30 Aralık 2007 Pazar

TARAF GAZETESİ YAZARI HIDIR GEVİŞ YAZILARINDAN SEÇMELER: Olmüş bedenlerin heykeltıraşı



Alman Doktor Gunther von Hagens’in, bir çeşit plastikle kaplanmış ölü insan bedenlerinden oluşan sergisi tüm dünyada çok büyük ilgi görüyor. Oysa bu bedenler Çin’de idam edilmiş mahkûmlardan oluşuyor ve soğumadan Hagens’in ceset üretim atölyelerine yetiştiriliyorlar

HIDIR GEVİŞ/NEW YORK

Havaların soğuk olduğu bazı günler, bir kaç arkadaş evlerde toplanıp sıcak bir şeyler içiyor, belki hafif yiyecekler atıştırıyor, konuşuyor-gülüyor, bazende televizyon izliyoruz. Geçen gün kendimi Edward’ın evine attım. Bir kaç kişiyi daha aradık ama gelmediler. Edward bana apple sider hazırladı. Elma suyu (Elma suyu yoksa taze elma kompostosu da olabilir), tarçın, portakal suyu ve azıcık da limon suyu ve karanfili, ağzınızın tadı--gözünüzün kararıyla karıştırıp-kaynatıyorsunuz, ortaya apple cider çıkıyor. Tadı nefis. Kafanıza göre şeker de katabilirsiniz içine. Çay gibi içiyorsunuz, ben 4 fincan içtim o akşam.

İnsan sürekli bibirini görünce sohbet için konu sıkıntısı çekiyor, Çekiştirilecek her şeyi çekiştirmiş oluyorsunuz. Türkiyeli arkadaşlarımla biraraya gelince zorluk çekmiyorum. Çünkü ağzını açan Amerikalılar böyle-Amerikalılar şöyle diye söze giriyor, bitmeyen bir hikaye onların Amerikalılarla ilişkileri. Yaşadıkları her sorunun sebebini getirip getirip Amerikalılar’a bağlıyorlar. Yarabbim, Türkiye’de Amerikalılar burada Amerikalılar. Türkler her taşın altında Amerikali görüyor. Bir Türk çıksa ve “görücü usulüyle istenen annemin zorla babamla evlendirilmesi ve mutsuz bir kadın haline getirilmesinin arkasında yatan asıl sebep CIA’dir “ dese, hiç şaşırmayacağım.

Neyse. Biz de Edward’la kendi kendimizi eğlendirmek için aramızda bir oyun oynadık. Oyun şöyle: İkimiz de göye film yönetmeniyiz ve sinema tarihindeki rastgele bazı filmler seçeceğiz. Sonra da diyeceğiz ki eğer bu filmlerin 2008 versiyonunu çekersek, kimlere hangi rolleri oneririz. Fakat oyuncu adaylarımızın sahiden oyuncu değil, gerçek hayattan kişiler olması (politikacı-din adamı-bilimadamı) gerekiyor.

Bu oyun boyunca kimleri ne rollere sokmadık ki: Bill Clinton, Kırmızi Şapkalı Kız’ın uzun metrajli film versiyonunda, elinde sepetiyle koştura koştura ormanda yürüdü. Hilary Clinton ise bir zamanlar Faye Dunaway’in canlandırdığı Joan Crawford (Bu oyuncu gerçek hayatta tam anlamıyla bir zir deliydi) rolündeydi: Cinlendigi bir anda eline koca bahçe makasını alıp bir yandan zırlıya zırlıya ağlıyor bir yandan da evin önündeki güzelim gül ağaçlarını kesip atıyor. Rıhtımlar Üzerinde filminde liman isçisini oynayan Marlon Brando’nun rolünü Recep Tayyip Erdogan a (Biliyorum bütün arkadaşlarım benden nefret edecek ama itiraf etmeliyim: 39 yıllık hayatım süresince kanımın ısındığı tek TC Başbakanı) verdim. George W. Bush ise Oz Büyücüsü’ndeki teneke adam Tın Man rolünde.

En son, Drakula filmine geldi sıra. Kont Drakula’yı en iyi Dr. Günther von Hagen’in oynayacağını belirttim. Edward haliyle Sayın Erdoğan için sorduğu soruyu tekrarladı “O da kim”

Başladım bu doktorun kim olduğunu anlatmaya.

İYİ:

Dr. Hagen’in hazırladığı Body World (Vücut Dünyası) adlı segiler, dünyanın her yerinde insanların akınına uğruyor. Bu bir resim sergisi değil heykel sergisi de değil, antika sergisi hiç değil. Peki ne? Bu bir insan sergisi. Sergilenenler ölü insan bedenleri. Anne-babalar çocuklarını elinden tutup bu sergiye götürüyorlar, çünkü insan anatonomisini öğrenmek açısından eğitici bir sergi olduğunu düşünüyorlar.


Sergilenen cesetler “Plastination” diye adlandırılan
özel bir işlemden geçiriliyor. Kafanizda canlandırabilmeniz için en basitinden şöyle tanımlayabilirim. Bakkalda satılan bazı yiyecekler nasıl ki plastik bir poşet içine konmuş ve vakumlanarak havası alınıyor, iste bu yöntemden türetilmiş bir şey. Temel olarak yöntem bu. Tabi elbette çok daha komplike-karmaşık ve kimyasal bir süreç. Bu kez benzeri şey insan bedeni ve organları üzerinde yapılıyor. Ancak bu o kadar gelişmiş tekniklerle yapılıyor ki, bedenin plastikle kaplı olduğunu anlamakta zorlanıyorsunuz.

