22 Temmuz 2009 Çarşamba

“Biz Türbanlılar Ninja Kaplumbağalara benziyorsak Ayşe Arman da 3. sınıf porno yıldızlarına benziyor”


Türbanlı muhabirimiz laiklerin mahallesinde


Editorümüz Kemal Kemalpaşa’nın ön notu: Sevgili okurlar, bildiğiniz gibi Hürriyet gazetesi, rüportajcı Ayşe Arman'ı casus gibi giydirip inançlı müslümanların içine saldı. Sonra da bu muhabirin başından geçenler gazetede yazı dizisi olarak yayımlandı. Bunun üzerine biz de bos durmadık tabii. Sizlerin gözünüzü laiklere karşı açmak istedik ve benzeri bir proje de biz geliştirdik. Bu konudaki son atılımımız ise turbanlı muhabirimiz Fethiye Altıok'u laiklerin arasına salmak oldu. Muhabirimizden laiklerle empati kurmaya çalışmasını,onların iç dünyasını, anlayışlarını, düşüncelerini, gelenek ve göreneklerini yerinde incelemesini istedik. O da sağolsun gazetecilik aşkına bizi kırmadı ve isteklerimizi zorda olsa yerine getirdi. İste şimdi bu hanım kızmızın hazırladığı ve aslında Ayşeninki kadar uzun olmayan yazı dizisini sizlere sunuyoruz. Muhabirimiz gerçekten güğel bir iş çıkardı…

İşte olay yaratacak o röportaj. Hatta bu röportaj Türkiyeyi cart diye ikiye bile bölebilir. Dikkatli olmak lazım.
Fethiye Altıok'un kaleminden...


"ÇOK ÇOK UZUN HAZIRLIKLAR YAPTIM, hakketten..."
Röportajıma başlamadan önce uyarayım. Yandaki resim ben değilim, Ayşe Arman... Her neyse sevgili okurlar, bu yazı dizisinin yılın gazetecilik olayı olacağının farkınnnnndayım. Olacakları az buçuk da olsa önceden görme kabiliyetine sahip olduğum için hazırlıklarımı çok iyi yaptım, müthiş donandım. Hollywood yıldızları bile bir role soyunurken benimki kadar uzun bir hazırlık sürecinden geçmiyorlardır herhalde. Önce laik gazeteci kadınları çok iyi gözlemledim, onlar gibi konuşmaya, onlar gibi
gülmeye çalıştım. Bütün bunlar yeterli değildi elbet. İkinci aşamada türbanımı çıkardım. Allah beni affetsin ama bu benim için çok önemli bir görevdi ve gorevi tamamlamak için bunu yapmaya mecburdum. Önce üzerime, göğüslerimin yarısını açıkta bırakan bir büstiyer giydim. Altıma ise diz kapaklarımın üzerinde kalan yırtmaçlı bir etek. Daha batılı bir intiba uyandırmak için ise kap kara saçlarımı sarıya boyattım. Yakışmayınca kaşlarımı da sarıya boyattım. Böylece biraz daha sahici bir sarışın intibası uyandırmıştım.

Allah sizi inandırsın sokağa çıkıp da Beyoğlunda gezince polisler tarafından hemen içeri alındım. Ay bu laiklere ne çok baskı yapılıyormuş meğer. Böylece

AKPnin laikler üzerindeki baskını bizzat kendim tecrübe edindim. Çok geçmeden tutuklanma nedenimi öğrendim giyim kuşamımdan dolayı beni fahişe sanmışlar.

Biliyorum içinizden diyorsunuz ki “Abe denyo kadın, dünyanın neresinde gazeteciler bu şekil giyiniyor, Oriana Fallaci mi Christiane Amanpour mu Yasemin Çongar mı, kim? Peki sen neden boyle giyiniyorsun”. Ay biliyordum, gayet iyi biliyordum ki West Holyywod’un ucuz evlerinde kiraya oturan üçüncü sınıf porno yıldızı gibi gözüküyordum. Ama benim asıl hedefim biraz da Ayşe Arman gibi gözükmekdi. O türbanı giyince kendisini ninja kaplumbağaya benzetiyordu. Ben de kendimi ona benzetmeye çalıştım. Sonuç olarak bir fahişe gibi görünmüştüm. Aman yanlış da anlaşılmak istemem ha... Herkesin kendi kuralını yaratma ve farklı olma hakkı var. Ama bunu yaparken çifte standartlı olmamak lazım. Neyse çok fazla anlattım, hikayenin gerini bir başka güne okursunuz artık…


Editörün notu: BU YAZI DİZİSİNİN DEVAMI BELKİ YARIN BELKİ HAFTAYA belki de hiç bir
zaman yayımlanmayacak AÇIKÇASI BİZ DE TAM OLARAK kestirEMIYORUZ.

İKİNCİ NOT: YUKARIDAKİ HABER SADECE SİZİ EĞLENDİRMEK İÇİN UYDURULMUŞTUR.


15 Temmuz 2009 Çarşamba

Mucizevi dert annesi Misis Destur


Çanak Anten’den bomba transfer!!!. Psikolojik dert annesi Misis Destur geliyor…. Herkes onu hayal ürünü sanıyor ama o gerçek bir şahıs… Sahiden…

Misis Destur, bir psikolog muayenehanesinde sekreter olarak çalışıyordu. Bir gün muayenehanenin doktoru öldü ve geride kalan hastalarla Misis Destur ilgilendi. Bu gözükara girişim, Misis Desturun mucizevi bir başarı göstermesiyle sonuçlandı. Görüştüğü bütun akıl sağlığı SAGLIKSIZ hastalar, ilk seansta iyiliştiler. Eeeee iyileşen hastalar bir daha muayenehaneye uğrama gereği duymadılar tabii. Bunun üzerine Misis Destur müşteriz kaldı ve sağolsun dükkanı kapatıp bize gelerek burada, yani canakanten.net de işe başladı. Misis Destur bundan böyle sizi iyileştirecek. Üstelik bedavaya, üstelik tek bir mektupla.
Ancak şunu peşinen söyleyelim, O sadece cinayete meyilli okurlarımızın durumuyla ilgileniyor, bir hayli uzunca olan sloganı ise şu: “Cinayet işlemeden evvel oturun ve bana bir mektup yazın, sonra da mektubunuzun cevabı çanakanten’de yayınlanıncaya kadar bekleyin. Burada benim size vereceğim cevabı okuduktan sonra, kararınızdan belki vazgeçecek belki de vazgeçemeyeceksiniz. Ama büyük bir ihtimalle vazgeçeceksiniz…”
Sayın Destur'un kısa metrajlı sloganı ise şu: Okşş… okşşş.. okşşş..

12 Temmuz 2009 Pazar

Top tüfek palavra sıra cyber savaşta


Hıdır Geviş- Taraf Gazetesi
Nazar değmesin ama New York ve civarında son bir haftadır havalar bayağı güzel: Hem güneşli hem serin. Normalde bu mevsim, nemli, sıcak ve yapış yapıştır, bu nedenle insanlar pek dışarı çıkmak istemezler. Ancak Sybil ve ben geçen pazar günü dışarıdaydık, havanın sıradışı güzelliğinden istifade etmek istemiştik. Hudson sokağı üzerindeki Philip Marie’de brunch aldıktan sonra çıkıp yukarıya doğru yürümeye başladık. 11. Sokak’tan sola dönerek Meatpacking’e girdik. Aradığımız High Line Park işte tam orada, havada... Ankara’daki Sıhhiye köprüsü gibi. Onun daha da uzun hali. Eski bir demiryolu bu. Zamanında havada değil aşağıdaymış. Ancak raylar üzerinde yük taşıyan trenler, kalabalık sokaklarda çok kaza yapıyor, çok can alıyorlarmış. Şehir yönetimi çareyi, havada, uzun bir köprü-yol inşa etmekte bulmuşlar ve üzerine de rayları döşeyip treni yukarıya taşımışlar. Zamanında çok işe yarayan bu demiryolu, şehirdeki değişimle birlikte işe yaramaz olmuş. 1980’den sonra da hiç kullanılmamış. Şehrin yeni yönetimi 2006’dan beri burayı park yapmak için çalışıyordu. Bu park nihayet 1 ay önce açıldı. Bayağı bir ziyaretçi vardı o gün. Merdivenlerle yukarı çıkıp demiryolu parkında yürüyünce, Hudson nehrini, nehirden geçen yelkenlileri ve New York mimarisini daha iyi görüyorsunuz. Buraya öyle süslü püslü çiçekler ekmemişler. Bitkilerin hepsi doğal, rayların kenarında boy salmış çimenleri görmek güzel. Modern üslupla dizayn edilmiş oturma bankları da ilginç. Çok yaratıcı, çok güzel bir park burası. Ama Sybil bu güzel yürüyüşü burnumdan getirdi. Sürekli bilgisayarını çökerten virüslerden bahsetti durdu. YA BEYAZ EV’DE NE OLDU? Sybil’i bilirim, bana söylemese de bilgisayarına internetten bedava porno filmler indirdiği için virüs kaptığının farkındayım. Peki ya aynı hafta sonu, Beyaz Ev’deki bilgisayarlara ne oldu, onlar neden çöktü? Yoksa orada çalışan devlet yetkilileri de mi Sybil gibi porno film indirirken virüse kapıldılar? Yok yok değil... Onlar sadece cyber saldırının kurbanı oldular. Nasıl mı? Anlatayım... Bizim misafir gezdirdiğimiz o hafta sonu (yani Amerikan Bağımsızlık günü kutlamalarına denk gelen hafta sonu) boyunca Amerika’da ilginç bir saldırı yaşandı. Beyaz Saray ile birlikte, teknoloji hisselerinin işlem gördüğü NASDAQ, hatta FBI, hatta CIA ve Savunma Bakanlığı’nın bilgisayarına bile yoğun bir virüs saldırısı yapıldı ve sistemleri çökertilmeye çalışıldı. Saldırının, Çin, Japonya, Güney Kore ve ülke içindeki zombi bilgisayarlardan (kaydı bulunmayan, sahibi belli olmayan hayalet bilgisayarlar) geldiği tesbit edildi. Geçen salı günü Güney Kore’deki belli stratejik merkezler de cyber saldırıya uğrayınca, bazı Amerikalı yetkililer işin içinde Kuzey Kore’nin olduğunu düşündüler. Olayı Kuzey Kore’nin cyber savaş atağı olarak yorumlayanlar oldu. Ancak kalkıp Kore’ye bu nedenle savaş açmak da hiç olacak iş değildi, çünkü bu organize bir devlet saldırısı mı yoksa tek tek bireylerin saldırısı mı tespit edilemiyordu. Ancak anlaşılmıştı ki organize ve iyi bir cyber savaş, bir ülkeyi rahatlıkla kaosa sürükleyebilir ve hayatı felç edebilirdi, üstelik tek bir kurşun atılmadan, havadan en pahalı bombaları bırakmadan, tek bir insanın canını kıymadan... Bunun bir başka örneği 2007 yılında Estonya’da yaşanmıştı. Başkentte telefon sistemi çökmüş, devlet ofisleri çalışamaz olmuştu. Estonya saldırıyı Rus devletinin organize ettiğini iddia etmişti. Aslına bakarsanız Amerika’daki pek çok stratejik kuruluş, eskiden beri her gün binlerce kez cyber saldırıya uğruyordu. Bu saldırılardan bazılarının arkasında ise rakip devletler olduğu düşünülüyordu. Eski Başkan Bush, Çin’i ülke bilgisayarlarına sızıp bilgi çalmakla itham etmişti. Bunun yanı sıra çalıştıkları şirketlerin bilgisayar programlarına, mantık bombası denilen bir çeşit kod koyarak, çok önemli bilgileri ortadan kaldıran insanların saldırıları da vardı... İşte bütün bu saldırlar, ülke içinde hayati öneme sahip noktaların savunma konusunda ne kadar hassas olduğunu ortaya çıkardı. Başarılı bir saldırı ülkeyi felakete sürükleyebilirdi. Bu gelişme, cyber savaş kavramının daha ciddi tartışılmasını beraberinde getirdi. 2007 yılına gelindiğinde Amerikan Hava Kuvvetleri içinde bir Cyber Saldırı Komutanlığı kurulması gündeme geldi. Geçtiğimiz mayıs ayında, Başkan Obama, Cyber Güvenlik Koordinatörü atayacağını bile açıklamıştı. Son Rusya ziyaretinde, yine bu konunun da gündeme getirileceği söylenmişti, önümüzdeki güz yapılacak BM Genel Kongresi’nde de konu ele alınacak. Türk ordusu bünyesinde cyber savaş adlı bir departman var mı yok mu bilmiyorum. Ama dünyadaki bütün ordulara tavsiyem şu olabilir, insan öldürme gibi vahşi bir mantıkla kurgulanmış askerî yapılar, yeni çağda hiç bir işe yaramıyor. Son 40 yılda dünyanın değişik bölgelerinde çıkan savaşların her birinden, taraflardan ikisi de yenik çıktı. O nedenle, diyorum ki alın zıpkın gibi bilgisayar programcılarını, yazın programları, yollayın virüsleri, ille de birilerini teslim alacaksanız, aklınızla alın, kansız ve acısız alın...

11 Temmuz 2009 Cumartesi

CİNAYET İŞLEMEDEN EVVEL OTURUN VE BİR MEKTUP YAZIN


Psikolojik dert annesi Misis Destur geliyor. O DA KİM??? Diyeceksiniz ama cevabını hemen öğrenemeyeceksiniz. GELİşMELERİ Sİze bildirecegiz. HEYECANLA BEKLEYIN….BAKALIM BEKLEDIĞiNİZE DEĞECEK Mİ… OKŞ OOKŞŞŞ OOOKŞŞŞŞ

FUNDAMENTAL KAPİTALİZMİN SONU


Bütün dünyayı etkileyen son ekonomik krizin ardından şimdi herkes kapitalizmin geleceğinin ne olacağını sorguluyor. Görünen o ki özellikle Amerika’da, şirketlerin aşırı özgürlüğüne ve devletin piyasaya en az müdahalesine dayalı fundamental kapitalizm yerini başka türlü bir kapitalizme bırakıyor.

