Long İsland da da dolar milyarderlerinin ikamet ettikleri bölgeler var.
Sırf Stanford dan her gun 36 bin kisinin yaklşık 45 dakikalık bir yolculuğu göze alarak Manhattan a trenle ya da otomobille işe gidip geldiği iddia ediliyor.

Ancak şimdi ufaktan ufaktan tersine bir göç de gerceklesiyor. 68 lerde çoluk çocuğuyla suburb’lere taşınan özellikle adına “baby boomers” denilen kuşak, şimdi yaşlandı. Çocuklar büyüyünce hepsi yuvadan uçup gittiler ve bu yaşlılar o koca evlerde eşleriyle birlikte yapayalnız kaldılar. Eşlerini kaybedenler ise iyice yalnızlaştılar.
Çocuklar olmayınca uğraşacak bir şey de pek yok, haliyle vakit çok zor geçiyor. Suburb’lerde de yapacak fazla bir şey yok. İşte şimdi bu yaşlı kuşak Manhattan gibi kent merkezlerine taşınıyorlar. Çünkü buralada bu yaşlı kuşağı oyalayacak o kadar çok şey varki. Yoldan geçerken bir kiliseye giriyorsunuz, bakıyorsunuz ki ücretsiz bir klasik müzik konseri… 15 dolara küçük bağımsız tiyatrolara gidip oyun izleyebiliyorsunuz. Kentin içindeki kar amacı gütmeyen bir kuruluştan ücretsiz çicek düzenleme kursları alabiliyorsunuz. Ne bileyim yapılabilecek tonca şey var.
Suburb lerin de biraz sıkıcı olduğunu artık herkes kabul ediyor. Baksanıza Sex and the City, Seinfeld ve Friends gibi diziler Manhattan’gibi bir sehir merkezini daha da popülerleştirdi. Oysa Desperate Housewifes daki suburblerde yaşayan zengin ev kadınlarının yaşamı pek de iç açıcı değil.
New York’da bir de inner suburb denilen iç suburb’ler var, Queens ve Brooklyn gibi. Buralara da zaten Manhattan’dan 24 saat boyunca tren ve otobüsler gidiyor. Ulaşım çok kolay yani. Oysa bir de İstanbul’a bakın. Ben 2.5 satte Taksim’den Avcılar’a gittiğimi hatırlıyorum. Üstelik havasız, kliması olmayan, insanların üstüste bindiği bir münibüsle… Buna rağmen yaptığım aktarmalarla yol parası da New York’dan daha pahalıya gelmişti. Acaba diyorum, merkezi devlete en fazla vergi ödeyen İstanbul halkı, daha insani biçimde evlerine gitmeyi haketmiyorlar mı. Bu durumda, bu insanların vergileriyle Washinton’da cami yapmak ziyan değil mi. Hükumet sevap işlemek istiyorsa önce İstanbul halkına insan gibi yolculuk etme imkanı tanıyacak projeler hazırlamalı. Belki o zaman hanelerindeki günahlar biraz eksilir.
Taraf Gazetesi

1 Mayıs 2008 Perşembe

Hoş Gelişler Ola… Rock Star Papa…






Hıdır Geviş-Taraf Gazetesi

Katoliklerin ruhani lideri Papa Benedict, geçtiğimiz Cuma sabahı New York’a ayak bastı. Papa’nın topuğunun değdiği yerde su çıkmadı ama binlerce kişilik bir kalabalık oluştu. Çünkü bu ziyaret New York eyaletinde yaşayan 7 milyonun üzerindeki katoliği çok heyecanlandırmıştı. Bu geliş medyayı da heyecanlandırdı. Nerde bulunur bundan daha ballı bir haber konusu: izle izle yaz….

Papa, başındaki beyaz külahi, ak saçları, uzun etekli ve pelerinli elbesisiyle son derece farklı bir şöhret manzarası sergiledi şehirde. Gelişinden itibaren attığı her adım televizyonlardan canlı yayınlandı. Halk geçtiği caddelerin kenarlarinda kurşun asker gibi sıralandı.

Papa’nın gelişi nedense bana İngiliz müzik grubu Beatles üyelerinin 7 şubat 1964 yılında New York’a ilk ayak basışını anımsattı. Onlar da farklı müzikleri kadar saç biçimleri ve giyim tarzıyla dönem medyasını ve gençlerini bayağı heyecanlandırmışlardı. İlk gelişlerinde Carnegie Hall ve Ed Sullivan Theatter de çok az bir seyiciye seslendiler. Ancak bir yıl sonra 15 Ağostos 1965 de tekrar New York’a geldiklerinde bu kez Shea stadyumunda konser verdiler. 55 bin 600 kişinin izledigi konserin biletleri ise 4 dolar 50 cent ile 5 dolar 65 cent arasında değişiyordu.

Ancak Papa, Beatles’in New York’daki ilk stadyum konseri rekorunu daha ilk ziyaretinde geçti ve 60 bin kişiyi şehirdeki Yankee Stadium’una topladı. Burada verdiği vaaz stadyumdaki papa hayranlarını kendinden geçirdi. Aslında bu konuşma gece yapılabilir ve içine lazer gösterisi de serpiştirilebilirdi.