Dr. Hagen, plastination teknigini Heidelberg Ünivesritesi Anatomi Enstitüsü nde bulunduğu 1977 yılında keşfetmiş ve daha sonrakı yıllarda da patentini almıi. Bu yönteme her geçen gün yeni bir şey eklenerek geliştirliyor.

İste Hagen yönettiği bir ekip ölü insan bedenlerini yukarıdakı süreçten geçirerek sergilenmeye hazır hale getiriyorlar. Tabi aslında sergi sadece kuru bir anatomi sergisi değil. Daha farklı. Bir anlamda anatomi bilimi ve sanatın buluşması gibi bir şey. Sergi salonuna girdiğinizde bir köşede futbol oynuyor pozisyonundaki bir ceset, diğer köşede koşuyor
pozisyonunda bir başka ceset, öte yanda karnında bebeğini taşıyan hamile kadının uzanmıs yatan heykelimsi cesedini görüyorsunuz. Cesetlerin katman katman kaslarını, vücut yağlarını, iç organlarını, damarları beyinlerini, her şeyini en kücük detaylarına kadar görebiliyorsunuz.

Bu sergi Türkiye’ye gelirse ya da siz yurt dışına giderseniz, kesinlikle sigara içen yakınlarınızı da beraberinizde götürmelisiniz. Çünkü sergide iki faklı insanın akciğerleri sergileniyor. Biri sigara içen bir insanin adeta kömürleşmis simsiyah renkli akciğeri, diğeri sigara içmeyen sağlıklı bir baska insanın bembeyaz ak ciğeri. Sergiyi gezdikten sonra sigaranin gerçekten insana ne yaptığını çıplak gözlerinizle görüyorsunuz.


Bazılarinin deha olarak adlandırdıği Dr. Günther von Hagen Alman asıllı bir bilimadamı
Sergileri bir değil birden fazla, bir şehirde değil aynı anda birden fazla şehirde sergileniyor. Mağaza zinciri gibi yani. New York, Boston, Tokyo, Sidney gezip duruyor. Şu anda sadece Amerika da üç ayrı şehirde sergiler devam ediyor (bodyworlds.com adli siteden detaylari ogrenebilirsiniz). Bu sergiler, ‘Body Works’, ‘Body World’ ve ‘The Amazing Human Body’ gibi
değişik isimlerle dünya turnesindeler: Milyonlarca insan bu sergileri ziyaret ediyor. Japonya’da, 1996-1998 yılları arasında 2.5 milyon kişi sergiyi gezmiş. Önceki yıl Berlin’de,
7 ay içinde sergiyi gezenlerin sayısı ise 1 milyon 400 bin.

KÖTÜ
Madalyonun bir de öteki tarafı var tabii. Günther von
Hagen’in bu başarısının arka planında neler olup bittiğini görünce insanın aklına ister istemez, Hitler döneminin ünlü professörlerinden Dr. Carl
Schneider geliyor. Dr, Scheneider, bundan 67 yıl önce, Heidelberg Universitesi Psikiatri Servisi Başkanıydı. Bu görevi süresince, “geri zekalı” teşhisi koyduğu cocuk hastalarını öldürüp, beyinlerinin koleksiyonunu yapıyordu. O’na göre bu katliam çok normaldi, cünkü öldürülen çocukların beyinleri bilimsel araştırmalar için kullanılıyordu.

Aman ne alaka demeyin. Dr. Von Hagen in sergiledigi cesetleri nasıl ele geçirdiğini öğrenince bazı alışkanlıkların nerden geldiğini görüyorsunuz. Von Hage’in Çin’de yaşadığı söyleniyor ve orada kurduğu imalathanede, eline düşen taze insan bedenlerini kimyasal
işlemlerden geçirip dünyadaki sergilere hazır hale getiriyor.


“Taze insan bedeni de ne demek” diyorsunuz büyük bir ihtimalle. Devam edeyim. Ceset kaynağının Çin devletinin 5.sınıf adliye koridorları olduğu ileri sürülüyor. Çin hükümeti, rejime karşı mücadele eden Falun Gong taraftarlarını bu adliyelerde uyduruk ceza yasalarıyla yargılayıp idama mahkum ediyor, sonra da idam edilen mahkumların bir kısmının cesetlerini Von Hogen’in eline veriyor.


Peki bu mahkumların idamı nasıl yapılıyor? O konudaki iddialar çok korkunç: Esas ürkütücü nokta da burası zaten. Söylendigine gore, Çin’in Yunnan bölgesinde yargılanan mahkumlar,14 kişilik penceresi olmayan minibüslere bindiriliyor. Minibüste, mahkumlar dışında bir doktor, bir cellat, bir mahkeme görevlisi ve bir başka devlet görevlisi yer alıyor. Minibus, mahkemenin olduğu bölgeden ayrılıp Dr. Von Hagan’in sahil kenti Dalian’daki ceset fabrikasina doğru yola çıkıyor.
Mahkumlar, işte bu yol üzerinde yolculuk ederken idam ediliyorlar.

Çinde mahkumlar genellikle, enselerinden beyne doğru kurşun sıkılarak idam ediliyor. Çin adaleti, 10 mahkumu birbirinin gözü önünde beyinlerine kurşun sıkarak idam ediyor. Doktorlar böbrek-kalp ne isterlerse söküp alıyorlar ve bir buz kabında saklıyorlar. Mahkumun artan bedeni de Dr. Von Hagan’a yetiştiriliyor: taze taze, soğumadan, Doktorumuz taze cesetleri daha iyi işleyebilsin, üzerinde daha rahat çalışsın diye. Sonrada O’nun dahiyane işlemlerinden geçirilen cesetler gelişmiş batı ülkelerine postalanıyor.