Hıdır Geviş-New York

Birinci Dünya savaşı sonrası yıllar, Amerika için önemli bir dönüm noktasıydı. Kimileri bu dönemi ikinci endüstri devrimi olarak görürken, kimileri de Amerikan rüyasının en ışıltılı yılları olarak değerlendirir. Elbette o dönemde her iki iddiayı da destekleyen bir sosyal ve ekonomik manzara vardı. Çalışanlara yüksek ücretler verılıyordu, dolayısıyla halkın alım gücü gün günden yükseliyordu. Hatta bu tüketiciler, Ford’un mükemmel biçimde dizayn edilmiş otomobil fabrikalarında üretilen T Ford modellerine kolayca 250 dolar verip, ayaklarını yerden kesebiliyorlardı. Amerika’nın bir ucundan diğer ucuna uçakla seyahat etmek bu dönemde başladı. Çamaşır makinasi gibi pek çok elektrikli eşya yine bu dönemde evlere girdi. Ancak Amerikan rüyasi dedikleri bu tatlı hayat, 1929 da başlayan Büyük Ekonomik Buhranla birlikte aniden sona erdi. Amerikan halkı için iyileşmesi çok uzun zaman alan, çok ama çok zor yıllar böyle başladı, herkes fakirleşti.
Amerikalı yazar F. Scott Fitzgerald’ın Muhteşem Gatsby (The Great Gatsby) adlı romanı, bu dönemi en iyi resimleyen edebiyat ürünlerinden biridir. Kitap zaten ışıltılı dönemin sonlarına doğru, yani 1925’de piyasaya çıktı. Hikaye; alkolün, caz müziğinin, yollara düşen lüks arabaların, şatafatlı sosyete partilerinin ve yeni ekonominin zenginleştirdiği, 20’li 30’lu yaşlardaki bir kuşak etrafında dönüyordu. Romanın kahramanlarından Nick’in iki zengin arkadaşıyla ilgili söylediği sözlerden biri, dikkate deger, “Tom ve Daisy inanılmaz derecede umursamaz insanlar. Tek yaptiklari her şeyi ve herkesi mahvetmek ve sonra paralarının güvenli sığınağına geri dönmek. Onları bir arada tutan şey de bu umursamazlıkları zaten. Başkalarına düşen ise onların yarattığı enkazı düzeltmek..”
Bu tanımlama, dönem ekonomisine yön veren özellikle borsa zengini sınıfa yöneltilmiş bir eleştiriydi aslında. Kapitalits sistem müthiş bir ekonomik başarı göstermişti, dolayısıyla bu sınıf, kendini vareden sisteme sorgusuz sualsiz bir güven ve kayıtsız şartsız bir teslimiyet içine girmişti. Nitekim, bu kendinden asla kuşku duymama tavrı, kapitalizmin her mevsiminde dönemlerde varlığını sürdürdü. Tipki günümüzde odugu gibi: 2008 sonlarında başlayan ve halen şiddetli biçimde devam eden ekonomik krizi yaratan oyuncular da benzer bir tutum sergilediler, ta ki kriz başlayana ve pek çok büyük dunya şirketi iflas bayrağını göndere çekene kadar.
Oysa kapitalist sistemin oyun kuruculari, durum bu aşamaya gelene kadar, varolan sistemin mükemmel biçimde işlediğini düşünüyorlardı, dolayısıyla serbest piyasa ekonomisine kurallar getirilmesini ve Wall Street’e müdahale edilmesini isteyenleri, lüzumsuzca cırlayan çatlak sesler olarak algılılamakta hiç bir sakınca görmüyorlardı. Eğer kural gerekiyorsa onları da şirketler koyardı, devlet değil. İşte bu arrogant tutum onların bütün eleştirilere kulak tıkayarak tam gaz yollarına devam etmelerine neden oldu; taki ucurumun kenarına gelene kadar. Yani 1929 bunalımından bu yana gerçekleşen en büyük ekonomik krize bu zihniyetle gelindi
Hatta bu sınıf, sırtlarını dayadıkaları kapitalden öyle güç alıyordu ki krizin geliyorum diyen somut işaretlerini gösterenleri ciddiye bile almadılar. Sonuçta hepinizin de şahit olduğu ve yasadığı gibi, müthiş bir sosyal ve ekonomik enkaza yolaçtılar, tıpkı Muhteşem Gatsby’deki Tom ve Daisy’nin kendi çevrelerinde yol açtıkları enkaz gibi. Bugün adeta yeryüzündeki bütün fay hatlarını harekete geçiren bir sarsıntıya yol açan bu enkazı düzeltmek, Obama ve ekibine düşüyor. Enkazın altında kalanlar ise, çocuklarının okul taksitlerini ödeyemez duruma gelen, işini ve evlerini kaybeden orta ve düşük gelirli Amerikan halkı... Bu enkazın altında kalanlar sadece onlar değil, Atlantiğin öteki ucundaki Avrupa ve daha ötedeki uzak doğu ve güneydeki Afrika, kısaca bütün dünya…

KÖKLER REAGAN’A İNİYOR

Şimdi Amerika’da herkes bu duruma nasıl gelindiğini soruyor ve haliyle tarih koridorundan geriye giderek, sorunun köklerine ulaşmaya çalışıyor. Bu iz takipçiliği, onları , Hollywood dan tekavud olduktan sonra, Beyaz Ev’e yerleşen ve kendinden bir soğuk savaş gladyatörü yaratan Amerikan başkanı Ronald Reagan’a kadar götürüyor.
Gerçekten de bugünkü krize neden olan ekonomik sistemin temeli, esas olarak Reagan döneminde (1981–1989 ) atıldı. Bu model, devletin ekonomideki rolünü sıfıra indirmeye çalışan fundemantel (köktenci) bir serbest piyasacılıktı. Nitekim Reagan’ın, daha seçim kampanyası sırasında ağzından çıkan sözler, onun devlet ve ekonomi ilişkisi konusunda perspektifini tartışmasız bir netlikle ortaya koyuyordu. Şöyle diyordu Reagan: “Devlet toplumun problemlerine çözüm olamaz, tam tersine problem olur. İngilizcedeki 9 berbat sözcük şudur: Ben devletten geliyorum ve burada size yardım için varım.”
Regan’ın bu ekonomik modeli, dönemin soğuk savaş atmosferinden beslenerek güçlendi. Çünkü soğuk savaşın öteki ucunda yer alan “düşman ülke” yani Sovyetler Birligi, tam tersine ekonomide iplerin devlet elinde olduğu kominist sistemin en büyük kalesiydi. Dolayısıyla Reagan ekonomisi, bu sistemin radikal bir antitezi olarak şekillendi. Bu şekillenmenin ideoloğu Milton Friedman’dı, Friedman’ın fikirlerini hayatta geçiren ise eski Merkez Bankası başkanı Alan Greenspan’den başkasi değildi... Hatta bankaların yatırım ve ticari bankalar olarak ayrışması da bu dönemde gerçeleşti.
Friedman ve Greenspan ikilisinin yarattığı dalganın gücüyle, piyasayı kontrol eden yasal düzenlemeler bir bir kırıldı, dolayısıyla devletin ekonomik piyasalarla olan bağı iyice zayıfladı. “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler’ (laissez faire) ilkesinin sancak edildiği bu ekomik iklim, şirketlere abartılı bir özgürlük verdi. Elbette bu özgürlükten olumlu sonuçlar da alınmadı değil, ornegin serbest piyasa ekonomisi, uzak doğunun fakir ülkelerindeki ekonomik zenginleşmede onemli bir kaldiraç islevi gördü.
Ancak Regan döneminde başlayan, Baba Bush’a kadar süren, Clinton döneminde ışıltılar saçan bu sistemin yan ekileri, esas olarak oğul Bush’un başkanlığının, ikinci döneminde ortaya çıktı. irili ufaklı krizleri, en son yaşadığimız ana kriz izledi; ancak bu ana kriz öyle bir krizdi ki 1929 yılındaki büyük ekonomik buhran sonrası yasanan en buyuk ekonomik kriz olarak tarihe geçti.
Krizle birlikte serbest piyasa ekonomisinden şüphe etmeyi günah sayanlar, sistemi sorgulamaya ve daha kuşkucu yaklaşmaya başladılar. Bilindigi gibi kriz öncesinde zaten bu sistemi sol cenahtan eleştirenler hep vardı ve ağızlarından hiç de güzel laflar çıkmıyordu.

ŞİRKET FEODALİZMİ

Peki bu karşı cephenin iddiları neydi? Onlara göre, finans piyasası hakim olunamaz bir canavara dönüşmüştü, bu canavarın iplerini elinde tutanlar ise yatırımcılığı ve finans sektörünü poker oyununun farklı bir vesiyonuna dönüştürmüşlerdi. Hatta bu oyunun kuralları bazen büyük finans şirketlerinin CEO’ları tarafından bile çözülemeyecek kadar karmaşık olabiliyordu. Acıkcası meydan, dizginsiz şirketlere kalmıştı. Öyleki devletin, bu şirketleri, yasal kurallarla belli bir standardart içine sokmaktan geri durmasının sonuçları pahalıya patladı. Özellikle finans sektöründe, şirketler, gerçek değerinden çok öte rakamlarla işlem görüyor ve arka perdede bir sürü rantlar ve hokus pokus oyunlari dönüyordu. Gıda alanındaki şirketler, kullandıkları zararlı kimyasal katki maddeleriyle halk sağlığını tehdit ediyorlardı. Kredi kartı şirketleri, uyguladıkları tuzakçı yöntemlerle, tüketiciler üzerinde haksız kazanç elde ediyorlardı. Yine bu dizginsizlik ve kontrolsüzlük global ısınma gibi korkunç bir belayı dünyalıların başına musallat etti. Fundamental piyasa ekonomisinin bir başka yan etki ise, dünyanın pek çok ülkesinde yaşanan inanılmaz ölçülerdeki çevre kirliliğiydi. Bunun ötesinde, Amerika gibi ülkelerde, devletin sosyal alanlara yaptığı yatırımların azaltması, ilk ve orta derce egitimi seviyesinin iyice düşmesine sebep oldu, sağlık sektörü ise büyük ilaç ve özel sigorta şirketlerinin kendi keyiflerine göre at oynattığı bir rant alanı halini almıştı.
Soldan gelen elestirilere gore, bütün bu gelismelerin sonucunda, Amerikan orta sınıfı yavaş yavaş bulunduğu sahneden çekilmeye yerini ise zenginlerin daha zengin fakirlerin ise daha fakir olduğu iki sınıflı bir ülkeye bıraktı.

ADİL PİYASA EKONOMİSİ

Şirketlerin kontrol edilemez biçimde halkın çıkarları karşında adımlar atması, bazıları için adı konmamış bir şirket otokrasisiden başka bir şey değildi. Hatta Gar Alperovitz America Beyond Capitalism adlı kitabında bu durumu şirket feodalizmi olarak tanımlamış ve buna karşı daha adil bir piyasa ekonomisi geliştiriebileceğini iddia etmişti. Alperovitz çizgisinde olanlara göre nasıl ki komünist rejimlerde devlet diktatörlüğü söz konusu olmuşsa, fundamental kapitalist sitemde de şirket diktatörlüğü söz konusuydu. Nitekim onlara göre rakiplerini satın alarak ve küçük şirketleri yokederek büyüyen ve dünyaya yayılan bu şirketler, bir süre sonra sahipleri belirsiz, önüne geçilemez dev bir canavara dönüşmüşlerdi.
Bu kesimin ortaya attığı iddialar icinde akla yatkın noktalar da vardı. Aşırı büyüme başarının yanı sıra bu şirketlerin içten içe çürümelerini de beraberinde getirmisti. Çünkü bu cokuluslu sirketler çok fazla büyüyerek kendi içlerinde bürokratik bir sistem geliştirdiler ve hantallaştırlar, dolayısıyla küçük şirketlere özgü olan hızlı hareket etme, şeffaflık, yeniliklere ayak uydurma, yeni koşullara göre taktik değiştirme ve keşifcilik gibi yeteneklerini kaybetmeye yuz tuttular. Bu şirketlerin başında yer alan CEO’lar bir çesit modern derebey olmakla suclandilar. Aşırı derecede abartılı maaşlar ve ikramiyeler alıyorlardı, üstelik bu insanların öyle bulunmaz Hint kumaşı olmadıkları da biliniyordu.
Bununla birlikte, bir zamanlar nasıl demir perde ülkeleri için mistfikasyonlar yapılıyorduysa bu şirketler için de aynı şey yapılmaya başlandı. Çünkü şirketlerin şeffaf gibi duran derisi , aslında bir çeşit demir perdeydi ve o perdenin arkasında ne dolaplar döndüğüne kimsenin akıl sır erdirdiği yoktu. Amerika’nın büyük şirketinden biri olan Enron un bir gecede iflas ederek tarih sahnesinden silinmesi bu durumun en somut örneğiydi.

SOROS’UN TEZİ

Soldan gelen bütün bu uyarı dolu eleştirilere rağmen, Uluslarası Para Fonu (IMF), klasik serbest piyasa ekonomisini bütün dünyada inşa etme ilkesinden hiç taviz vermedi ve revizyonu düşünmedi. Hatta Birleşmiş Milletler’in Milenyum hedeflerinden de bile bütün dunyada özelleştirmenin gerçekleştirilmesi çabasına yer veriliyordu.
Ancak son krizle birlikte serbest piyasacı ekonomik sistemi eleştirmek sadece solda kalan grupların işi olmaktan çıktı, artık merkezdekiler de bir şeylerin yolunda gitmediğinden şikayet ediyorlardı.
Nitekim global kapitalizmin en meşhur finans oyuncularından biri olan 78 yaşındaki Amerikalı milyarder Soros, bu konuda şikayetçi olanlardan biriydi. Bu efsane isim, daha bir kaç ay evvel New York daki Columbia üniversitesinde ekonomist ve bankerlerin katıldığı bir toplantıda ilginç bir değerlendirmede bulundu. Soros, yaşadığımiz krizin, 1980 lerde, yani Reagan döneminde finans alanında yapılan düzenlemelerden kaynaklandığını söyleyerek, gelişmelerin serbest pazar ekonomisinin sonunu işaret ettiğini vurguladı.
Benim fundamental kapitalizm olarak ifade ettiğim kavramın essas isim babası da George Soros’du. Bu kavram, Soros’un “The Crisis of Global Capitalism” (Global kapitalizmin krizi) adlı kıtabıyla popülerleşti. Kitapta, 19. yüzyılda laissez faire olarak anılan kavram, market fundamentalizmi olarak tanımlıyordu.
Soros’un eleştirilerine Nobel ödüllü ekonomist Joseph Stiglitz de katılıyordu. Bir zamanlar dünyada hayranlık yaratan Amerikan ekonomik sistemine artık kimsenin saygı duymadığını ve bu sistemi sorguladikalrini söylüyordu. Çünkü herkes dünyadaki krize bu sistemdeki bozukluğun yol açtığını düşünüyordu.
Bu sebepledir ki Obama yönetiminin, ekonomiyi tamir ederken hareket noktası, laises faire tezine tapınan Reagan’ın tam tersinden hareket etmekti. Dolayisiyla, oncelikli olarak, devletin finansal piyasalarda daha etkili olmasını sağlayacak yasal düzenlemeler getirildi. Böylece finansal fiyasalardaki mevcut boşluklar kapatılacaktı.

BOLŞEVİK OBAMA-ÖZELLEŞTİRME DEVLETLEŞTİRME ÇEKİŞMESİ

Obama’nın ekonomik ve siyasi politikaları, fundamental kapitalizme hala baglilik duyanlar için Bolşevik Rusyasın’dan çıkıp gelen bir hayaletten başka bir şey değildi. Bu nedenle medyada Obama’nın komünist olduğu iddiaları bile ortaya atıldı. Neden? Çünkü özelleştirmenin tersi yaşanıyor, Amerikan devleti AIG gibi dev şirketleri satın alıp şirket sahibi oluyordu… krizden etkilenen şirketlerin batmaması için önemli destek paketleri çıkarıyordu… Devletin 80’lerden bu yana tumden donmus olan alt yapı yatırımlarının artırılması için ödenekler veriliyordu…. Böylece yerel ve bölgesel yönetimlerin yatırım yapma yoluyla ekonomiyi canlandırması bekleniyordu…. Eğitim kalitesinin arttılması için bu alanana da önemli ödenekler çıkarıldı. Bununla da yetinilmedi, fundamental kapitalizmin enerji kaynağı petrol yerine, yeşil enerji tercih edildi. Hatırlayalım, vakti zamanında Reagan, bir önceki başkan Carter’in topluma örnek olsun diye Beyaz Ev’e yaptırdığı güneş enerjisi panelerini “astarı yüzunden pahalı maloluyor”iddiasıyla söktürüp attırmıştı. Bununla da yetinmemiş, rüzgar ve güneş enerjisi alanındaki teşvikleri kaldırmış, sadece petrol enerjisine yoğunlaşmıştı. Ancak Obama şimdi tam aksine, yeşil enerjiye yatırımı teşvik için milyarlarca dolarlık ödenekler çıkarıyor.
KAPİTALİZM KÜLLERİNDEN YENİDEN DOĞACAK MI
Şimdi herkes mevcut fundamental ekonomik sistemin nasıl bir forma dönüşmesi gerektiği üzerinde duruyor. Bu konuda en çarpıcı yaklaşım Hindistanın ünlü sanayi grubu Tata’nın (Tat Nano’nun üreticisi) en etkin isimlerinden biri olan R.K. Krishna Kumar’dan geliyor. Kumar, bu ekonomik çüküşün kapitalizmi yeni bir forma sokacağını iddia ediyor. Ona göre yeni sitemin kapısını açacak olan iki anahtar var, 1. Gelişmemiş ülkelerde satın alma gücünün arttırılması 2. Etik, yani şirket ahlakı konusunda atılım yapmak. Bu anlamda daha manevi hareket etmek ve yanlışları görüp değişmek.
WorldCom’un eski CEO’su Bernard Ebbers’in, mevcut ekonomik sistemde şirketlerin kontrolden çıktığı iddiası tekrar hatirlandiginda, Kumar’ın çözüm konusundaki önerileri ve Obama’nın şirketleri yasalarla kontrol etme çabası daha da akla yatkın hale geliyor. Bütün bunlara rağmen yeni kapitalizmin nasıl olacağı konusunda şimdiden kesin yargılar beslemek kolay değil… Bekleyip, kapitalizmin küllerinden nasıl yeniden doğacağini hep birlikte görecegiz.