Neyse, 57 bin bilet 1 ay öncesinden tükenmişti bile. Stadyumun önünde papa şapkaları, tişörtleri satıldı. Yine Manhattan’daki bazı mağazalarda papa oyuncakları vitrinlere konuldu, Heidelberg adlı bir lokantada 18 dolar 95 cent e özel papa menusu bile hazırlandı. Demek istediğim, Avrupa kıtasından gelen Papa, adeta 21. Yüzyılın rock yıldızı gibi muamele gördü. Gerçekten hoş bir gelişti O’nunki.

Papa’nın üzerinde durdugu demografik yapı da Beatles’in hitab ettiği kesimden pek farklı değildi. Papa, bu ilk New York gezisinde genclere özel bir ilgi gösterdi. Amerika’daki Katoliklerin yüzde 18 ‘inin, yaşları 18 ile 29 arasinda degisen gencler oldugu düşünüldüğünde anlaşılabilir bir sebep. Nitekim Papa, geçen Cumartesi günü Manhattan’daki 5.cadde üzerinde yer alan St. Patrick katedrali nin balkonundan binlerce kişiye karşı yaptıği konuşmada, gençlere materyalizmden de uyusturucudan da uzak durmalarını tavsiye etti.

Ancak işin bir de öteki yüzü var. “American Sociological Review” adli dergiye göre, herhangi bir dini tercihleri olmadığını söyleyen Amerikalılar ın sayısı son 10 yılda ikiye katlandı. Bunun anlamı yetişkinlerin 78.4’inin Hristiyan olduğu Amerika’da din, taraftar kaybediyor. Bu durumda da Papa’nin gençleri etkileme çabası daha bir anlam kazanıyor.

Bir web sitesi :

Barak Obama’nin Hebrew kampanyasi

Demokratların başkan adayı Barak Obama, başından beri internet üzerinden seçim kampanyası yürütme konusunda diğer adaylardan biraz öndeydi. Obama şimdi teke tek kaldığı Hilary Clinton ile aralarindaki bilek güreşini kazanmak için Musevi seçmenlerin oylarını kazanmaya çalışıyor. Bu nedenle internette Musevilerin konuştuğu Hebrew dilinde bir site bile oluşturuldu. Ancak Obama’nın ofisi bu sitenin kendi resmi siteleri olmadığı yönünde bir açıklama yaptı.

Obama’nın, başından beri Amerika’daki musevi seçmenleri ve musevi lobiyi yanına çekmeye çalıştığı biliniyor. Bu oldukça akıllıca bir taktik, ancak Amerika’nın İsrail politikasi konusandaki açık tavizkar tutumu, Barak Obama'nin başkan seçilmesi halinde ikiye katlanabilir.

Bu arada Amerika’daki Musevi seçmenler zaten hep demokratlardan yana oy kullanıyorlar. 1916 seçimlerinden bu yana oylarını demokratlara veriyorlar; 1920 seçimleri hariç tabii. Bu seçimlerde oyların sedece yuzde 19’u Demokrat aday Cox’a verilirken, yüzde 43 Harding’e verildi. Demokratlara gitmesi gereken yüzde 38 oranındaki oy ise dönemin Sosyalist Parti Eugene Debs’e gitmişti.

Geçen seçimlerde de bu geleneksel tutum aynen devam etti. 2004 deki seçimlerde, Musevi seçmenlerin yüzde 24’ü Cumhuriyetçi Bush’a oy verirken, yüzde 76’si Demokrat aday Kerry’i destekledi.

Bir medya klasiği

CNN Nasıl Haber Şişirir

Gazeteci arkadaslarım alınmasın ama medyaya özgü bir mutfak sırrını herkesle paylaşmak istiyorum. Bazen haber konusunda darda kalınır. Çözüm olarak da çelimsiz bir konu alınır ve etli butlu bir haber şeklini alıncaya kadar bir güzel şisirilir. Adına da şişirme haber denir.

Bunu elbette sadece Türkiye’deki gazeteciler yapmıyor. Örneğin Amerikan CNN televizyonu da yapıyor. Bu kanalda hafta içi her akşam yayınlanan ve Wolf Blitzer in sunduğu The Situation Room adlı bir haber bulteni var. Geçenlerde Blitzer, CNN’in Irak muhabiri Michael Ware’e canlı bağlandı. Zaten adamcağaza CNN’den hergün birileri canlı bağlanıyor ve üç aşağı beş yukarı aynı soruları soruyorlar. Tabii hergün aynı şeyler oluyor. Yeni bir şey olmayınca sırf kaç adam öldü edebiyatı yapmak da hem seyircileri, hem de habercileri sıkıyor. Adam da ne sorsa iyidir “Amerika askerlerini oradan çekerse ne olacak?” Sırf farklı bir şey çıkarabilmek için sorulmuş bir soru tabii. Muhabir nerden bilsin askerler çekilirse ne olacağını. Böyle bir soru bir haberciden çok ya bir seneryo yazarına, ya bir büyücüye ya da Beyaz Saray’ın etrafında konuşlanan düşünce kuruluşlarında çalışan strateji uzmanlarına sorulur.

CNN muhabiri de hafif kaçık biri zaten, sallamayı seviyor. Tabii yaptığı habercilik değil, spekülasyon oluyor.

#navbar-iframe { height: 0px; }