ÇİRKİN:
Bazı kesimler, Dr. Von Hagan ın, bilim ve eğitim adına Çin hükümetiyle işbirliği yaparak etik davranmadigi iddiasinda bulunuyor. Ancak bu konuda çıkan sesler çok cılız. Ayrıca Uluslararası İnsan Hakları Gözleme komiteleri gibi sivil örgütler hariç hiç bir devlet, Çin yönetimine terslenmiyor.


Dr. Von Hagan, 1996 dan beri Çin-Dalian’daki Tıp Fakültesi’nde öğretşm görevlisi olarak görev yapıyor. Çin hükümetinin desteğiyle 2001 yılında 250 kişinin çalıştığı kendi özel ceset fabrikasını kurdu. Aynı zamanda Kirgizistan- Bişkek’deki “Plastination” Araştırma Merkezi’nin de başına geçti. Ekim 2003 de Kırgızistan Meclisi’ndeki bir araştırma komisyonu onu yüzlerce ölü Kırgız mahkumun bedenini yasadışı yollardan hareket ederek kullanmakla suçladı.


Bu arada Çin devletinin zaten bu konularda adı çıkmis 70’e inmez 60’a. Uluslararası Af Örgütü raporlarına göre yılda en az 3 bin dört yüz vatandaşını idam eden Çin, bunların ölüsünden bile para kazanmaya bakıyor. Çin hükümetinin uzun bir zamandan beri uluslarası piyasaya kadavra ve organ pazarladığı biliniyor. Organlar, dünya pazarında, 40 bin dolardan 250 bin dolara kadar alıcı bulabiliyor.


Yabancılar gidiyor, Çin’deki askeri hastanelerde organlarını takınıp yüklü de bir para ödeyip geri dönüyorlar. Hong Kong’lu doktor Man Kam Chan bugüne kadar 200 hastasına Çinde organ takılmasını sağladığını, kendi ağzıyla itiraf ediyor. Özellikle Pekin, Shanghai ve Guangzhou gibi büyük kentlerde gerçekleştirilen idamlarda katledilen hiç bir mahkumun cesedi telef edilmiyor ve organa dönüştürülüyor.

Bazen insanın son söz olarak bir şey diyesi değil, sadece kötülere beddua edesi geliyor.Ancak ben yinede tarzımı bozmayacagım ve yukarıdaki meselenin değerlendirilmesini hepinizin kendi kişisel adaletine bırakacağım. hidirgevis@yahoo.com

TARAF GAZETESİ



28 Aralık 2007 Cuma

TARAF GAZETESİ YAZARI HIDIR GEVİŞ YAZILARINDAN SEÇMELER






ROBOT ORDU GELİYOR

Amerikan ordusunda 2015 yılına kadar askeri kara ve hava araçlarının önemli bir bölümünün robotlaştırılması hedefleniyor. Eğer 127 milyar dolarlık bu proje planlandığı gibi giderse, gelecekte New York’daki bir ofisten Bagdat’daki bir Iraklı’yı vurmak bile mümkün olacak.


Hıdır Geviş/ New York

Bazen Cumaları iş çıkışında bir sokak ötedeki Stone sokağına gidiyoruz. Burada birbirine yakın bir kaç bar-lokanta var. Wall Street’deki (aslında bu bölge resmi olarak Financial District olarak anılıyor. Wall Street ise kısa boylu bir sokak. Bu sokağın Broadway’den başlayan ucunun Nassau sokağıyla kesiştiği yerde ise New York Borsa binasi yer alıyor). Finans sirketlerinin mesken tutuğu uzun ve mimari güzellikten yoksun binaların arasında sıkışmış kalmış kırmızı kiremitli az katlı binaların olduğu nadir bir sokak burası. Ofise yakın. Bu nedenle orayı seçiyoruz. Yoksa başka bir özellikği yok. Ama yaz akşamları güzel oluyor. İstanbul’un Çicek Pasaji nda olduğu gibi sokağa masalar atılıyor, keyifli.

Dışarıya böyle aşiret halinde çıkınca garsona baştan söylüyorum: “Benim hesap pusulamı ayrı hazırlayın lütfen”. Ne yediğimi-içtiğimi bileyim ki ona göre ödeyeyim. Ortak hesap ödemekten hoşlanmıyorum. Çünkü ne başkasının yediklerini ödemeyi seviyorum ne de kendi yediklerimi başkasına ödetmek.

Ian, kendisine Japon birası sipariş etti. Bu bira markasının adı Hitachino Nest. Hiç duymamıştim. Ben de denemek istedim ve bi tane de kendim için rica ettim. Ekşimsi güzel bir bira. Tadı çok farklı.

Kafalar hafif kıyak olunca milletin dili de çüzülüveriyor tabii, insanlar daha rahat sohbet ediyor, zihinlerin karanlık depolarında istiflenmiş pek çok şey böyle anlarda ortaya çıkıyor.

Masadakiler, ileride hayalini kurdukları projelerden bahsetmeye başladılar. Ben wallstreetpioneers.com adlı web sitemde nasıl Amerika’daki blog yazarlarını bir araya getirmek istediğimden sözettim. İstanbul’da yaşayan ve tanıdığım en yetenekli IT’ci olan UMUT KATIRCI’nın da bu konuda bana gönüllü destek olacağını anlattım.

Konusmaya IT (Information Technology-Bilişim Teknolojisi) lafı karışınca, bizim şirketin IT departmanın şeflerinden biri atılıverdi. O’nun da bir planı varmış ama önce Pentagon’a elindeki projesini kabul ettirmesi gerekiyormuş. Manhattan daki gökdelenlerin birinde (mümkünse en son katta) 100 kişinin çalışabileceği genişlikte bir ofis kiralamayı hayal ediyor. İşe aldığı insanlar ise 17 yaşının üzerinde olmayacakmış. Bu gençler bilgisayar oyunlarını çok iyi oynayan, bilgisayardan çok iyi anlayan insanlar arasından seçilecekmiş. Elemanlar sabah içe gelecek, savasacak, sonra işi gececilere devredip eve geri dönecek, sabah gelip gececilerden içi devralıp tekrar işe devam edecekler.