01 Ağustos 2008 Cuma

Yan Dersim yan


Yan Dersim yan

İlginç değil mi hala rüyalarımda Dersim’i görüyorum. New York neresi Dersim neresi… Dağlarin tepesine kurulmuş, sırtını Dündül tepesine dayamış güzel mi güzel, şirin mi şirin bir şehir Dersim. Dizinin tam dibindeki Munzur nehri, her zaman aceleyle ve köpürerek akıyor. Bu asabı bozuk nehir, biraz ileride, ince belli, sakin bir Kürt kızını çağrıştıran Harçik nehriyle buluşuyor. Neyseki bu birleşme Munzur’un maço karakterini birazcık yumuşatıyor.

Munzurun oluşturduğu dar vadinin her iki yanı meşe, sögüt ve meyve agaçlarıyla dolu.

Sıcak bir günün öglen arası, tek başıma oturmus elimdeki sandeviçi yiyorum. Dalmış gitmişim, derken Manhattan‘daki gökdelenlerin arasından yukarıya doğru havalanıyor, gökyüzüne yükseliyorum... Sandeviç mi zehirledi, öldüm mu ne. Bu yazıyı yazdığıma göre hala hayatta olmalıyım. Durun, göğe yükselme olayının devamını getireyim. Sahiden uçuyordum. Uçarak okyanusları ve dagları aşıp Dersim’e vardım. Zaman ayarlı bir uçuş değil bu. Eskilere gitmişim. 1970’lerin sonuna. Pamuğumsu yaz bulutlarının üzerine yüzükoyun serilip, başımı uçtan sarkıtarak aşagıda olan bitenleri gözetliyorum. Kıyıda bir yerlerde, bir grup çocuk ağaçların serin gölgesine sığınmış, hummalı biçimde çalışıyor. Amaçları söğüt dalından olta yapmak.

Tam bir ekip çalışması içindeler. Ali Ekber Diribaş, içlerinden en usta olanı, diğerlerine işin inceliklerini öğretmaya çalışıyor. Kardeşi Muzaffer, şimdiden toprağı eşeleyip, yem olarak kullanılacak solucanları “Evet” yağlarının sarı renkli boş tenekesine dolduruyor. O’nun ikide bir elinin tersiyle burnundaki sümüğu temizlemesi, Devrim’i sinir ediyor. Muzaffer de Devrim’in sürekli osurmasına sinir oluyor. Yediği ezik eriklerin etkisine engel olamayan Devrim, çözümü gidip biraz ilerdeki minik su göletine kıçını daldırmakta buluyor, ardından da suyun üzerinde oluşan ve sonu bir türlü gelmeyen hava kabarcıklarını sayıyor: 1,2,3…14…28… İnan ise bir süre sonra sıkılıp gruptan ayrılıyor ve bir başka minik gölete yönelip, kıyısına çöküveriyor. Elini suya daldırarak jet hiziyla hareket eden yavru balıkları yakalamaya çalışıyor.

Kücuk bir kaz sürüsü gürültü yaparak çocukların arasından geçiyor.

Nihayet, suyunun soğukluğuyla meşhur Munzur’un lezzetli alabalıklarını yakalamak için oltalar hazır. Eğer iyi bir balık yakalarlarsa annelerini sevindirecekler. Akşama güzel bir yemek yiyecekler, sebze yemeğinden bıkmışlar çünkü.

O çocukların arasında ben de varım, yani arkadaslarımın seslenişiyle Xıdo. Henüz ilkokul 4. sınıfa gidiyorum. Üzerimde ıslak beyaz bir don var. Gülnaz ablamın, plastik leğende, Omo’nun etkili temizlik gücüyle çitileye çitileye yıkayıp bembayaz ettiği donun rengi, gün içinde beyazlıktan çıkmış bile. Neyse donu boşverelim. Oltam tamamlanınca aniden yerimden fırlayıp koşa koşa nehre gidiyorum. Ayaklarım serin suya değince misinamı nehrin ortasina vın diye fırlatıyorum. Balıklara sesleniyorum, “şimdi yandınız güzelim”.

Dersim kentini çok seviyorum, orada çok mutluyum, Munzur nehrini seviyorum, nehrin etrafındaki bahçeleri seviyorum, dere kenarlarında sıralanan ve dallari Bob Marley’in saçlari kadar gür ceviz agaçlarını seviyorum, oraların yumusak başlı insanlarını seviyorum, çünkü onlardan Alevi olduğumu saklamak zorunda değilim, herkes Alevi zaten. Köylerdeki ormanlara ise aşığım, aşığim da aşığım.

Bu ormanları görebilmek için türlü numaralara başvuruyorum. Köylerden gelin getirmeye giden düğün konvoylarına katılan minibüslerin içine gizleniyorum. Yollar ormanlarin içinden geçiyor, yol bitince yolculuk katır sırtlarında veya yaya olarak devam ediyor. Ormanlarin kiyisindaki köylere gidiyoruz….

Ormanı ilk Dersim’de görmüştüm. Ormana adım attığınız anda başka bir dünya başlıyor; serin havası, çeşit çeşit yaban hayvanları, bülbül sesleri, güzel kokulu bitkileri, yaban armutları, buz gibi kaynak suları, belki cinleri ve perileri...

Peki bu ormanlar şimdi ne alemde? Duydularıma göre artık yerlerinde yeller esiyor. Peki keçiler mi yedi bitirdi, yok… Peki orman siyasal baskılardan bezip yürüdü ve Kanada’ya iltica mı etti, yok… Peki müteahhitler sokup yerine aparman mı diktiler, yok… O halde ne oldu? Tabii ki yandı bitti kül oldu. Peki kim yaktı? Ben de bilmiyorum, yani zannedersem bilmiyorum. Aslında , ben cok saf ve temiz kalpli bir insan olduğum için hep münasebetsiz piknikçilerden şüphe ediyordum, belkide ormana geziye çıkmış izcilerden de şüphe etmek lazım, bilemiyorum. Bazen de aslında bir şeyler seziyorum ama başıma iş açmayayım diye “göremiyorum Cüneyt-duyamıyorum Hülya” numaralarına yatıyordum. Taki bir gün üç Hollandalı akademisyenin hazırladığı çalışmayı okuyana ve iyice ikna olana kadar. Onların “Türkiye’nin doğusunda, isyan bastırma yöntemi olarak orman yakımı” adını taşıyan çalışması, bana bir anımı hatırlatmıştı.

Yıllar önce Süleyman Demirel ve Halis Toprak’la birlikte Diyarbakır Lice‘ye, Toprak Holding’in kurduğu mermer fabrikasının açılışına gitmiştik. Herkes Demirel’in konuşmasını dinlerken, ben başka alemdeydim: O’nun söylediği basma kalıp, hiç bir samimiyet içermeyen, bir cümlesi diğerini digeri ötekini inkar eden, nereye çekseniz oraya gidecek kadar sakızlı laflarını dinlemekten sıkıldım. Tıpkı yavru bir dağ keçisi gibi takım elbiseli beylerin arasindan, kendime yol aça aça, kalabalığin dışına çıktım. Yerli halkın arasında dolaşıyor, onları dinlemeye çalışıyordum. Bir gence sormuştum, “bu yamaçlar çok çıplak, hiç mi ağaç yetişmez?” Cevabı şu olmuştu: “oralar ağaç doluydu, hepsi yandı”. Devam ettim, “Peki niye yandı, şimşekten mi yoksa biri mi yaktı? ” O zamanlar çok tehlikeli bir soruydu bu, dolayısyla O genç, cevabını sözcüklerle değil, gözlerindeki ifadeyle vermeye calışmıştı? Dediğim gibi saf olduğum için anlayamamıştım, yani zannedersem anlayamamıştım.

Kürt illerindeki ormanların neden yandığının cevabını Joost Jongerden, Jacob van Etten, Hugo de Vosadli adlı üç Hollandalı akademisyen açıkça veriyor. Bu üç fesat akademisyene göre, ordu, bir savaş taktiği olarak Kürt illerindeki ormanları yakıyor. Böylece PKK adına savaşan gerillaları daha rahat takib edebileceklerini hesab ediyorlar. Ordu yekililerine saf saf sormak lazım, “Hakikaten öyle mi, cidden yakıyor musunuz? Peki ormanlar yanınca doğanın dengesi bozulur diye hiç mi endişe etmiyorsunuz? Orman ürünlerine bağımlı yaşayan bazı kürt köylüleri açlıkla yüzyüze gelmiyor mu, ormanı vatan bellemiş geyikler yanarak can vermiyor mu, ormana aşık çocuklar üzülmüyor mu, çıplak kalan toprak, yağmurlarla sürüklenip gerisinde sadece çorak ve verimsiz bir arazi bırakmıyor mu, bütün bunların hiç bir önemi yok mu? Önce vatan, vatanın selameti için yan vatan yan ha… Bu ne yaman bir çelişki.

Şimdilerde Taraf sayesinde öğreniyoruz ki Dersim’in yanı sıra Elazığ, Hakkari, Siirt, Mardin, Bingöl, Diyarbakır, Şırnak gibi Kürt illerinde ormanlar cayır cayır yanıyor. Halk bu işin sorumlusu olarak piknikçileri değil, orduyu işaret ediyor. Zaten söndürmek için yangına müdahale bile edilmiyormuş. Halk da edemiyor, kurşunu alınlarının çatına yemekten korkuyorlar. Bu haberleri okuyunca kafayı yiyecek gibi oluyorum. Nasil bir politika bu: ormanlari yak çöle dönsün, vadileri doldur baraj gölüne dönsün, tarihi eserler su altında yüzsün, Kürtler yerinden yurdundan kopup yolla düşşün, peri perişan olsun…

Ordu her tarihte ordu, devlet ise her tarihte devlet. Dolayısıyla, orman yakmak da geçmişte pek çok ordunun denediği vahşi bir savaş taktiği. “Düşman” canına rahatlıkla kıyabilenler, düşman topraklarındaki ormana da rahatlıkla kıyabiliyorlar. Ancak bu devirde, hem de kendi vatanındaki ormanı yakıp, hayatı kendi halkına zindan eden ordu örnegi başka bir yerde var mı bilmiyorum.

Georgetown Üniversitesi’nden J.R. McNeill’in Ormanlar ve Savas adlı araştırmasına göre ormanları içindekilerle birlikte cayır cayır yakma konusunda Amerikan ordusunun sicili çok bozuk. Amerikan ordusu, Vietman savaşında ormanların derinliklerinde gizlenen Vietkonglarla bir türlü başedemeyip, çareyi onların üzerine Napalm bombası atmakta buldu. Bu kararla birlikte tonlarca bomba yağdi Vietnam üzerine. İşi öyle abarttılar ki 2, Dünya savaşının bütün cephelerinde atılan bombadan daha çok bombayı Vietnam’a attılar. Bir çesit alev bombası olan Napalm’la güzelim yeşil ormanlar hayalet ormanlara dönüştü (Youtube’dan “Vietnam Napalm” diye arayın, bu bombanın nasıl işledigini izleyin). Hayvanlar da insanlar da cayır cayır yandı. 1965-73 yılları arasinda 22 bin kilometrekare orman yandı, bu oran ülkedeki tüm ormanların yüzde 23’ü demekti. Ancak uzun vadede bu bombalama sivil halkın nefretini daha da arttırdı ve bu nefret Amerikan ordusuna koca bir yumruk olarak geri döndü.

Tarihteki bütün sinir bozucu imparotorluklar gibi, hükümranlıkları boyunca, sağı solu, aşağıyı yukarıyı işgal etmekten geri kalmayan ve yüzölçümü olarak şiştikçe şişen Romalılar da orman yakma konusunda pek ustaydılar. Romalı yazar Lucretius, askerlerin orman yakmasının arkasındaki gerekçeyi şöyle özetliyordu: “etrafı aydınlatarak düşman birliklerini yakalamak”.

Nitekim Romalılar Galya ve Britanya’da planlı olarak pek çok orman yaktılar. Yine Avrupa’da süren 30 yıl ve 100 yıl savaşları sırasında özellikle Fransa ve Belçika’daki ormanlar çok tahrip oldu. 1. Dünya savaşında da aynı tahribat yaşandı.

Çin imparatorları da orman yakmayi bir çeşit düşmanı kolayca dize getirme taktiği olarak kullandilar. Ming and Qing hanedanlıkları döneminde Guizhou bölgesindeki etnik azınlığı sürmek için bu yola basvuruldu. Bu bölge dağlik ve ormanlıktı. Hanedanlık, yerel yönetim karşısında her defasında bozguan uğrayınca, çareyi doğaya saldırmakta buldu. Ormanlar yakıldı, yollar açıldı, buna rağmen o bölgeye hakim olmak Çin hanedanlığının iki yüzyılını aldı.

İmparatorluk Rusyası da eski Çin’in taktiğini aynen uyarladı . Kuzey Kafkasya’da, 1760’larda başlayan gerilla ayaklanmacılarını bastırmak için önce ormanları ortadan kaldırdılar.

1920’lerde başlayan Rif savaşında ise İspanyollar ve sonradan işin içine giren Fransızlar, Fas’ın kuzeyinde, güzelim sedir ormanlarını bombalayarak yaktılar. 1944-49 yılları arasındaki Yunan iç savaşında da benzeri manzaralar yaşandı. Komunist savaşcılar, ülkenin kuzeyindeki ormanları bir sığınma kalesi olarak kullandılar. Amerika ve İngiltere destekli Yunan ordusu, koministlere yuva olan ormanları Napalm bombasıyla yakmakta hiç bir sakınca görmedi.

Her neyse, bu eski savas adetinin hayaleti şimdi Kürt illerinde dolaşıyor. Ama size bir şey söyleyeyim, Xıdo bu işe çok kızgın.

30 Haziran 2008 Pazartesi

MEDYADAKİ TRUVA ATLARI

Taraf’ın bir süredir yayınladığı skandal belgeler karşında belli bir kesim hala ikna olmuyor. Bu kesimin sisteme olan güçlü inancı, onların bu türden katı gerçekleri görmelerine engel oluyor. Çünkü bu gerçekler onların ideolojik inanç dünyasını ayakta tutan iskeleyi tümüyle alaşağı edebilir ve onlara büyük bir hayalkırıklığı yaşatabilir. Kimse de bunu yaşamayı, bir yıkıntının altında kalmayı tercih etmez. Sirf bu nedenle, ihtiyacı olduğu halde psikoloğa gidip kendine çeki düzen vermeye çalışan çok az insan vardır. Anlamak da zor degil, bu tur insanlar kendileriyle, özellikle de olumsuz yönleriyle yüzleşmekten korkuyorlar

ŞÜPHECI OL Kİ GÖRESİN Buna rağmen, süpheci olmakta herkes için yarar var: kendimizden, doğru bildiklerimizden, tapındığımız ünlülerden, güvendiğimiz dağlardan… Şüphecilik insanın gözünü açan bir şey, öteki türlü sizden saklananı da saklanmayıp gözünüzün içine sokulanı da göremiyorsunuz. Yalnış anlamayın paranoyak olun demiyorum.

Bugün Türkiye’de yaşanan ve Taraf’in ortaya çıkardıği belge sakandalının bir benzeri yakın geçmiste Amerika’da yasandi. Ancak şüpheci ve cesur Amerikalı gazeteciler olmasaydı böyle bir skandal ortaya çıkmayacak ve toplumu ilgilendiren pek çok gerçek devletin kara kutusunda saklı kalacaktı.

New York Times’in ortaya çıkardığı skandala göre Amerikan Savunma Bakanlığı ülkenin en etkin televizyonlarında görev yapan askeri danışmanları istediği gibi yönlendiriyordu. Yani Savunma Bakanlığı danışman-gazetecileri kullanarak toplum bilincini biçimlendirmeye çalışıyordu.

PENTAGON’UN ÜLKEYI BİÇİMLENDİRME SAVAŞI Savunma Bakanlığı’nın toplum bilincini biçimlendime çabasi Irak savasının başlamasından biraz önceye dayanıyor.

2001 yılında Pentagon bünyesinde Stratejik Etki Departmanı (The Office of Strategic Influence-OSI) adlı bir bölüm kuruldu. Bu bölümün varlığı aradan bir yıl geçmeden basına yansıdı.

Bu departmanın amacı, Irak ve Afaganistan’daki savaşın psikolojik cephesini yürütmekti. Öyle ya varolan bir savaşı sürdürmek için önce kendi toplumunuzu, sonra da başka toplumları ikna etmeniz gerekiyordu. Psikolojik savas icin en uygun silah ise gazetecilerdi. Bu savaşın gereği olarak da gazetecilere doğruları değil yanlışları iletmeniz gerekiyordu.

Kullanılan taktiklerden biri black propaganda'ydı. Hayali isimlerle, gazeteci ve sivil toplum kurulusları liderlerine sürekli savaşla ilgili yanlış bilgiler içeren mailer yollanarak onları etkilemek ve Pentagon’un çizgisine çekmek hedefleniyordu.

DEVLETTEN MAAŞ ALAN GAZETECİLER Bu departmanın yedigi baska naneler de vardi. Bunları da yine medyaya yansıyan skandallar sayesinde öğrendik. Meger Pentagon, propaganda yapmak için gazetecileri maaşa bile bağlamış.

Örneğin 2006 yılında ortaya çıkan bir skandalda, Pentagon’un, farklı yayın organlarında çalışan 10 gazeteciye Castro karşıtı yorum yapmalari için para verdiği ortaya çıkti. Bu gazetecilerden 3’ü İspanyolca yayın yapan El Nuevo Herald için çalışıyordu. Oldukca da yüklü miktarlarda paralar alıyorlardı. Pablo Alfonso, devletten toplam $175 bin dolar almıştı. Ancak olayi öğrenen gazete yöneticileri “bizim çocuklar vatan millet için bunu yaptı” gibi bir savunma yapmadılar elbet, onlarıın işine anında son verdiler. Çünkü gazetecilik ayrı askerlik ayrı.

Bu konudaki son skandal ise yine yakın zaman önce ortaya çıktı. Buna göre CNN, NBC , ABC, MSNBC, FOX News televizyonları ile bir çok radyoda askeri yorumcu olarak görev yapan isimler, Pentagon un medyaki Truva atı gibi hareket ediyorlardı.

Fox News da çıkan ve Pentagon ne derse aynısını yankılayan John C. Garrett bu isimlerden biri. Kendisi emekli albay, Fox’dan ücret bile almaya tennezzül etmiyor. Çünkü parayı başka şekilde kazanıyor. Bu isim aynı zamanda, Patton Boggs adlı bir firma için çalışıyor. Bu firma özellikle Irak’daki Savunma ihalelerine katılan şirketler için ihale takipçiliği yapıyor. Durumu anlayın artık. Sayın Garrett Pentagon’un suyuna ne kadar giderse o kadar çok ihale kapma şansı var.

YAN GEL YAT OSMAN IRAK DEDİĞİN DÖRT DÖNÜM BOSTAN New York Times’ın ele geçirdiği yazışma metinleri de gösteriyor ki çoğu asker kökenli olan bu yorumcular Pentagon’un “gag” dediğini noktasına virgülüne dokunmadan aynen aktarıyorlar. Pentagon bu beyfendiler için Irak a özel turlar düzenliyor, Başka gazetecilerin girmediği noktalara bunlar götürülüyor Yani bir sürü olanak ve kolaylık sağlanıyor. Hatta yeri geliyor Donald Rumsfeld’le rahatlıkla oturup çay kahve içiyor hoş beş ediyorlar. Bu sırada tek taraftan akan bilgilerle beyinleri bir güzel yıkanıyor tabii. Eve dönünce de dinledikleri bütün o yalan yanlış bilgileri esas alark, askeri uzman sıfatıyla televizyonlarda yorumlar yapıyorlar. Karşılığinda da her yorum başı 500’le bin dolar arasında para kazanıyorlar. Oh, bir yorum yap yan gel yat. Bir de bu insanların savunma şirketlerinde bulduklari yüksek maasli işler var tabii.

Demek ki Harpers Bazaar dergisinin yayıncısı olan John R. MacArthur hiç de haksız değilmiş. Ne demişti, medya kuruluslarının Irak savaşı konusunada ülkeyi sattığını ve tümüyle Bush’un propaganda organı haline geldiklerini söylemişti.

Bu yazıya burada bir son verirken, sorayım bari. Sondan bir önceki paragrafta çizilen manzara bana bayağı tanıdık geldi, peki ya size?


KENAN MENDEKLİ Can arkadaşım Kenan Mendekli’yi yitirdik. Kenan, çok ama çok zor zamanlar geçirdi. Tam düzenini kurmuştu, rahat etmişti ki bu kez de kanser
çıktı karşısına

O, deri fabrikalarında işçi olarak çalışmış, sendikacılık yapmış, siyasete girmiş, daha sonra gazetecilikte karar kılmış bir mücadele insanıydı. Ama yakalandığı kanser hastalığina yenik düştü.

Eşi Emoş’a ve dünya güzeli iki kızına sabır diliyorum. Kızları hiç bir zaman unutmasın ki babaları iyi bir insan, onurlu bir gazeteciydi.
TARAF GAZETESİ

15 Haziran 2008 Pazar

AHMEDINECAT!!!! Bir bomba atarım sevişirsin










Hıdır Geviş-TARAF GAZETESI

Sybil’e gerçekten çok bozuluyorum. Ne zaman kendisine bir sevgili bulsa arkadaşlarını ihmal ediyor. Oysa bilmiyor ki sevgililer gelip geçici ama arkadaşlıklar kalıcı. Evvelki gün, üç kere telefonuma mesaj bırakmış, açmadım; “açmayacağım işte” diye inat ettim. Ama bu kızdan kaçmak ne mümkün. Gectigimiz Pazar, sahibi Türkiyeli olan Garden of Eden adlı asortik marketin Union Square’deki şubesinde karşıma çıkmasın mı. Sevimli sevimli gülünce bütün kızgınlığım geçti.

Sybil’e kızgınlığımın asıl nedeni başka. Geçen gün East Village’daki Mehanata adlı Bulgar barına hep birlikte gidecek ve bir Yunan müzik grubunun canli performansini izleyecektik. Ama hanımefendi son anda aradı ve bize katılamayacağını söyledi. Nedini yine o adamdı tabii.

ORGAZM BAĞIŞI: Aman gelmediyse gelmedi. Hanımefendi, düğünlerin kamberi değil ya. Bu O’nun kaybı. Yunan grubu Mages (mayspace.com/magges) gerçekten çok iyiydi. Geleneksel Yunan müziğine hafif modern bir yorum katarak, kendilerine özgü bir tarz yaratmışlar. Dinlemesi çok güzeldi. (Youtube arama kutusuna “Magges – Ouzo” yazarsanız performanslarını orada görürsünüz) Grubun önünde, yerde bir de sebze kasası vardı, üzerinde de nargile ve ouzo, yani rakı. İsteyen gidip bir fırt çekiyordu. Bu Akdenizli görüntünün cazibesine dayanamadım. Annem duymasın ama ben de gidip bir fırt çektim, üstelik rakıdan miğdem bulandığı halde. Ama ne yapayim, her şey biraz da tişörtünün üzerinde “orgasm donation” (orgazm bağışı) yazan o garsonun ısrarları nedeniyle oldu.

Grubun konseri bitince aşağı kata indik. DJ bey, Balkan müzikleri çalıyor. Gariptir, birden bana bir seyler oldu. Sanki vucuduma dusuk voltajli elektrik verilmisti. Kipir kipir kipirdiyordum. Ortalık bayağı bir loştu. Bu loşluk başka yerde bulunmaz deyip, iyice çığırımdan çıktım

ve basbayagi dans etmeye başladım, aslında oynama-zıplama konusunda çok utangacımdır. Sonuc guzel oldu. Beni goren arkadaslarım da cesaretlenip oynamaya başladılar. Çoğunlukla, ertesi sabah uyandığımda bir önceki gece yaptığim dans hareketlerini hatırlar, “ah yer yarılsa da içine girsem kaybolsam”, derdim. Ancak bu kez öyle bir dilekte bulunmayarak, Tanrı’yı da kendimi de bayağı bir şaşırttım.

Ben Tanrı’yı, Sybil ise beni şaşırtiyor. Sybil bu defa yine bana kafayı yedirtecek şeyler anlattı.

Ogün Sybil’le markette karşılaşınca, ben elimdeki portatif salata kabina bir kac sey daha ekledim,

o da kendine bir kutu somon balıklı suşi aldı ve birlikte dışarı çıktık.

14’üncü sokak üzerinden batıya yani 8. Caddeye doğru yürümeye başladık. Öyle almış başımızı gitmişiz ki gele gele Christopher sokağının bitimindeki, Pier’e geldik. Pier, nehrin ortasına doğru uzanan kocaman bir iskele, iskelenin orta yerinde çimenlik bir alan bulunuyor, sagda solda ise banklar.

Bu havalarda, hele hele hafta sonlari tiklim tiklim oluyor buralar. Özellikle tişörtlerini çıkarıp kaslı vücutlarıni çimenlerin üzerine yayan civar gaylerini kesmek için birebir bir mekan. Şimdilerde gaylerin rahatlığını kıskanan bir takım straightler de buralara dadanmaya başladı.

FEMİNİST TERÖRISTLER: Her ikimiz de çimenlerin üzerine guzelce yayiliverdik ve yiyeceklerimizi acip yemege basladik. Sybil bildiginiz üzere yine çok konuşuyor, yine planlar yapıyor. Yeni fikri ise feminist kadınları örgütleyerek onlardan bir tim kurmak ve çeşitli erkek hedeflerine terörist saldırılar düzenlemek. Haydaaa. Bu kızla konuşurken biri bizi duyacak diye ödüm yüreğime karışıyor.

Sybil’e dedim ki, “Sybilcim, bu bir çizgi roman projesi olsun, en azından konuşurken öyle diyelim ki durduk yere başımıza iş açılmasın. Hatta bu sahiden bir cizgi roman konusu da olabilir. Arzu edersen, seni İstanbul’da yaşayan Hakkarili karikatürist arkadaşım Ender Özkahraman’la tanıştırırım. Sen yazarsın, O çizer. Ender hem sanatciliginda, hem de insanlığında çok iyidir.”

Şimdi size Sybil’in çizgi roman planını anlatayim biraz. Sybil adli kadın kahraman, biyoloji alanında çalışan feminist kadınları örgütlüyor ve onların illegal yollardan gay bombası üretmesini sağlıyor. Sonra bu gay bombası, kadınlara en çok eziyet çektiren ülkelerin meclislerine atılıyor. Haliyle ilk hedef Ahmetinejat`in Iran’i oluyor. Gay bombasını yiyen Iran Meclisindeki mollalar, aniden birbirlerine ısınıp, birbirlerini sıra dışı bir şekilde sevmeye başlıyorlar. Bombanin etkisi bir kac saat mi suruyor, sabaha kadar mi suruyor orasini Sybil’e sormayi unuttum.

GAY BOMBASI: Şimdi diyeceksiniz ki “bu gay bombası da ne yahu?” Durun, acele etmek yok. Ne olduğunu tane tane anlatacağım.

Gay bombası ilk olarak 2005 yilinda The Sunshine Project adlı, kimyasal silahlar karşıtı bir sivil toplum örgütünün internet sitesinde dile getirildi. Pentagon’un üzerinde çalıştığı bir bombanın savaş alanında savaşan askerlerin üzerine atıldığı taktirde afrodizyak bir etki yarattığı ve askerlerin cin çarpmışa dönüp, etrafında, güzel çirkin kadın erkek kim olursa olsun sevişmeye meyledecekleri iddia ediliyordu. Araştırma önerisi Amerikan ordusunun Ohio eyaletindeki labaratuvarlarından çıkmıştı ve projenin geliştirilmesi için milyonlarca dolara ihtiyac duyuldugu soyleniyordu.

TAŞLAYIN KAHPEYİ”: Çok geçmeden olay BBC’den ABC’ye kadar pek çok televizyonun haber programlarına yansıdı. Beyni buldozer silindiri gibi çalışan çok bilmiş gazeteciler, bombanın bu geçici etkisini “bomba askerleri gay yapıyor” şeklinde yorumladılar. Bu durum haliyle gay örgütlerini kızdırdı. Onlara göre bir bombayla cinsel kimliğin değişeceğini iddia etmek gay kimliğini aşağılamaktı. Bu arada benim de aklıma şu soru geldi; eğer askerin teki çölde bir başınaysa ve bombanın etkisi ona kadar ulaşmışsa ne yapacak? Tüfeğiyle mi aşk yapacak?
Peki savaştan sonra ne olacak, tüfeğini anasının evine götürüp, "nişanlım" diye mi tanıştıracak.

Neyse bu gay bombası hikayesi ile ilgili olarak 2007den beri pek bir şey konuşulmuyor, Gerçekten üzerinde çalışılıyor mu çalışılmıyor mu kimse kesin bir şey söylemiyor.

Peki merak etmiyor musunuz, Sybil neden gay bombasını atmak için İran Meclis’ini seçti acaba?

Sybil’i Iran konusunda deliye döndüren sebep, hani bizdeki Vurun kahpeye adlı kurmaca romanın İran topraklarında “taşlayın kahpeyi” adlı gerçek bir oyuna dönüşmesi.

GAZ CUMHURİYETİ: Biliyorsunuz bu gariban ülke Şah ın diktatörlüğünden kurtulayim derken, mollaların diktatörlüğüne teslim oldu ve koca Cumhuriyet eldeki demokratik hakları da kaybedip tam bir gaz cumhuriyetine dönüştü (Özellikle, ”muz cumhuriyeti” demiyorum, çünkü bu ülkede gaz muzdan daha mühim bir gelir, öyle degil mi!). Simdi donup geriye baktığınızda , yasaların gücü adına habire kendi insanlarını asmaktan ve saga sola kabadayılık etmekten başka ülkesine hiç bir sey verememiş bir rejimle karşılaşıyorsunuz.

İşte bu rejim en çok da kadınlara kan ağlatıyor. Bizim Sybil’i kızdıran da işin bu yönü zaten. özellikle de Zohreh ve Azar Kabiri adlı kız kardeşin trajik durumu Sybil’i çok üzüyor. Bu iki kızkardeş, Zohreh’in eşinin “zina”sikayeti üzerine, 2007 şubatında tutuklandı. Biri 27 diğeri 28 yaşında olan kardeşler, sözde eve erkek atmışlardı. Önce 99 kırbaç yediler. Daha sonra da taşlanarak idamlarına karar verildi. Uluslarası baskılar nedeniyle idam henüz gerçekleşmedi, belki de gerçekleşti de kimsenin haberi olmadı, İran bu, belli mi olur

İran’da evlilik dışı cinsel ilişki yasak, dolayısıyla iş üstünde yakalanırsanız cezası kırbaçtan başlıyor ve daha öteye gidebiliyor. Ceza kanunun 83. maddesi ise zina ile ilgili. Bu maddeye göre evli kadınlar başka bir erkekle cinsel ilişkiye girdiklerinde taşlanarak ölüm cezasına çarptırılabiliyorlar. Kadınların evlilik dışı cinsel ilişkiye girmesinin cezası ise kırbaçlanma.