Bizde jeton düşmedi. “Nasıl yani, savaşmak mı?” dedik hep bir ağızdan. Anlatmaya devam etti. Örneğin Amerika o yıl Irak ile savaş halindeyse Irak’daki düşmanla ( o her kimse) bilgisayarlar aracılığıyla savaşılacak. Savaşcılar ise bu genç elemanlar olacak. Hatta savaşırken öğlen arası yemek molası bile verebilcekler. Ofislerinde koltuklarında oturup Bagdat’daki ayaklanmacıları öldürürken, kahvelerini içebilecekler. Bizim IT’ci adam, bu gençlerin Irak’daki Robot orduyu buradan yani New York’dan idare etmelerini sağlayacak bir şirket kurmayı hayal ediyor. Her bir eleman ayrı bir robot askeri kumanda edecek. Böylece 100 kişilik bir robot ordu 24 saat hiç durmaksızın Irak’ın sağı benim solu senin avlanıp duracaklar.

Duyduklarım karşısında rengim attı. Diğerleri de buz kesmişti. İş arkadaşımızın hayali bizde hayal kırıklığı yarattı. Adam oldurme business’i…

Benim ki de saflık aslında. Neden şaşırıyorum hala bilmiyorum. Kendini savunma maksadıyla çıkarılan bütün savaşların sebebi para ve çıkar değil mi.

Peki gerçekten mümkün mü böyle bir şey? Bir Amerikalı gencin New York’da oturup Bagdatlılar’ı vurması gunumuz koşullarında olası bir şey mi. Biraz araştırınca bunun gayet mümkün olduğunu anladım.

Günümüzdeki savaş teknolojisi manzarası Termanitor türü bilim kurgu filmlerini tam olmasa da biraz andırıyor aslında. Güney Kore ve Israil sınır güvenliğinde silahlı robot araçlar kullanıyor. Çin, Hindistan, Rusya, Sinngapur ve Ingiltere de silahlı robot araçların kullanımını artırıyor.

Robot orduyla ilgili ilk ciddi ve geniş kapsamlı haberlerin ortaya çıkması 3 yıl öncesine denk geliyor. Bu tarihlerde, Pentagonun’un, savaş meydanlarında çarpışmak için hazırlanmış ve ağır silahlarla donatılan robot savaşçılar için 127 milyar dolara yakın bir bütçe ayırdığı haberleri yayıldı. Bu proje nedeniyle savunma bütçesinin astronomik ölçülerde yükseleceği ve 2010 yılında ise 502.3 milyar dolara ulaşacağı hesap edilmişti.

Future Combat Systems (Gelecegin Savas Sistemleri) olarak bilinen projenin hayata geçirilmesindeki esas amacın ise insan kaybını önlemek olduğu belitirliyordu. Elbette robotun da ayrı dertleri var (mekanik dertler ve yakıt) ancak insanları riskli bölgelere göndermektense, ağrı sızı çekmeyen, ölmeyen (acaba?), kaşınmayan, yorulmayan bir aleti karşı tarafla çarpıştırmak resmi yetkililere daha mantıklı gelmişti. Ama bir robotun maliyeti bir askerinkiyle kıyaslandığında çok daha tuzluya geliyordu.

Cana geleceğine mala gelsin felsefesiyle hayat bulmuş bu proje sayesinde, Amerika girdiği her savaşı istediği kadar sürdürebilir artık. Öyle ya bu kez kimse hikimete çıkışıp da ” Ne bu kardeşim, Irak’a sağlam giden yarım geliyor-canlı giden ölü dönüyor” diyemeyecek. Çünkü ön cephede aslan gibi robotlar geri planda ise canlı askerler savaşacak. Yani insan kaybı azalacak.

Hatta yine 2005 yılında Swords olarak tanıtılan ve savaş alanı için hazırlanmış ilk robot araçtan sözedilmişti. Üzerinde tankları da vurma gücüne sahip silahlar ve taramalı tüfegin yer aldıği bu robot 2007 baharında Irak’a gönderilmeye başlandı. Yazın sonuna gelindiğinde ise 1 metre yüksekliğinde olan, uzaktan kumandalı bu robotun Irak’da kullanıma hazir halde olduğu bildiridi. Yani Amerikan askerlerinin arasına, Dedekorkut masallarının Tepegöz’ünü andırır şekilde tek gozu (kamera) olan bu bu robot asker de katılmıştı.

Aslına bakılırsa Amerikan ordusu bu tür robot araçları özellikle Afganistan’da yol kenarlarına yerleştilmiş mayınları tarama işlemlerinde zaten kullnıyordu. Tehlikeli mağaralara girerken de yine bu tur robotlar önden gönderiliyordu. Cephaneliklerde bekçilik yapanlar bile vardı.




Yeni robotlar ise değişik şekillerde tasarlanıyor. İnsan görünümlü olanlar var, kuş gibi havada uçabilenler var, ya da böcek gibi yerde gezebilenler var. Bunların içinde bazılari bir kaç gram ağırlıkta ve içlerindeki özel bir cihazı uzaktaki belirli bir binaya ya da odaya götürebiliyorlar.

San Diego daki Amerikan Deniz Kuvvetleri’ne bağlı Araştırma Merkezin’de insan görünümlü olan robot üretildi bile. Kısa boylu olan bu robotun kolları sşlah şeklinde tasarlanmış ve başında da tek gözü var. Ama bu henüz savaş meydanında kullanılmaya hazır mı, hayır değil.

Bu çalışmaları yürüten insanlar Yıldız Savaşları gibi bilim kurgu filmlerinden ve Play Station bilgisayar oyunlarından ilham aldıklarını da saklamıyorlar. Örneğin bu projelerden birinin sorumluluğunu üstlenen Greg Heines, "Biz robot askerin konrol mekanizmasını Play Station 2’den sonra şekillendirdik. Çünkü bu 18-19 yaşındaki askerler bunları oynayarak büyüyorlar.”

Peki son gelişmeler neler. Araştırmalar sürdürülüyor. Amerikan ordusunun robotlaştırlıması devam edecek ve üç yıl içinde ordudaki robot savaşçi sayısı artacak. Zaten farklı şirketler ve bu şirketlerin birlikte çalıştığı MIT gibi üniversiteler her geçen gün yeni bir icatla çıkıyorlar Pentagon’un karşısına. Bu işin ucunda tonca para var çünkü. Herkes pastadan pay kapma derdinde.

Amerika da insansız uçan, tümüyle uzaktan kumandalı robot uçaklar 2010 yılına kadar hazır olacak. 2015 kadar ise bütün kara araçlarının önemli bir bölümünün robotlaştırılması amaçlanıyor.

Peki bu robotlar nasıl kullanılıyorlar, nasil özelliklere sahipler? Örneğin Visibuilding adlı yeni geliştirilen bir program sayesinde robotlarda X-Ray gözleri olacak. Böylece bu robotlar beton duvarın öteki tarafını görme yetisine sahip olacaklar. Dolayısyla bir binanın içindeki silahları ya da insanları da görebilecek, orada saklanan insanların yüzünü, yürme biçimlerini hatta kokularını tespit ederek nereye gitseler takip edebilecekler.

Şu an kullanılan bir başka robot Dragon Runner ise köşenin öbür tarafını görme yetisine sahip. Bu nedenle aldığı bilgiyi hemen gerisindeki askerlere iletiyor. Talon adlı robota 66 mm roket ya da 40 mm el bombası tasiyabildigi gibi M240 or M249 gibi taramalı tüfekler de taşıyabiliyor.

Bu robotların fiyatlarının hiç de ucuz olamdığını vurgulamakta fayda var. Örneğin bugun Irak’da kullanılan ve askerlerle birlikte operasyona katılan Crows adlı robot savaşçının fiyati 260 bin dolar. Bundan yola çıkarak bu cihazların maliyetini hesap edin artık.

Şimdilik bu robotlar çok fazla uzaktan kumanda edilemeselerde çok yakın bir zamanda uydu haberleşmesi alanındaki gelişmelerin de etkisiyle binlerce kilometere öteden kumanda edilebilecekler. Dolayısıyla New York daki kumanda ofisinde çalışan bir bilgisayar operatörü, Bağdat daki bir Iraklı yı oturduğu yerden vurabilcek.

Her sey iyi tamam. Aferin bilimadamlarına neler icat ediyorlar. Bu buluşlar sadece savaş meydanlarında değil, gündelik hayattaki ihtiyaçlarımızın giderilmesi içinde kullanılacak elbet. Ama her şey insanı öldürmek için yapılıyor ya bu korkunç. Bitin bu araştıma gelistirmelerin,yatırılan onca paralar, ileride daha görecegimiz cok savaslar olacagı anlamına geliyor. Çünkü bu aletler gelecegin savaslari için hazırlanıyor. Haliyle bazı akıl-fikir-vicdan sahibi insanlar soruyor. “Bu robotlara nasıl güvenecekseniz, ya hata yaparlarsa, ya yanlış insanları vururlarsa, ya sivilleri tararlarsa, o zaman kim suçlanacak, robotlar mı, onu kumanda edenler mi, üretenler şirket mi, ordu mu, kim?

Amerikan Savunma Bakanlıgı’nın robot silahlar projesini üzerinde çalışan bilimadamı Ron Arkin, askerler arasında bir anket yaptırmış. Çıkan sonuclar insana, kafayı yemiş askerlerdense, ruhsuz robotları tercih ettirecek türden. Çünkü askerlerin yüzde 10’u savaş zamanında zaten sivilere zarar veriyor, onların malını mülkünü yakıp yıkıyor. Bunun yanı sıra askerlerin 47’si sivillere saygılı ve onurlu muamele edilmesine karşı çıkıyor. Bundan da şu mana çıkıyor: Ruhsuz robotun istemeden yapacağı hatalar askerlerin bilerek yapacağı hatalar karşısında solda sıfır kalabilir. hidirgevis@yahoo.com

27 Aralık 2007 Perşembe

TARAF GAZETESİ YAZARI HIDIR GEVİŞ YAZILARINDAN SEÇMELER



Manhattan'da sevgili bulmak Ay'da sebze yetiştirmek kadar imkanlı

Hıdır Gevis/New York

Geçen Cumartesi arkadaşım Chris'le buluşmak için

randevulaştık. Anlatması gereken çok önemli şeyler

varmış. Hep öyle olur ve ben hep anlattıklarının

sıradanlığı karşısında bir kez daha hayal kırıklığına

uğrarım.

Chris, ne kadar dil döksem de Gym'e gidip spor yapmayı

reddeden, uzun boylu ama yağlanmaya yüz tutmuş 37'sinde

bir gey erkek. Barda onu görenler önce güzel

sayılabilecek yüzüne bakıp gülümsüyor ama Chris'in

vucudunu süzdükten sonra bakışlarını süt gibi kesip

rotalarını başka yöne çeviriyorlar. Ancak Chris,

başına dökülen onca kaynar suya rağmen, New York

geylerinin tercihlerini anlamamakta direniyor. Çünkü

bu her açıdan rekabetçi sehirde biriyle çıkmak için iki pasaporta ihtiyacınız

var: Birincisi kaslı bir vucut, diğeri ise yüksek

yıllık gelir. Chris ise her ikisine de sahip değil.