İran’da şu anda 11 kişinin taşlanarak öldürülmek üzere hapiste tutuluyor. 2007’de iki kişinin bu şekilde idam edildigi söyleniyor. Erkek kurbanlar taşlanmadan önce bellerine kadar; kadınlar ise göğüs hizalarına kadar toprağa gömülüyor.

BURUNLARINDAN GELDİ Zina davalarında kanıtlar yeterince gözden geçirilmiyor ve kararlar çok kolay alınıyor. Çünkü yargıçlar erkek. Dolayısıyla kadınlara karşı olan önyargıları, aldıkları kararları da etkiliyor. Nitekim hakkında recm cezası verilenlerin çoğu kadın. Hatta Adalet Bakani Ayatollah Shahroudi’nin kendisi bile alınan kararların subjektifliği yönünde açıklamalar yaptı ama hiç bir şey değişmedi.

Tıpkı Zohreh ve Azar Kabiri ile ilgili verilen kararın subjektif olmasi gibi. Bu kadınların bir erkekle cinsel ilişkiye girdiklerinin hiç bir kanıtı yok. Sadece evde bir erkek olduğu ispat edilmiş. Ayrıca kanıt olsa ne olur. Kadının namusunu temizlemek devlete mi düşmüş. Bu durum, devletin din adına vatandaşların bireysel hayatına tecavüz etmesi degil midir. Tövbe Yarabbim, sanki penisi kürek çekmek, vajinayı ise çiçek dikmek için üzerimizde taşıyoruz. Bırakın insanlar doya doya sevişsin. İşin içinde zorlama, kandırmaca, taciz, manüpülasyon, dayatmaca, korkutmaca, yaş sınırını ihlal ve teşhir olmadigi sürece cinsel hayatlarında insanların kiminle düşüp kalktıkları devletin üzerine vazife değil, mahallelinin üzerine de vazife değil, kimsenin üzerine vazife değil.

HAYDİ, HAYAT KURTARMAYA • Şimdi siz okurlar, bu kız kardeşler için ne yapabilirsiniz? Bugün pek çok uluslararası sivil toplum kuruluşu İran’a bu insanlık dışı cezaların kaldırılması için baskı uyguluyor. Bu baskıyı siz de yapabilirsiniz. Hiç üşenmeyin, hemen, ASAGIDA Zohreh ve Azar Kabiri için İngilizce yazılmış çağrı mektubunu bulup İranlı yetkililerinin mail adreslerine yollayın. Böylece sadece bu zavallı iki kız kardeşi değil, gelecekte idam edilmesi muhtemel kadınların da hayatını kurtarabilirsiniz. Haydi, hayat kurtarmaya.


ONLARIN HAYATINI NASIL KURTARABİLİRSİNİZ…

İran’da taşlanarak idam edilmelerine karar verilen İranlı Zohreh ve Azar Kabiri adlı kızkardeşlerin kurtarılması için başlatılan uluslararası kampanyaya siz de destek verin. Eğer İranlı devlet yetkililerine çağrıda bulunarak, taşlanma cezasının (Recm) insanlık dışı bir suç teşkil ettiği ve uluslarası kuralların ihlali olduğunu vurgulamak istiyorsanız hemen harekete geçin.

Aşağıda örneği yer alan çağrı mektubu olduğu gibi kopyalayıp İranlı yetkililere göndermeniz halinde, bu kızkardeşlerin idam edilmemeleri gerektiğini dile getirmiş olacaksınız.

Aşağıda ayrica Zohreh ve Azar Kabiri’ye verilen cezanin kaldırılması konusunda yetki sahibi bütün İran devlet görevlilerinin iletişim bilgileri mevcuttur. İngizce çağrı mektubunu bu görevlilere İster email atın, ister fax çekin, ister zarfa koyup gönderin, isterse de telefon açıp mektubu onlara İngizce olarak okuyun.

ÖRNEK MEKTUP:

Your Excellency,

I urge you to immediately cancel the execution of Zohreh and Azar Kabiri, two sisters from Khademabad, Iran who have been sentenced to death by stoning for adultery, in the name of Islam. We are concerned that such an unacceptable and inhumane punishment is being applied to women who have already had the sentence of 99 lashes imposed and executed and have been denied a fair and transparent trial.

I am gravely concerned that Zohreh and Azar have been sentenced to death for adultery. In Iran, women are punished more harshly than men for having committed adultery; this however directly contravenes article 26 of the International Covenant on Civil and Political Rights (ICCPR), which provides that “[a]ll persons are equal before the law and are entitled without any discrimination to the equal protection of the law.” In a speech delivered on 21 June, 2006 President Ahmadinejad stated that “the country should be built upon the basis of justice, kindness, serving the people, progress and lofty goals.” If Zohreh and Azar are executed, although punishment has already been carried out, then justice will certainly not have been served.

Furthermore, as a state party to the ICCPR, Iran has made an explicit and unreserved commitment under article 6(2) that if the death sentence is imposed it is to be “only for the most serious crimes.” The UN Human Rights Committee (in the case of Toonen Australia) has made it clear that treating adultery and fornication as criminal offences does not comply with international human rights standards. Therefore the sentence of execution by stoning imposed on Zohreh and Azar Kabari breaches Iran’s commitments under the ICCPR.

I request that you stop the planned executions and take immediate action to remove death by stoning from the legal system.

Yours sincerely,

(Mektubu yazanin ismi ve imzasi buraya)

**********************************

YUKARIDAKİ MEKTUBU YOLLAYACAĞINIZ DEVLET YETKİLİLERİNİN İSİMLERİ

1- Ayatollah Mahmoud Hashemi Shahroudi
(Adalet Bakani)

Adres: His Excellency Ayatollah Mahmoud Hashemi Shahroudi
Head of the Judiciary
c/o Ministry of Justice

Park-e Shahr
Teheran
Islamic Republic of Iran


Fax: +98 21 3311 6567, + 98 21 3390 4986

Tel: +98-21 22741002
+98-21 22741003
+98-21 22741004
+98-21 22741005

Email: iripr@iranjudiciary.org, irjpr@iranjudiciary.com info@dadgostary-tehran.ir


2-Mahmoud Ahmadinejad

( Basbakan)


Adres: President of the Islamic Republic of Iran
Presidency Office
Pasteur Avenue
, Postal Box 1423-13185
Teheran

Tel:

+98 21 88825071
+98 21 88825072
+98 21 88825073
+98 21 88825074
+98 21 88825075

Fax: +98 21 6646 2774, Fax: +98 21 6 674 790

Email: dr-ahmadinejad@president.ir


3- Ayatollah Khamenei

(Anayasa Mahkemesi Baskani)

Tel: +98 21 64412020
Fax: +98 251 7774 2228
Email: info@leader.ir / istiftaa@wilayah.org / webmaster@wilayah.org

Adress: His Excellency Ayatollah Sayed 'Ali Khamenei, The Office of the Supreme Leader
Shoahada Street
, Qom
, Islamic Republic of Iran



İRAN’IN ÇEŞİTLİ ÜLKELERDE YER ALAN KONSOLOSLUKLARININ İLETİŞİM BİLGİLERİ:.

Türkiye-Ankara

İran İslam Cumhuriyeti Büyükelçiliği Tahran Cad. No:10 Kavaklıdere

Tell: 427 43 20-22

Fax: 468 28 23

Amerika-Washington, D.C.

Tel: +(202) 965-4990; (202) 965-4991; (202) 965-4992; (202) 965-4993; (202) 965-4994; (202) 965-4999
Fax: (202) 965-1073; (202) 965-4990

Kanada-Ottawa

Tel: (613) 232-5712

Ingiltere-Londra,

Tel: 0207-225-3000
Fax: 0207-589-4440

Isviçre-Cenova

Tel: (41-22)332 21 00-21
Fax: (41-22)733 02 03

Birleşik Arap Emirlikleri-Abu Dabi

Tel: +9712-4447618
Fax: +9712-4448714

Danimarka-Kopenhag
Tel: 3916-0003
Fax: 3916-0075

Norvec-Oslo

Tel: (+47) 23 27 29 60
Fax: (+47) 22 55 49 19

Rusya-Moskova
Tel: 9178655; 9179679; 9175219; 9177282; 9170039; 9172442; 9178959
Fax: 2302897; 9179683

Fillandiya
Tel: +358-9-6869 240
Fax: +358-9-6869 2410

Güney Afrika
Tel: +27 (012) 342 58 80 / 1
Fax: +27 (012) 342 18 78

Almanya-Frankfurt
Tel: +49 (0) 69 56 000 739 - 740
Fax: +49 (0) 69 56 000 728
Email: iran.botschaft@t-online.de, info@irangk.de, info@igk-hamburg.de.

Hindistan-Yeni Delhi
Tel: +91-11-23329600/ 01 / 02
Fax: +91-11-23325493

Brüksel
15a avenue Franklin Roosevelt
1050 Brussels, Belgium
Fax: + 32 2 762 39 15
Email: iran-embassy@yahoo.com and secretariat@iranembassy.be

26 Mayıs 2008 Pazartesi

Müslüman Dünyasında Gay Tartışması

Hıdır Geviş-New York

Biliyorum, kesin içinizden geçiriyorsunuzdur, “bu Hıdır da hep barlar sazları, deliyi doluyu, çayırı bayırı yazıp duruyor, kültur beşiği koca New York’da ne bir sergi gezdiği var, ne bir tiyatro oyunu izliyor, ne de film görüyor”

Ben de diyorum ki, böyle düşünüp de günahımı almayın. Tiyatro da izliyorum film de. Ama şimdiye kadar hiç biri hakkında yazı yazmak gelmedi içimden. Zaten “Chicago” ve “Operadaki Hayalet” dışında izlediğim bütün Broadway showlarının yarısında çıktım. Param telef oldu ama olsun, cana geleceğine mala gelsin. O oyunları izlemek görevim değildi ki sonuna kadar kalayım. Keyif almak için oraya gidiyorsam, sıkılınca da alıp başımı çıkabilmeliyim. Boşyere kendimi niye sıkıntıya sokayım, kanser mi olayım… Oyunları sonunu kadar izlemeyi ise eleştirmenlere ve parasının karşılığını ille de almak isteyenlere bırakıyorum.

Neyse geçtiğimiz Çarşamba “A Jihad for love” adlı bir film izledim. Çok sevdim ve hakkında yazma kararı aldım. Film, bu hafta başından itibaren New York’da gösterime girdi. Bu belgesel filme kapısını açan sinema ise IFC Center . Tarihi Wawerly sinemasının yeniden düzenlenmesiyle oluşturulan bu sinemada, büyük film studyolarının değil, küçük yapımcıların ürettikleri filmler gösteriliyor. Sinemanın çok iyi bir tarafı var: film başlamadan önce reklam göstermiyorlar. Oysa Loews sinema zincirlerinde 15 dakikadan fazla reklam var. Üstelik Loews da ticari filmleri gösteriliyor ve biletler de IFC ile aynı paraya satılıyor.

Her neyse. Film sonrasında yönetmen Parvez Sharma ile bulusacağım için, biri Gümüşhaneli diğeri Karslı olan iki saz arkadaşımla birlikte sinemanin yolunu tuttum. Onlar da film hakkında çok şey duyduklari için bu filmin yönetmeniyle tanışmak istemişlerdi. 6. Cadde üzerinden Vest Village’e doğru yürürken kimi görsek iyidir, Chris’i. Ayaküstü ilk söylediği şey, 26 yaşında bir Japon gençle çıktığı. İyi hayırlı olsun, gözümüz yok.

A Jihad for Love, dokunaklı ve etkileyici bir film olmanin ötesinde, Müsluman ülkelerde yepyeni tartışmalara kapı aralayacak bir film. Bu önemi nedeniyle de Amerikan medyasında çok büyük bir ilgiyle karşılandı.Televizyonlarda, radyolarda, gazetelerde filmin kendisi de müslüman olan parlak zekalı yönetmeni Sharma ile yapılmış roportajlar yayınlanıyor şimdilerde.

Film,farklı müslüman ülkelerde dinine sıkı sıkıya bağlı kadın ve erkek gaylerin yaşadığı çıkmazı ve trajediyi dile getiriyor. Gay oldukları için önce dinlerinden sürülen bu insanlar, bir süre sonra bütün sevdiklerini geride bırakarak, yanlarından hiç ayırmadıkları Kur’an’larıyla birlikte ülkelerini terketmek zorunda kalıyorlar. Ne ilginçtir ki bu çarpıcı belgeselde, ülkesini terketme gereği duymayan, sokakta sevgilisiyle birlikte rahatça yürüyebilen, birlikte ca

miye gidip namaz kılabilen sadece İstanbullu lezbiyen bir çift. Bu çiftin filmdeki varlığı Türkiye için son derece pozitif bir propaganda bence.

Filmdeki gaylerden biri olan Muhsin, Pakistan’da yaşıyor, evlenmek zorunda bırakılıyor, çoluk çocuğa karışıyor ve sonunda çareyi Güney Afrika’ya gitmekte buluyor. İranlı gayler Amir, Arsham, Payam ve Moctaba Kanada’ya geçmek için Ankara’da bekliyor. İçlerinden biri, kendi ülkesindeki bir gay partide eğlenirken tutuklanıyor, bir saat içinde 100 kırbaç yiyor ve yüzü gözü mosmor olana kadar dövülüyor. Mazen Mısır’da yaşıyor, hapse atılıyor, işkence görüyor ve tecavüze uğruyor, sonunda Fransa’ya gidiyor.

Yani onlara ülkelerini terketmekten başka bir çare bırakılmıyor.

Filmdeö hayat serüvenlerğne yer verilen gaylerin ortak noktasiı ise İslama olan güçlü inançları. Onlar islam içinde kendi kimlikleriyle bir yer aramaya çalışıyorlar, Kur’anın kendilerini kabul ettiğine ve Tanrı’nın onları sevdiğine inaniyorlar. Ancak bu konuda islam inancını tekelinde tutan ve straight erkeklerden oluşan islam alimlerini pek ikna edemiyorlar. Bu dışlanma bile onları inançlarindan vazgeçirmiyor.

Hatta Güney Afrika’ya yerleşen Muhsin, orada müslüman cemaatine mensup olup daha açık görüşlüı olan her yastan insanla biraraya gelip toplantılar düzenliyor. Katılımcılarla birlikte eşcinsellik ve islaa konusunda tartışıyorlar. Bu toplantılardaki türbanlı kadınlarin gay kimliği konusunda ortaya koydukları açık görüşlülük çok şaşırtıcı.

Aslında eşcinsellik ve islam arasındaki ilişki, Türkiye’de ve diğer müslüman ülkelerde ciddi ciddi tartışılmasi gereken bir konu . Öyle görünüyor ki bu mesele islam alimlerini ikiye bölecek. Eğer islami çevreler cemaatlerindeki müslüman sayısını arttırmak istiyorlarsa, Mevlana’nin felsefesinden yola çıkarak camilerin kapısını gaylere de açmalılar.

Benzer sorunu Amerika’da, Hristiyanlik da yaşadı. Ama gelin görün ki bugün sadece New York eyaletinde 60’a yakın gay friendly , yani gay dostu kilise var. Presbyterian, Methodist, Baptist, Lutheran, Episcopal ve hatta en kati mezhep olan Katolik kiliseleri bile gay dostu kiliseler listesinde yer aliyor. Bu kiliselerin kapısı resmi olarak kadın ve erkek gaylere açık. Kendini Hristiyan olarak tanımlayan her gay, bu kiliselere gidip ibadetini yapabiliyor. .