"Barlara gidecek zamanı Gym'e ve kariyerine harcasan

şimdiye çoktan birini bulmuştun" diyorum. O da haklı

olarak "Sen once kendine bak" diyor.

Chris'le buluşmamıza erken gittim. Lokantada

sıkılarak beklemektense etrafta biraz dolaşarak zaman

harcamayı tercih ettim. Bu arada hem yürür hem biraz

laflarım diye Sybil'i aradım. Sybil heteroseksuel bir

kadın. İnce-uzun. Amerikalı ama Fransız kanı taşıyor.

Annesi İrlanda asıllı. Bir bankada çalışıyor. Bazen

ağzını açtığında sohbeti kafa ütüleme seansına

çeviriyor. Çok iddiaci, her şeyin en doğrusunu o

biliyor. Yani klasik mütevazi, kasıntısız ve rahat

Amerikan kızlarından çok farklı. Bu nedenle onu hep

Avrupalılar'a benzetiyorum. Onlar gibi sürekli kendini

ıspatlama derdinde. Ne olursa olsun karşısına çıkan

her şeyi (Bu bir porsiyon yemek olabilir, bir

Allah'ın garibi olabilir, Soho'da kırk yılda bir denk

geldiğimiz güzel bir Holywood starı olabilir)

küçümsemeyi ve ukalalık etmeyi alışkanlık haline

getirmiş. Ne zaman onla sohbet etsem, yorgunluktan en

az iki kilo kaybettiğimi hissediyorum. Ama yine de onun

dostluğundan vazgeçemiyorum. Sybil,35 yaşında

olmasına rağmen kendisinden yasça daha olgun

erkeklerden hoşlanıyor. O'nun da sorunu Chris'inkiyle

aynı. Kendine bir türlü uzun erimli bir sevgili

bulamıyor.

Neyse Sybil'i ileride daha iyi tanıyacaksınız. Bu arada ben 51.

Sokaga kadar çıkmış ve yaklaşık iki ay önce Wicked adlı o

karın ağrısı müzikali izlediğim Gershwin Theatre’ın

önüne kadar gelmişim. Kaldırımda kurulu bir standın

üzerinde ev yapımı kurabiyeleri görünce canım çekti. Bu

yiyecek ve içecekler, uzun saatler ellerindeki küçük

pankartlarla tiyatronun önünde gösteri yapan Broadway

sanatçılarına destek olsun diye getirilmiş.

Biz yine Chris'e dönelim. Chris, her zaman olduğu gibi yine

olabilecek en olmaz yerde bana randevu vermişti: 46.

caddenin batı yakasında yer alan Orso diye bir

restoran. Buraya genellikle başka il ve ilçelerden Broadway

show'u izlemeye gelen insanlar uğruyor. Ancak Broadway

sanatçıları haftalardır grevde olduğu için, show mow yok. Bu

nedenle restoran bomboştu tabi. Bense etrafta gönül

ferahlatan bir görüntü olmadığı için sinirliydim.

Chris, kendimi iyi hissetmem için, "New York belediye

başkanı Bloomberg buranın müdavimi, bakarsın birazdan

damlar" dedi, ancak fayda etmedi. Ben menu onume

gelince daha da bir asabi ve çekilmez oldum. Ana

yemekler 25 dolardan başlıyor. Ne yapayım kendime en

ucuzundan 18 dolara pesto soslu küçük boy bir pizza

ısmarladım. Bir bardak da buzlu musluk suyu (Musluk

suyu Amerikadaki lokantalarda bedava).

Chris ise kendisine önce apetizer olarak 13 dolara bir

şey ısmarladı: Tekerlek dilimli domatesin

üzerine bufalo sütünden yapılmış taze beyaz peynir,

üstüne rahan ve zeytinyağı. Ardından ana yemek olarak

27 dolara adı aynen şöyle olan bir deniz ürünleri

karışımı istedi: "Tuscan Seafood Chowdar with sea

scallops, shrip, clams, mussels, cannellini beans,

white wine tomato and grilled garlic bread."

"Keçinin uyuzu kurnadan içer suyu”. Bu adam yılda topu

topu 45 bin dolar para yapıyor ama maşallah kendisini de hiç

bir şeyden geri bırakmıyor. Halbuki ben Chelsea'deki

Spice adli Thai lokantasına gidip rahanlı sebzeli

ördek yemek istemiştim. Porsiyonu 9 dolar ve çok da

lezzetli. Yanına 2 dolara bir bardak da Thai çayı

(meyve suyu, yeşil çay ve süt karışımı bir içecek, soğuk içiliyor)

bana yeter. Yüzde yirmi bahşis ve vergisiyle birlikte

lokantadan 15-16 dolara çıkmış olurdum.

Neyse konuya dönelim. "Evet neymiş bakalım yeni

haber?" diye sordum. Meğerse, Speed Dating (Hızlı date

demek. Date ise biriyle çıkmak anlamına geliyor)

programına katılmış onu anlatacakmış. Evet bu sefer ilginc

bir mevzuyla karşıma çıkmıştı Chris. O nun macerasını hemen

özetleyeyim. Bir organizasyona belli bir miktar para

ödemiş. Chris'le bir görüşme yapılmış; özelliklerini

öğrenmişler: İşin ne-gücün ne-huyun haysiyetin

ne-akıllı mısın deli misin-nasıl insanlardan

hoşlanıyorsun vs.... Sonra birbirine uygun insanların bir

araya getirildiği 15 kişilik bir yemek düzenleniyor.