Müslüman aleminde insanlar degişiyor. Film sonrasındaki konuşmamızda Parvez bir anısını anlattı. Filmin gösterimlerden birinde, musluman bir kadın, Parvez’in filmini büyük bir kızgınlıkla izlemeye gelmiş. Ancak filmdem çıktığında Parvez’e söylediği şey şu olmuş: “Bu filmi izlemeye geldiğimde yumruğumu öfkeyle sıkmıştım. Ancak filmi izledikçe yumrugum acildi,yumruğumla beraber kalbimi de açtım….”

Şimdi bu ciddi meseleleri bırakalım ve benim asıl ciddiye aldığım resim meselesine gelelim. Ben Parvez ile sarmaş dolaş resim çektirirken, bereberimde gelen saz arkadaslarım sürekli dikkatimi dağıttıkları için, yüz ifadem tutmamış yoğurt gibi çıktı, ağzım da yamuk…

Bir şey daha: Parvez’le yaptığım röportaji ilerki bir zamanda Taraf’da okuyacaksınız

Eğer Müslümanlar domuz yeseydi tarihte neler olurdu?


Hıdır Geviş
İster istemez aklıma düşüyor. Büyük çoğunluğu müslümanlardan oluşan Ortadoğu toplumlarında domuz eti yemek haram olmasaydı, acep neler olurdu? Yoksa bu toplumlar bugün daha gelişkin ve zengin toplumlar mı olurdu? Bilmiyorum, sadece soruyorum. Oturup hesab edin. Bir yıl içinde kuzu doğurur bir tane, domuzun ise 9’a kadar yolu var. Onca domuz yavrusunun her birinin bir yıl sonra tekrar doğurduğunu hesap edin. Sahip olduğunuz hayvan sayısı kısa zamanda büyük bir artış gösterecektir.
Koyunun bir avantajı sütü ve yünü. Ama koyun kırılgan ve çabuk hastalanan bir hayvan. Domuz ise adı üstunde domuz gibi, her koşulda yaşıyor, nazlanmadan önüne konan her şeyi yiyor, hatta önüne beni koyun belki beni de yer.

Domuz besleyen bir köylü haliyle daha fazla et sahibi olacak. Ancak hayvanlarını beslemek vebarındırması için yeni arayışlara girmesi gerekecek; ya daha fazla ekin yetiştirecek, ya da satın alacak. Domino taşları hareketi gibi, bu gelişme ticareti de hareketlendirecek. Ticaretin hareketlenmesi toplumların başka toplumlarla ilişkisini arttıracak. Bu da sosyal ve ekonomik hayatı değistirip, zenginleştirecek.


He şey bir yana daha fazla etle beslenen insanlar, fiziki olarak daha iri olacaklar.

Bazı kaynaklar domuzların yaklasik 7 bin yıl önce evcilleştirildiğini, ana vatanının da Avrupa ve Ortadoğu oldugunu belirtiyorlar. Ama şimdi anavatanında domuza çekilen muameleye bakın. Kimse kıymet vermiyor, kimse sevmiyor, kimse onu yemek istemiyor, hatta iğreniyorlar. Halbuki domuzcukların nesi var, tüylü koyunlardan daha sevimliler.

Domuzun pis bir hayvan olduğunu iddia eden ve yenmesini yasaklayan ilk büyük din ise Yahudilik. İslam da aynı inanışı aynen takib ediyor. Ancak Hristiyanlık tam aksine domuzlara sempatiyle bakıyor, belki de bu İsa’nın çobanlıktan geliyor olmasından kaynaklanıyor. Zaten çobanların korucusu Saint Anthony’e de hep bir domuz eslik edermiş.

Aman annem duymasin, ben 7 yıldır domuz yiyorum, bakın hala turp gibiyim.

Eti yeme beni ye

Hıdır Geviş-New York

New York belki de dünyanın en tahammüllü şehridir. Yüzü yumuşak, herkesin nazının geçtiği bir şehir. Aslında bu şehir biraz hayat kadınları gibi: herkesle düşüp kalkıyor, kimseyi kimseden ayırmıyor, her geleni seviyor, okşuyor. Müslümanı, Zerdüştü, Afganı, Almanı, Kürdü, koministi, liberali hespsinden bizde var. Bu nedenle dünyada kaç ülke varsa o ülkelerden de muhakkak bir iz bulursunuz bu kentte.

New York’da yaşayan farklı milletlerden gruplar bazen 5. caddeyi kendi varlıklarını göstermek için büyük ve uzun bir sahneye çevirirler. İrlandalılar, Türkiyeliler, Yahudiler, Gayler, Portorikolular ve daha pek çok millet, yılın farklı zamanlarinda karnavalı andıran geçit yürüyüşleri yaparlar bu cadde üzerinde. Arabalar süslenir, o kültüre özgü müzikler çalınır, dans edilir, showlar yapılır, insanlar özel hazırlanmış kostümlerini giyinir… Bu işlere en çok turistler sevinir ve oltaya balık gelmiş gibi çıkıda çıkıda resim çekerler.

Geçen 18 Mayıs’da şehir, yepyeni bir yürüyüşe sahne oldu. New York’da, hatta Amerika’da ilk defa vejeteryanlar bir şenlik yürüyüşü yaptılar. Resmi adı “Veggie Pride Parade” (Sebzelerin Şeref Yürüyüşü) olan bu etkinlikten beni haberdar eden ise ev arkadaşım Jonathan’dı. Çünkü Jonathan vejeteryan ve et yemiyor, yumurta da yemiyor. Biliyorsunuz vejeteryanların da çesitleri var. Ancak Jonathan yürüyüş günü şehir dışında olmak zorunda olduğu için, onun vasiyetiyle etkinliği ben takib ettim.
Yürüyüş, 9. cadde ile Gansevoort sokağının kesiştiği yerde başladı ve Washington Square Park’da son buldu. Bitiş noktasında çesitli gruplar konserler verdiler, konuşmalar yapıldı.

Bu arada yürüyüşü tertib eden organizasyonun internet sitesinde 20 dolardan 110 dolara kadar sebze ve meyve modelli kostümler satıldı. Yürüyüsteki katılımcılarin bazıları bu kostümlerden giymişti. Pek coğu da kendi ürettikleri ilgin. kostümlerle ortalığı şenlendirdiler. Bazıları da sadece ellerinde pankartlarla yürüdü. Bu pankartlarda “et eşittir ölüm” gibi vejeteryanık propagandası yapan sloganlar yazılıydı.

Hatırlatmakta yarar var, sebzelerin şeref yürüyüşü 2001 yılından beri Paris’de yapılan Veggie Pride Parade’den esinlenerek organize edilmiş

Amerikan ordusunda "irtica"


Hıdır Geviş-New York

Jeremy Hall Irak’da savaşan Amerikan ordusuna mensup bir askerdi. Bu genç asker, ateist oldugu için Hristiyan ordu yetkilileri tarafından ciddi bir psikolijik ve fiziki saldıriya uğruyor, hatta ölümle bile tehdit ediliyor. Can güvenliği tehlikeye giren Jeremy, yetkililerce eve postalanıyor. Ancak resmi yetkililer, Jeremy’nin tekrar orduda çalışmasını engelleyici tedbirler alıyorlar. İçine düşürüldüğü durumu kabullenmek istemeyen Jeremy ise kaderine boyun eğmiyor ve Amerikan Savunma Bakanlıgını’nı dava ediyor. Davanın ilginç bir gerekçesi daha var: Bu gerekçeye gore Amerikan ordusunda köktendinci Hrisytiyanlık inanışı, askerlere zorla dayatılıyor.

Aslında Amerikan ordusu içindeki dini örgütlenme son derece ciddiye alınması gereken bir sorun. Çünkü her şey bu hızla giderse Amerikan askerleri kendilerini laik bir ülkenin askereri olarak değil, Haçlı ordusunun askerleri olarak görecekler.

Dinin bir ülke için ne kadar kritik bir soruna dönüşebileceği ve bu nedenle laikliğin ne kadar önemli olduğu meselesini Amerika’yı yıllar yıllar önce kuranlar gayet iyi biliyordu. İşte bu nedenle Amerikan anayasasının ilk maddesine göre, Kongre ne dini kuralları belirleme konusunda yasal bir düzenleme yapabilir ne de dinin özgürce yaşanmasını engelleyici bir yasal düzenleme hazırlayabilir.

İşte Anayasadaki bu madde, ülkedeki laikliği herkes için garanti altına alıyor. Ancak bu maddeye rağmen, dinci Bush iktidarının, özellikle ülkedeki Evangelistlere örtülü ve açık yardımlar yapmayı sürdürerek devletin laiklik presibini çiğnedigi de biliniyor..

Bush’un bu konudaki tutumu elbette Amerikan ordusuna da yansıyor. Ordu içinde de ciddi bir Hristiyan örgütlenme var. Oysa ordu kesinlikle laik olması gereken bir kurum ve bu kurum içinde hiç bir dinin bir diğerinden üstün tutulmaması gerekiyor. Orduda Hristiyan askerler çoğunlukta ama yetkililer, diğer dinlerden askeri mensupların da ihtiyaçlarını göze alarak, geçmişte bir takım adımlar atıldı. 1987’de Budist askerlere dini konularda danışmanlık yapan Budist subaylar orduda goreve başladı. 1993 yılında ise müslüman görevliler atandı. Burada amaç ülkedeki dini çeşitliliği dikkate almak ve bu çeşitliliği orduya da yansıtmaktı. Ancak laiklik ilkesi gereği ordu içinde herhangi bir dini inanışa iltimas tanınması ya da o inanışın dolayli ya da direkt propagandasının yapılması yasalara aykırı.

Ancak Christian Embassy gibi gruplar ozellikle ordu içinde ciddi bir örgütlenme içine giriyorlar. Örneğin Colorado’da yer alan bir askeri üste nasıl büyük bir kilise inşa edildiğini ve burada nasıl incille ilgili dersler verildiğini Youtube’daki videolardan görebilirsiniz. Youtube’un arama kutusuna “Campus Crusade for Christ Air Force Academy Propaganda” yazarsanız sözünü ettiğim videoya ulaşabilirsiniz.

17 Mayıs 2008 Cumartesi

Hayvan kardeşliği_New York ve ilişkiler_Hıdır geviş




Hıdır Geviş-New York

Yaz geliyor. New York yine katlanılmaz bir hal alacak. Aman uyarmadı demeyin, olur ya cebinizde paranız, elinizde vizeniz varsa, sakın sakın sakın bu taraflara yakın gelmeyin. Kendinize, gönlünüzü gezdireceğiniz başka bir şehir bulun.

New York’u gezmek için en kötu mevsim, yaz mevsimi. Buraya gelecekseniz Mayıs ayında gelin ya da Sonbaharda….

Yazın şehir çok sıcak oluyor bir, nemli oluyor iki, çis kokuyor üç, ortalıkta koca koca sıçanlar cirit atıyor dört, New Yorklu göz şekerleri (yakışıklı erkekler , güzel kızlar) tatil için şehri terkediyor beş.

DÜĞÜN KARDEŞLİĞİ: Yaza girmeden önce New Yorklular evlerinde parti vermeyi pek bir severler. Özellikle geniş terası olanlar ya da küçücük de olsa bir bahçeye sahip olanlar, parti verme konusunda daha da heveslidirler. Çünkü bu güzel havalarda insanları evinize ancak bu iki şeye sahipseniz çekebilirsiniz.

Şimdilerde hava güzel müzel ama dışarıya pek çıkmıyorum. İşim gücüm çok, çalışmam lazım. Anlayacağınız birazcik evimin erkeği oldum gibi. Bu vaziyetim ne kadar sürer bilmiyorum.
Ancak geçen gün, bir arkadaşımın hatırını kırmamak için davetini kabul edince, bu kuralı da istisnai biçimde bozmuş oldum.
Arkadaşım , Boston'a yakın küçük bir kasabada yaşıyor. Ablasının kızının düğün partisi için uzun bir aradan sonra New York’a geldi. Bu arada yeni evli kizmiz da oğlumuz da sanatçı. Bu genc cift, israftan kaçınmak için aile arasında mutevazi bir davet vermeyi daha uygun görmüşler.

Ben de onları kendim gibi fakir sanmıştım. Davet, Tribeca’da. Bu muhit şimdi zenginlerin gözde yeri. Tribeca, eski atelyeler, fabrika ve depolarla dolu izbe bir semtti yakın bir geçmişe kadar. Şimdi bu binalar restore edilip çok güzel apartmanlar, lokantalar, mağazalar ve galeriler haline getiriliyor. Tribeca Film Festivali'ne de ev sahipliği yapıyor bu semt. New York’daki emlak dergilerine bakılırsa pek çok Hollywood yıldızı bu civarda kendilerine lüks daireler alıyorlar. Örneğin Gwyneth Paltrow 5.5 milyon dolara bu bölgeden bir penthouse (teras katı)satın almıştı.

Israftan kaçan sanatçı çiftin yaşadığı daireye bakın hele, kooocaman bir loft. Yani tek bir oda. Durun, öyle bildiginiz türde bir göz oda değil. Tavanları yüksek mi yüksek. İçerisi ise iki basketbol sahası büyüklüğünde. Böyle bir yer benim olsa , böler böler 8 ayrı duplex daire yapar, kiraya verirdim. Sonra da ömrüm boyunca bir hamakta yan gelir yatardım.

Şimdi soracaksınız madem davet aile arasında, senin onların içinde işin neydi? Elbette cemiyet muhabirliği yapmak için orada değildim. Açık konuşayım, oraya arkadaşımın aksesuarı olarak gittim. Kendisi single, ve bu durumundan da pek bir yüksünüyor. Orada akrabalarına karşı “yapayalnız” gözükmemek için, beni çağırdı, yardımseverimdir, üşenmedim arkadaşıma kavalyelik yaptım. İyiki de gitmişim, pek bir el üstünde tutuldum.

Bu arada oraya aç gittim, arkadaşım bolca yiyecek olacağını söylemişti. Nerdeeee. Üç tane barmen tutmuslar. Önlerindeki tezgahta çesit çesit şaraplar ve çesit çesit peynirler var. Burada da iyi peynir çok pahalı, kimbilir ne kadar para saydılar. Ama onun dışında da görünürde pek bir şey yoktu. Sadece, sağa sola konulan yüksek yuvarlak masaların üzerinde bir kaç salkım üzüm, biraz pate (ciğer ezmesi), bir kaç kase guacamole (ezilmis taze avakado ile küçük küçük doğranmış soğanın karışımından oluşan Meksika’ya özgü bir çesit appetizer ) ve doritos panços vardı. Davete katılanlar daha çok Hudson nehrine bakan o koca terasta konuşmaya dalmıslarken, ben açlığımı bastırmak için masa masa dolaşıp bütün o ıvır zıvırlardan tattım. Eğer karnım açsa gözlerim kayarcasına yiyecekleri kesip durmam, gider alır yerim.

SIÇAN KARDEŞLİĞİ: Davetin ardından, arkadaşım beni arabasıyla Christopher street üzerindeki Path treninin geçtiği metro istasyonuna bıraktı. Buradan ev çok yakın. Toplam 7-8 dakika. Nehrin tam karşı kıyısı Hoboken çünkü. Trene binmek için aşağı inince çığlık sesleri duydum. Hiç şaşırmadım, alışığım. Ne zaman metroda bir çıglık sesi duysam, bilirim ki orada birinin boğazı kesilmiyor orada bir garip turist vardır. Çünkü turistler metrodaki sıçanları görünce genellikle korkup bağırıyorlar. Halbuki bizler onlarla kardeş kardeş yaşamaya alışığız. Sıçanlar bana çok şirin geliyor. Çığlık olayının zuhur ettiği gece, kedi büyükluğünde dört sıçan, pepperonili (bir çesit sucuk) koca pizza dilimini almış, kendi aralarinda güzel güzel bölüşmeye çalışıyorlardı. Bu manzaranın korkulacak nesi var.