Yemekte her bir kişi diğer 19 kişiyle beşer dakikalık

hızlı bir görüşme yaparak karşısındakini az çok tanımaya

çalışıyor. En sonunda herkes kimden ne kadar

hoşlandığına karar verip aralarında başka bir zaman

için randevulaşıyorlar. Chris de oradan biriyle

tanışmış. İşi gücü iyi, yakısıklı biriymiş. Eeee

"tebrikler Chris" dedim. Ama içimden "Chris'in bu

defaki date'i en fazla iki yemek buluşmasi sürer,

sonra biter" diye geçirmeyi de ihmal etmedim. Biliyorum

hasetlik yapıyorum ama bu çocuk da kimle tanışsa date yapıyor ancak bir türlü

sonunu getiremiyor.

Aslinda bu kentte kendine bir türlü sevgili bulamamak ne

Chris'in ne de Sybil'in sorunu. Manhattan da yaşayan

herkes bu dertten muzdarip. İster gey olsun-ister

straight-ister paralı-ister parasız-ister kaslı-ister

başka birşey... Peki neden böyle, bunun bir nedeni

olmalı?

Amerika'da milyonlarca bekar yetişkin (bunlara yalnız

yaşayanlar ve evlilik dışı birliktelik yaşayanlar dahil)

yaşıyor. Bekarlar arasında kadınların sayısı fazla.

National Geographic dergisinin yayınladığı bekarlar

haritasına göre New York, New Jersay ve Connecticut

eyaletlerinin kent merkezlerinde yaşayan bekar

kadınların sayısı bekar erkeklerden 195 bin daha

fazla. Neyse biz, "neden sevgili bulmak bu kadar zor"

sorusunun cevabına dönelim. Bunun cevabını Unhooked

Generation adlı bir kitap veriyor. Kitabın yazarı Jillian Straus’un da

sevgilisi yokmuş. İçinde bulunduğu durumun nedenini çok

merak ediyor ve cavabı ararken kendini aynı zamanda

kitap yazarken buluyor.

Yazarımız, büyük kent merkezlerinde özellikle de Manhattan'da

yaşayan bekarlarla görüşüp onların ortak karakteristiklerini

belirlemeye çalışıyor.

Vardığı sonuç şu: Kentlerde bekar nufusu ve bekarların

biraraya geldiği barlar ve diğer mekanlar çok

olduğu için herkes kendileri için alternatifin sonsuz

olduğunu sanıyor. Dolayısıyla bir bekar kadın, bir

bekar erkekle tanıştığında ve o adamda küçük bir kusur

bulduğunda, hemen vazgeçip yeni bir arayışa giriyor.

Nasıl olsa çok ya. Kimse kimseye kancayı takmak istemiyor.

Bu nedenle, bütun tanışmalar, ertesi sabah son buluyor ve her

iki tarafın kişisel tarihine de bir gecelik ilişki olarak geçiyor.

Bekarlar birbirine emek vermekten, ilişkiye yatırım yapmaktan kaçınıyor.

Herkes, erkeğin de-kadının da-geyin de hazırını,olmuşunu istiyor.

Yazarın vardığı bu sonuçlar son derece mantıklı. Süpermarkete

gittiğimizde tam istediğimiz gibi bir ürünü (paketi, tadı,içerdiği

kalori-protein-vitamin miktarı, vs. ) bulup eve

getirmeye ve yemeye öyle alışmışız ki yeni

tanıştığımız bir sevgili adayından da istediğimiz bütün

özellikleri içermesini bekliyoruz. Kalorisi biraz

fazlaysa burun kıvırıyoruz, rengi tam istediğimiz gibi

değilse burun kıvırıyoruz. Böyle böyle gönlü boş

kalıyoruz.

TARAF gazetesi yazarı Hıdır Geviş /New York


TARAF GAZETESİ YAZARI HIDIR GEVİŞ YAZILARINDAN SEÇMELER



Vibrator ağacı ve Sex oyuncakları

Hıdır Geviş/New York


Bugünlerde hangi arkadaşımın evine gitsem bana yeni aldıkları sex oyuncaklarından bahsediyorlar. Oyuncaklarını gösterenler bile oluyor. Ortada garip bir rastlantı olmalı: Ayın beyazından mı güneşin sarısından mı bimiyorum ama bu oyuncak hikayesi nedense son bir haftaya denk geldi.

Anlayısşiz biri değilim, öyle olsam kimse benimle bu tür şeyler konuşmazdı. Ancak bazen iş çok garip noktalara varıyor. Geçen gün, bir konser öncesi arkadaşlarla birlikete Ran’ın evinde bulusmaya karar vermiştik. Bir iki kadeh bir şey içip, sonra da konsere gidecektik. Ancak kapıdan içeri girmemle ağzımı bir karış açmam bir oldu. Çene kemiklerim yuvasından çıktı sandım.

Oracıkta duran Christmas agacının üzerinde, incik boncukların yanı sıra, bir de keçi boynuzu gibi sarkan vibratörler asılıydı. Renkleri pembeye çalan bu nesnelerin hepsi de kocamandı. “Ne hayal gücü” diye geçirdim içimden. 40’ında bir adam olan ev sahibi Ran, “kimse benim kadar şakacı olamaz” diyerek saşkınlığım karşında eğlenmeye çalıştı. Bill ise hemen lafı yapıştırdı tabii: “Bu sevimli şeyler, senin eskilerin olsa gerek?”

Yukarıda sözünü ettiğim Ran’ın her Pazar kiliseye gittiğini ve Christmas’ın da dini bir bayram olduğunu hatırlatırım. Şikayet etmiyorum; biliyorum ki ben tuhaf, arkadaslarım tuhaf.