Ben sıçanları seviyorum ama belediye pek sevmiyor. New York Belediye Baskanı Bloomberg , farelerle savaş için 13 milyon doların üzerinde bir butçe ayırmıs. Ama bu savaşta pek basarılı olmadığı kesin. Savaş nasıl yürütüyor, onu da pek aklım almıyor. Çünkü öyle bir şey ki, kapan da koysanız, bubi tuzağı da kursanız, zehir de serpseniz, sıçanlara işlemiyor. Sıcanlar inanilmaz uyanık varlıklar ve bir şeyin tehlikeli olduğunu bir defa farkettiler mi ömrü billah ona bir daha yaklaşmıyorlar.

Onların kökünü kazımak isteyen vicdansızların yapacağı tek şey var, avcılık lisansı alanlara 100’er sıçan öldürme şartı koşmak. İşte o zaman sıçanların nüfusu aşağıya inebilir. Ama bu da bir tür soykırım olur ki hiç iyi bir şey değil, kesinlikle onaylamam. Bu şehirin üstü bazılarının babasının malı olabilir ama altı da sıçanlara ait.

Bu tür büyük sıçanlar genellikle metro ağının olduğu yerlerde ortaya çıkıyor. Mertronun karanlık dehlizleri sıçancıklar için emniyetli bir yuva. Acıktıkları vakit, ya da temiz hava almaya ihtiyac duyduklarinda yeryüzune çıkıyorlar. Çöpleri karıştırıyor, lokanta mutfaklarından bir şeyler araklıyorlar. Olmadı sağa sola dökülmüş krıntıları topluyorlar, sonra da gerisin geri yuvalarına yani kentin dibine dönüyorlar.

Bu sıçancıkları öyle küçümsemeyin. Asla ekşimiş yiyecekleri yemiyorlar. Pizzaya bayılıyorlar. Kırmızı et ile beyaz eti mümkün mertebe dönüşümlü yemeğe çaıişıyorlar. Bazen kendilerini şaraba vuruyorlar. Bulduklarında bira da içiyorlar. Neticede onlar da bir canlı. Onların da dertlerden kederlerden uzaklaşmak için sarhoş olmaya ihtiyaçları var. Hiç abarttığımı düşünmeyin bu bilgilerin hepsi doğru.

Bu arada sıçanlar konusunda en çok şikayetçi olanlar ise Manhattan’ın kuzeyinde yer alan Bronx semti sakinleri. Bu muhitte ağırlıklı olarak yoksul Latinler ve siyahlar yaşıyor. Demek ki Bronx sıçanlar için en yasanılabilir bölge. “Belki de bu bölgenin çöplerinde sıçanların ağız tadına uygun leziz yiyecekler vardır da ondan sayıları burada çok” diyesim geliyor ama, değil. Belediye, bu bölgeyle fazla ilgilenmediği için. Bronx dışında sıçanlar için en yasanılabilir ve güvenli diğer bölgeler ise Bushwick, Brooklyn, Concourse Village, Melrose, Highbridge ve Harlem’in batı yakası.

KÖPEK KARDEŞLİĞİ: Yaz aylarında bu sıçancıklar metronun karanlık tünellerinde can veriyorlar. Zaten ortalama yaşam süreleri 3-4 yıl. Ama New Yorklu sıçanların ortalama ömrü bir yıl. Bu şehirde yaşamak onlar için de zor yani. Sürekli stress içindeler. Ondan kaç bundan kaç, bir gürültü duyduğunda kaç, hayat mı bu yani. Bazen onları gördüğünde okşamak sevmek ,ilgimi, şevkatimi ve onların hayatta kalma çabasına duyduğum saygıyı belli etmek istiyorum. Ama hayvancıkların benden bile ödleri kopuyor, hemen ortadan tozoluyorlar.

Sıçancıklar kentin zorluğuna dayanamayıp er yaşta ölüverince, cesetleri de bir süre sonra kokuyor tabii. Ama durun, Manhattan yaz aylarında sedece fare cesedi değil, köpek çisi de kokuyor. Daha önce söylemiş miydim bilmiyorum. Manhattan’da köpek nüfusu pek bir yüksek. New York genelinde çesitli rakkamlar ileri sürülüyor ama 1 milyonun üzerinde köpek olduğu konusunda herkes hemfikir . İnsanların can dostu köpekler. Birini itip kakmak,onu kendine bağımlı yapmak, ona bağırmak çağırmak ve emir vermek isteyen insanlar, köpeklerle yaşayarak bütün bu fantazilerini gerçekleştiriyorlar. Buna rağmen temiz kalpli köpecikler, sahiplerine kin beslemiyor, diş bilemiyor, kardeş kardeş geçinmeye çalışıyorlar.

Her neyse… Düşünsenize bu 1 milyon köpeğin günde bir kere sokağa işediğini. Güneş ışınları sulanan alana vurunca, çis havada buharlaşıp keskin bir kokuya dönüşüyor.

Bazen, bazı köpek sahipleri, köpeklerinin dışkısını toplamıyor bile. Bu da ayrı bir dert. Eskiden bu o kadar büyük bir sorunmus ki 1978 yılında “pooper scooper" kanunu çıkarılarak köpeğinin dışkısını toplamayanlara cezalar getirilmis. Bu kanuna göre ilk defa bu suçu işleyenlere 50 dolar ceza kesiliyor. Ancak bu ceza da çok caydırıcı olmuyor. İste bu nedenle uzunca bir süredir şöyle bir tartışma yürütüluyor. Diyorlar ki köpek lisansı almaya gelenlerin köpeklerinden kan örneği alınsın ve DNA testi yapılsın . Sonra bu bilgiler köpeklerin kişisel dosyalarına kaydedilsin. Ne zaman biri görevli, kaldırım kenarında köpek dışkısı gördüyse, alıp getirir ve labaratovarda test edilir. Elde edilen DNA sonucu eldeki dosyalarla karşılaştırılır ve böylece dışkının hangi köpeğe ait olduğu bulunur. Bütün test masrafları da köpeğin sahibine yüklenir. Böyle bir yöntemin köpek sahibi olanları çok daha sorunlu davranmaya iteceği söyleniyor. Çünkü DNA uygulaması onlara kacış imkanı bırakmayacak.

Köpek sahipleri her sabah erkenden kalkıp, köpeklerini dışarı çıkarıyorlar, biraz gezindikten sonra, köpecik aklının yattığı bir yerde, atıkları dışarı veriyor. Ardından da sahibi, elindeki naylon poşetle o dışkıyı sıyırıp alıyor ve en yakın çöp vidonuna atıyor. Ama ne kadar sıyırırsanız sıyırın geride yine bir miktar kalacaktır. İşte yaz güneşiyle kavrulan bu atıklar, şehre ayrı bir koku katıyor.

AT KARDEŞLİĞİ: Manhattan’ın bu koku sorunu yeni değil. Manhattan Manhattan olalı kokulu bir yerleşim yeri olmuş zaten. İçinde yaşadığımız yüzyılda, köpekler, sıçanlar ve egsozdan çıkan gazlar Manhattan’ın kokusunu etkiliyor. Bir yüz yıl önce ise atlar şehrin kokusunu etkiliyormus. Ayaklarında nalları, takıda takıda dolaşan, at arabasıyla yük çeken, tramvay çeken bu atlar öyle böyle değil, günlük 20 pound’a varabilen gübre saçıyormus sokaklara. Buna bir de her birinden çıkan bir kaç litrelik çişi ekleyin. Üstelik o donemdeki at nüfusu 100 bin ile 200 bin arasında gidip geliyordu. Şimdi oturun ve New York’un o zamanki kokusunu hesab edin.

Kimilerine göre New York’da, günde 2500 ton at fışkısı ortaya çıkıyordu. At fışkısı sadece kokusuyla rahatsız etmiyordu. Yağmur yağınca ayrı bir dertti, ortalığı adeta bir bataklığa çeviriyordu. Süslu hanimefendiler uzun eteklerini fışkı çamuruna değdirmemek için çok ama çok zahmete giriyordu.

At fışkısı güneşte kuruyunca ayrı bir dertti. Rüzgarda havalanıyor, miletin gözüne kaçıp kaşındırıyor burnuna kaçıp hapşırtıyordu. Kent halkının salgın hastaliklar nedeniyle kırılmasında da at fışkısının çok önemli bir payı vardı.

İnsanların can dostu ve sadık kölesi olan atların, şehrin gündelik hayatında yolaçtıkları başka arızalar da vardı.

Tramvay şirketleri ve zalim faytoncular, atları o kadar çok çalıştırıyorlardı ki ensesine kamçıyı yiyen atçıklar, arkada ne varsa onu çekmeye çalışıyordu. Bu hayvancıkların ağıi var dili yok gibiydi. Çek baba çek. Halbuki bir çifte atsalar, kalpsiz arabacıyı tee bulutlarin üzerine gönderebilirlerdi. Ama yorgunluktan kişnemeye bile takatleri yoktu. Sonunda öyle yorgun düşüyorlardı ki yol ortasında birden bire nallari havaya dikiyor ve öteki dünyanın yolunu tutuyorlardı. O dönemler şehirli atların da ömrü normalden çok ama çok kısaydı, 2.5, bilemediniz 3 yıl yaşayabiliyorlardı. Onca çileye ömür mü dayanır.

1866 yılında TheAtlantic Monthly adlı dergi , Broadway caddesinde at cesetlerinin trafiği nasıl da tıkadığını yazar. Bu koca hayvanların cansız bedenini kaldırmak da ayrı bir meseleydi. Çünkü her biri 1.300 pound (benim ağılıgım 175 pond ) geliyordu. Atları arabaya koymak başlı başına ayri bir işti. Ceset yüklenen arabacıkların beli burkuluyordu. Söylendiğine göre 1880 yılında New York caddelerde, görev başında vefat etmiş 15 bin at cesedi toplandı.

1906 yılında, 5. caddedeki son atlı travmayın da kalkmasıyla birlikte, fışkı kokusu da ortadan kalktı.

At her yerde at. Ha New York ha Istanbul. Hani diyorum, tarihten biraz ders çıkarsak ne olur. Bizi tekmeleyenlere dönüp bir tekme de biz atsak: Halk Tekmesi.

03 Mayıs 2008 Cumartesi

Kurdun kuşun içinde



Hıdır Geviş-New York

Bazen öyle şeyler öğreniyorum ki “Hıdırcım az önce bir yaşına daha girdin“ diyorum kendi kendime. Bu öğrenmeler son bir kaç yıldır pek bir sıklaştı, böyle giderse erken yaşlanıp erken öleceğim.

Bu nedenle beni şaşkınlığa uğratacak şeyler öğrenmemeye gayret gösteriyorum. Ama Sybil gibi yakamdan bir türlü düşmeyen bir arkadaşım varken, hızla ihtiyarlamanın önüne geçemeyeceğim gibi görünüyor. Çünkü bu kız, karşıma her çıktığında yeni şeyler yumurtluyor ve haliyle duyduklarım karşında ağzım yine beş karış açık kalıyor.

Sybil in son macerası ise buraya değil Playboy dergisine yazılacak türden. O nedenle olanı biteni mümkün mertebe RTÜK testeresiyle budayacağım. Neme lazım, sonra “bu çocuk amma ileri gidiyor” demesinler. Dost var düşman var.

Sybil’in bu macerarını dinlerken kafam allak bullak oldu. Hayatımı bundan sonra Sybil’den önce ve sonra diye ikiye bile ayırabilirim. Çünkü inandığım en büyük şeye yani aşka artık inanmiyorum. Birazdan ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

Sybil, en son buluşmamızda, bir swingers klübüne gittiğini söyledi.”O da nedir?” diye sordum saf saf. “Hadi hadi bilmiyormuş gibi yapma” der gibi manidar manidar güluümsedi. “Yemin ederim bilmiyorum” dedimse de Sybil’i inandıramadim. “Ben saf bir Anadolu çocuğuyum, öyle her seyi bilemem” diyesim geldi ama anlamazdı ki, vazgectim...

“Peki anlat biraz ne yaptın o klübde, dansettin mi, müzik nasıldı, ne yedin ne içtin?” dedim. Bana hınzırca bakışlar fırlattı. Sybil’in gittigi yer Brooklyn Heights’da bir yerdeymiş, yani East River’in (Doğu Nehri) karşı yakası. Çok güzel tarihi brownstone ve townhouse evleri (Savaş öncesi inşa edilmiş taş binalar) olan bu semt tam nehrin kenarında yer alıyor ve Brooklyn’in en pahalı yeri. Geceleyin o yakadan bakarsanız Manhattan manzarası çok güzeldir.

Sybil internetten bulmuş bu klübü. Genellikle evli çiftler gidiyormus klübe. Çiftlerin kişi başı 150 dolar ödemeleri gerekiyormuş ama bekar ve yalnız gelen kızlardan giriş için ücret alınmıyor. Hatta içerde bedava içki de veriyorlarmış. Kapısı açik tutulan göz göz odalar varmış, icersi de loşmuş. Orada seksüel olarak isteyen istediğiyle istediğini yapıyormuş. Sybil’in söylediğine göre bu klübe yalnız gelen erkekler kabul edilmiyormuş. Ama nadir de olasa başka yerlerde yer alan bazı kulüplerde kapıda tek başına dikilen erkekler de içeri alınıyormuş. Tabi onlardan da para kesiliyor.

Swingers klüplerinin yanı sıra bir de evlerde yapılan swingers partileri var. Evli çiftler internete ilan veriyor, belli şartlar öne sürüyorlar ve bu şartları kabul edenler ve bu şartlara uyanlar evdeki partiye gidiyorlar. Bağ evinde şarap içilerek yapılan partilerden tutun da şehirdeki apartmanın teras katında yapilan partilere kadar çesit çesit parti var. Bekarlar da kendi aralarında bu tür partiler veriyorlar. Evlerde yapılanlardan 15-20 dolar gibi sembolik paralar alınıyor ve orada alkolsüz içecekler, kuruyemiş ve condom bulunduruluyor.

Burada bazı insanlar hayatı başka bir boyutta yaşıyorlar. Ama galiba ben henüz o boyuta geçmeye hazır değilim. Sybil’den duyduklarımdan sonra oturdum düşündüm. Dedim ki “Hıdırcım, Yeşilçam filmlerindeki aşk hikayeleriyle beyni yıkanmış biri olarak, o eski moda aşklardan birini de sen yaşamak istiyorsan havanı alırsın. Hayat artık başka bir yörüngede dönüyor”.

Hakketten de öyle. Yazık, onca yıl boş yere aşka inanmışım. Bakın Yunus Emre zamanında Anadolu’yu turlamıştı, bense denizleri aşıp New Yorklar’a kadar geldim; ne için; gerçek bir aşk için. Belki de bu arayışımın farkına varmadığım yönleri de vardır. Abaca ben de mi aslında Yunus gibi Tanrıya ulaşmaya çalışıyorum. Yok, zannetmiyorum. Çünkü bir yandan da içimde şöyle bir his var: Sanki Tanrı beni gördüğü yerde kıçıma tekmeyi basacakmış gibi geliyor.

İşte yukaridaki hikaye ve aşkla ilgili hayalkırıklığım beni bir miktar bunalıma soktu. Zaten Florida seyahati hariç bütün bir kiş bu şehirden çıkamadım. Sıkılmışım. Şimdi bahar da geldi, New York iyice beni boğmaya başladı. Sırf bu nedenle şehri bir süreliğine terkedip kendimi kırlara bayırlara atmak, oralarda eğer varsa sümbül toplamak istedim.

Tam böyle bir zamanda, Bitlisli Muhsin Eralp yetişti imdadıma. Muhsin New York’a komşu olan Connecticut eyaletinde Norwalk adlı bir bölgede yaşıyor. Hafta sonları arabasıyla basıp Manhattan’a geliyor, müze geziyor sergi geziyor, tiyatro izliyor, bir lokantada farklı bir ülke mutfağının yemeklerini tadıyor ve geri gidiyor. Kendisi çok başarılı bir optic-elektronik mühendisi. Bir Amerikalı arkadaşıyla aynı evi paylaşıyor ve ayda 1000 dolar kira odüyor.

Geçen Cumartesi Muhsin yine Manhattan’daydı. Geri giderken “sen de gel benimle, bizim oraları görürsün” deyince hiç düşünmeden gittim. Manhattan’dan çıkarken arabada uyumuşum, Muhsin’in “bak bak geyiği gördün mü” seslenişiyle uyandığımda, ormanın içinde bir otobanda ilerliyorduk. Yol kenarındaki geyiği de kaçırdım, göremedim.

Muhsin in yaşadığı bölge, Manhattan’a 1.5 saat uzaklıkta bir suburb yani varoş da yaşıyor. Her gün arabasıyla 15 dakikalik bir yolculuk yapıp Wilton adlı kasabaya, agaçların içine gizlenmiş iş yeri binasına çalışmaya gidiyor. Yaşadığı yer ormanın içinde bir site, dışarıdan hiç farkedilmeyen bir yerleşim kompleksi. Bu arada varoş deyince yanlış anlamayın. Buranın varoşlarındakı siteler Turkiye’de sosyetenin kaldığı Kemer Country Club gibi yerler. Hatta daha da güzel. İçinde yüzme havuzundan spor salonuna kadar her şey var. Çevre düzenlemesini, tenizliğini bir şirket yapıyor. Siteyi küçük ve çok güzel bir dere ikiye bölüyor. Etrafta başınıza taş duşmeyebilir ama rakun çıkabilir sincap çıkabilir geyik çıkabilir. Civarda pek çok türde yabani hayvan var.

Ancak böyle bir sitede yaşamanız için ille de zengin olmanız gerekmiyor, orta halli insanlar kalıyor buralarda.

Bir yanlış anlaşılmayı daha önlemek için belirtmem lazım. Buranın varoşlarında evler her zaman bir site içinde olmuyor. Hatta coğunlukla dağınık tek tek evler şeklinde…. Bu evler genellikle iki katlı ve ahşap. Ön ve arka kısımlarında geniş bahçeleri var.

Peki bu Amerikalılar’a ne oldu da gelip kurdun kuşun, cinin perinin içinde yaşamaya karar verdiler. Neden şehir merkezlerini terkettiler ve şehir dışında yeni yerleşim yerleri yarattılar? Günümüzde 300 milyonun üzerindeki Amerikalının neredeyse 115 milyonu suburblerde yaşıyor. Bu artiş hızlanıyor da. 2000 yılından beri suburblerde ailelerin yasayabileceği şekilde 10 milyona yakın ev inşa edildi.

Bu gelişimin en önemli sebebi tabi ki otomobilin icadıydı. Daha 1900’lu yılların başından itibaren otomobil New York yaşamında önemini hissettirdi. Hatta New York 1901 yılında plakayı zorunlu kılan ilk eyelet oldu. Otomobil, çok geçmeden bütün Amerikaya yayıldi. Öyleki 1913 yılında 4,000 kişi trafik kazasında öldü. 1930 yılında bu sayı 30,000 bine yükseldi.

Otomobil bir imkandı, amaesas olarak Amerikalılar ı şehir merkezlerinden kaçıran başka nedenler vardı.

Bir kere şehir merkezindeki ev kiraları ve ev fiyatları çok hızlı artıyordu. Bu açıdan özellikle aileler için konforlu ve yeteri genişlikte bir evde yaşamanın maliyeti çok yüksekti. Bunun yanı sıra kent merkezlerinde evler eskiydi, sokaklar tehlikeli olmaya başlamıştı. Trafik ve gürültü kentleri iyice yaşanması zor mekanlar haline getirmişti.

Bütün bunlar nedeniyle özellikle işçi sınıfı ve beyaz yakalılar çareyi otomobillerine atlayıp şehir dışına yollanmakta buldular. Oralarda ucuz arazi alıp üzerine evler kondurdular. Bu akım, İkinci Dünya savasının ardından iyice hızlandı. Böylece hem daha az maliyetle daha büyük bir eve, hem çoluğun çocuğun hoplayıp zıplayacağı bir bahçeye sahip oldular. Erkekler sabah otomobillerine atlayıp şehir merkezine sürüyor bir saat ya da daha fazla veya daha az yol gidip akşam tekrar evlerine geri dönüyorlardı. Zaten yerel ve merkezi yönetimlerin ulaşım politikaları da iş yerlerini ve aileleri sehir dışına çıkmaya özendiriciydi.

İşte suburb’ler böyle doğdu. İnsanlar şehrin eskimiş, onarıla onarıla takatten düşmüş binalarından kurtulmuş, gül gibi tertemiz evlere kavuşmuşlardı. Suburbler de yaşayanlara hizmet vermek icin yol boylarınca benzinlikler kuruldu, dağ başlarına yiyecek ya da ev eşyaları satan büyük hypermarketler inşa edildi. Bu marketlerin içlerine banka şubeleri açıldı, önlerinde yüzlerce otomobilin park edebildiği alanlar oluşturuldu, Yine marketlerin etrafına lokantalar ve giyim kuşam mağazalarının bir araya gelmesinden oluşan ve adına Mall denilen Galleria benzeri yerler kuruldu.

Günümüzdeki suburblerde sadece mavi yakalı isçiler ve beyaz yakalı profesyoneller değil çok zengin bir sınıf da yaşıyor. Örneğin Connceticut’daki Stanford ve Grenache bölgelerinde ünlü isimler yaşıyor. Yine Manhatta’ın dizinin dibindeki Long İsland da da dolar milyarderlerinin ikamet ettikleri bölgeler var.

Sırf Stanford dan her gun 36 bin kisinin yaklşık 45 dakikalık bir yolculuğu göze alarak Manhattan a trenle ya da otomobille işe gidip geldiği iddia ediliyor.

Ancak şimdi ufaktan ufaktan tersine bir göç de gerceklesiyor. 68 lerde çoluk çocuğuyla suburb’lere taşınan özellikle adına “baby boomers” denilen kuşak, şimdi yaşlandı. Çocuklar büyüyünce hepsi yuvadan uçup gittiler ve bu yaşlılar o koca evlerde eşleriyle birlikte yapayalnız kaldılar. Eşlerini kaybedenler ise iyice yalnızlaştılar.

Çocuklar olmayınca uğraşacak bir şey de pek yok, haliyle vakit çok zor geçiyor. Suburb’lerde de yapacak fazla bir şey yok. İşte şimdi bu yaşlı kuşak Manhattan gibi kent merkezlerine taşınıyorlar. Çünkü buralada bu yaşlı kuşağı oyalayacak o kadar çok şey varki. Yoldan geçerken bir kiliseye giriyorsunuz, bakıyorsunuz ki ücretsiz bir klasik müzik konseri… 15 dolara küçük bağımsız tiyatrolara gidip oyun izleyebiliyorsunuz. Kentin içindeki kar amacı gütmeyen bir kuruluştan ücretsiz çicek düzenleme kursları alabiliyorsunuz. Ne bileyim yapılabilecek tonca şey var.

Suburb lerin de biraz sıkıcı olduğunu artık herkes kabul ediyor. Baksanıza Sex and the City, Seinfeld ve Friends gibi diziler Manhattan’gibi bir sehir merkezini daha da popülerleştirdi. Oysa Desperate Housewifes daki suburblerde yaşayan zengin ev kadınlarının yaşamı pek de iç açıcı değil.

New York’da bir de inner suburb denilen iç suburb’ler var, Queens ve Brooklyn gibi. Buralara da zaten Manhattan’dan 24 saat boyunca tren ve otobüsler gidiyor. Ulaşım çok kolay yani. Oysa bir de İstanbul’a bakın. Ben 2.5 satte Taksim’den Avcılar’a gittiğimi hatırlıyorum. Üstelik havasız, kliması olmayan, insanların üstüste bindiği bir münibüsle… Buna rağmen yaptığım aktarmalarla yol parası da New York’dan daha pahalıya gelmişti. Acaba diyorum, merkezi devlete en fazla vergi ödeyen İstanbul halkı, daha insani biçimde evlerine gitmeyi haketmiyorlar mı. Bu durumda, bu insanların vergileriyle Washinton’da cami yapmak ziyan değil mi. Hükumet sevap işlemek istiyorsa önce İstanbul halkına insan gibi yolculuk etme imkanı tanıyacak projeler hazırlamalı. Belki o zaman hanelerindeki günahlar biraz eksilir.

Taraf Gazetesi

01 Mayıs 2008 Perşembe

Hoş Gelişler Ola… Rock Star Papa…






Hıdır Geviş-Taraf Gazetesi

Katoliklerin ruhani lideri Papa Benedict, geçtiğimiz Cuma sabahı New York’a ayak bastı. Papa’nın topuğunun değdiği yerde su çıkmadı ama binlerce kişilik bir kalabalık oluştu. Çünkü bu ziyaret New York eyaletinde yaşayan 7 milyonun üzerindeki katoliği çok heyecanlandırmıştı. Bu geliş medyayı da heyecanlandırdı. Nerde bulunur bundan daha ballı bir haber konusu: izle izle yaz….

Papa, başındaki beyaz külahi, ak saçları, uzun etekli ve pelerinli elbesisiyle son derece farklı bir şöhret manzarası sergiledi şehirde. Gelişinden itibaren attığı her adım televizyonlardan canlı yayınlandı. Halk geçtiği caddelerin kenarlarinda kurşun asker gibi sıralandı.

Papa’nın gelişi nedense bana İngiliz müzik grubu Beatles üyelerinin 7 şubat 1964 yılında New York’a ilk ayak basışını anımsattı. Onlar da farklı müzikleri kadar saç biçimleri ve giyim tarzıyla dönem medyasını ve gençlerini bayağı heyecanlandırmışlardı. İlk gelişlerinde Carnegie Hall ve Ed Sullivan Theatter de çok az bir seyiciye seslendiler. Ancak bir yıl sonra 15 Ağostos 1965 de tekrar New York’a geldiklerinde bu kez Shea stadyumunda konser verdiler. 55 bin 600 kişinin izledigi konserin biletleri ise 4 dolar 50 cent ile 5 dolar 65 cent arasında değişiyordu.

Ancak Papa, Beatles’in New York’daki ilk stadyum konseri rekorunu daha ilk ziyaretinde geçti ve 60 bin kişiyi şehirdeki Yankee Stadium’una topladı. Burada verdiği vaaz stadyumdaki papa hayranlarını kendinden geçirdi. Aslında bu konuşma gece yapılabilir ve içine lazer gösterisi de serpiştirilebilirdi.

Neyse, 57 bin bilet 1 ay öncesinden tükenmişti bile. Stadyumun önünde papa şapkaları, tişörtleri satıldı. Yine Manhattan’daki bazı mağazalarda papa oyuncakları vitrinlere konuldu, Heidelberg adlı bir lokantada 18 dolar 95 cent e özel papa menusu bile hazırlandı. Demek istediğim, Avrupa kıtasından gelen Papa, adeta 21. Yüzyılın rock yıldızı gibi muamele gördü. Gerçekten hoş bir gelişti O’nunki.

Papa’nın üzerinde durdugu demografik yapı da Beatles’in hitab ettiği kesimden pek farklı değildi. Papa, bu ilk New York gezisinde genclere özel bir ilgi gösterdi. Amerika’daki Katoliklerin yüzde 18 ‘inin, yaşları 18 ile 29 arasinda degisen gencler oldugu düşünüldüğünde anlaşılabilir bir sebep. Nitekim Papa, geçen Cumartesi günü Manhattan’daki 5.cadde üzerinde yer alan St. Patrick katedrali nin balkonundan binlerce kişiye karşı yaptıği konuşmada, gençlere materyalizmden de uyusturucudan da uzak durmalarını tavsiye etti.

Ancak işin bir de öteki yüzü var. “American Sociological Review” adli dergiye göre, herhangi bir dini tercihleri olmadığını söyleyen Amerikalılar ın sayısı son 10 yılda ikiye katlandı. Bunun anlamı yetişkinlerin 78.4’inin Hristiyan olduğu Amerika’da din, taraftar kaybediyor. Bu durumda da Papa’nin gençleri etkileme çabası daha bir anlam kazanıyor.

Bir web sitesi :

Barak Obama’nin Hebrew kampanyasi

Demokratların başkan adayı Barak Obama, başından beri internet üzerinden seçim kampanyası yürütme konusunda diğer adaylardan biraz öndeydi. Obama şimdi teke tek kaldığı Hilary Clinton ile aralarindaki bilek güreşini kazanmak için Musevi seçmenlerin oylarını kazanmaya çalışıyor. Bu nedenle internette Musevilerin konuştuğu Hebrew dilinde bir site bile oluşturuldu. Ancak Obama’nın ofisi bu sitenin kendi resmi siteleri olmadığı yönünde bir açıklama yaptı.

Obama’nın, başından beri Amerika’daki musevi seçmenleri ve musevi lobiyi yanına çekmeye çalıştığı biliniyor. Bu oldukça akıllıca bir taktik, ancak Amerika’nın İsrail politikasi konusandaki açık tavizkar tutumu, Barak Obama'nin başkan seçilmesi halinde ikiye katlanabilir.

Bu arada Amerika’daki Musevi seçmenler zaten hep demokratlardan yana oy kullanıyorlar. 1916 seçimlerinden bu yana oylarını demokratlara veriyorlar; 1920 seçimleri hariç tabii. Bu seçimlerde oyların sedece yuzde 19’u Demokrat aday Cox’a verilirken, yüzde 43 Harding’e verildi. Demokratlara gitmesi gereken yüzde 38 oranındaki oy ise dönemin Sosyalist Parti Eugene Debs’e gitmişti.

Geçen seçimlerde de bu geleneksel tutum aynen devam etti. 2004 deki seçimlerde, Musevi seçmenlerin yüzde 24’ü Cumhuriyetçi Bush’a oy verirken, yüzde 76’si Demokrat aday Kerry’i destekledi.

Bir medya klasiği

CNN Nasıl Haber Şişirir

Gazeteci arkadaslarım alınmasın ama medyaya özgü bir mutfak sırrını herkesle paylaşmak istiyorum. Bazen haber konusunda darda kalınır. Çözüm olarak da çelimsiz bir konu alınır ve etli butlu bir haber şeklini alıncaya kadar bir güzel şisirilir. Adına da şişirme haber denir.

Bunu elbette sadece Türkiye’deki gazeteciler yapmıyor. Örneğin Amerikan CNN televizyonu da yapıyor. Bu kanalda hafta içi her akşam yayınlanan ve Wolf Blitzer in sunduğu The Situation Room adlı bir haber bulteni var. Geçenlerde Blitzer, CNN’in Irak muhabiri Michael Ware’e canlı bağlandı. Zaten adamcağaza CNN’den hergün birileri canlı bağlanıyor ve üç aşağı beş yukarı aynı soruları soruyorlar. Tabii hergün aynı şeyler oluyor. Yeni bir şey olmayınca sırf kaç adam öldü edebiyatı yapmak da hem seyircileri, hem de habercileri sıkıyor. Adam da ne sorsa iyidir “Amerika askerlerini oradan çekerse ne olacak?” Sırf farklı bir şey çıkarabilmek için sorulmuş bir soru tabii. Muhabir nerden bilsin askerler çekilirse ne olacağını. Böyle bir soru bir haberciden çok ya bir seneryo yazarına, ya bir büyücüye ya da Beyaz Saray’ın etrafında konuşlanan düşünce kuruluşlarında çalışan strateji uzmanlarına sorulur.

CNN muhabiri de hafif kaçık biri zaten, sallamayı seviyor. Tabii yaptığı habercilik değil, spekülasyon oluyor.

#navbar-iframe { height: 0px; }