Ne yalan söyleyeyim, bana güvenip de evdeki oyuncaklarından bahseden arkadaşlarımdan aslında çok şey ögrendim. Anladım ki vibrator, günümüzde arkeolojik bir sex oyuncağına dönüşmüş ve pabucu dama atılmış. Şimdi artık, Pençeli Jack, Turbo Dil , Kemirgen, Ahtapot Başı, Türbuşon, Zevk Fişi, Yaramaz Slikon, Sonda, Ballı Ayıcık ve daha Türkçeye çevirmesi çok zor bir sürü alet edavat var. Bunların arasında kullanması öyle komplike olanları var ki yardım için eve bir teknisyen çağırmak gerekebilir.

Konu iyice kafama takıldi. Biraz daha kurcalayınca daha da ilginç şeyler öğrendim. Amerika’da, son dönemde sex oyuncağı tüketiminde büyük bir artış yaşanmış. Sektöre hızlı para akışı, ürünlerdeki çeşitliliği ve yaratıcılığı da olumlu yönde etkilemis tabii. Dile kolay, bu pazardan kazanılan paranın her yıl 8 milyar ile 12 milyar dolar arasında değiştiği söyleniyor.

Bu arada, sex oyuncağı tüketimi konusunda, başka ülkelerin de hakkını yemeyelim. Örneğin Kore’nin! 2004 yılında fahişeliğe sıkı yasaklamalar getiren Kore’de, şişme kadınlar, otellerde saati 25 dolardan kiraya verilmeye başlandı. Böylece sex yapamamaktan sinirleri gerilen Kore erkekleri ,sex oyuncakları sayesinde rahatladılar. Ama ülkede plastik şişme hayat kadınlarına bile tahammül edemeyenler oldu. İşte bu bağnaz kesim, plastik kadınların da yasaklanmasını istedi.

Öte yandan, Kore demişken bu ülkenin Güney komşusu Çin’le ilgili önemli bir noktayı hatırlatmadan geçmek olmaz. Sex oyuncaklarının yüzde 70’i bu ulkede imal ediliyor. Anlayacağınız Çin neredeyse tüm dünyayı tek başına tatmin ediyor.

Peki sex oyuncaklarının peynir ekmek gibi satılmasının sebebi ne? İnternet bu konuda büyük bir etken. Çünkü insanlar utangac, yani sex malzemeleri satan bir dükkana (Nedense New York’daki bu tür dükkanların sahipleri Hintli) kolaylıkla girip istedikleri şeyi beğenip alamıyorlar. Ancak internetten sipariş vermek kolay. Siparişini verdiğiniz oyuncaklar paketlenmiş olarak geliyor ve komşularınız da içinde ne olduğunu anlayamıyorlar. Oyuncaklarınızla başbaşa kalınca utangaçlık falan kalmıyor tabii.

adameve.com sitesi bu tür oyuncaklar satıyor örneğin. Bu firma yetkililerinden Katy Zvolerin, 4 milyonun üzerinde müşterileri olduğunu söylüyor ve özellikle kadınların internetten sipariş vermeyi yeğlediklerini belirtiyor.

Unutmadan, bu oyuncaklara verecek parası olmayanlar için, internette bazı siteler var: Nasıl kendi el yapımı sex oyuncagınızı yapacagınızı öğretiyorlar. Mesela homemade-sex-toys adlı site bunlardan biri. Burada, içine patlamiş mısır konulan büyük kağıt bardaktan yahut bozuk bilgisayar kasasından nasıl sex oyuncağı üretileceği öğretiliyor.

Şimdi, bazıları diyecek ki “bunlar şeytan işi” (ki doğrudur, olabilir, seytansız bir hayat düşünmek zor!) bazıları da diyecek ki bunlar kapitalist düzenin şuysu buysu. Ben de diyorum ki bunlar kalu beladan beri var.

Mısır duvar çizimlerinde kadın dansçıların yanlarında dev ebatlarda kalkık penis taşıdıkları tasvir ediliyor. Yunanlılar’daki Olisbos da keza vibratörün ilk versiyonlarından biriydi. Yine eski Çin’de ilişkideki keyfi artırmak için, keçinin gözkapağından (kirpikleriyle birlikte) penis yüzüğü yapılıyordu. Rönesans İtalyası’nda ise Yunanlılar’ın Olisbos’u “Dildo” (Amerikan Ingilizcesinde de dildo deniliyor) oldu. Genellikle deriden ve ağaçtan yapılan dildonun zeytinyağıyla kayganlaştırılması tavsiye ediliyordu.

Nerden nereye geldik değil mi? Hadi ben gidiyorum.

TARAF gazetesi yazarı Hıdır Geviş /New York

TARAF GAZETESİ YAZARI HIDIR GEVİŞ YAZILARINDAN SEÇMELER



 


TAHMIN BORSASI


Tahmin borsası devletin uyguladığı bütün
kısıtlamalara ragmen Amerika’da büyük bir
ilgi görüyor. Bu borsada işlem gören hisse
senetleri, Wall Street de işlem gören ve
somut bir varlık üzerinden değer kazanan
hisse senetlerinden farklı. Tahmin borsası
(Ingilizcede Prediction Market deniliyor)
tutkunları, Güney Afrıka’nın 2016 Yaz
Olimpiyatları’nı ağırlayıp ağırlamayacağı,
Rudy Giuliani’nin Cumhuriyetçilerin 2008
Başkanlık adayı olup olmayacağı, Hilary Cl
inton un Demokrat Parti Başkan adayı seçilip
seçilmeyeceği, hatta Jonny Depp’in son fiminin
gosterildigi ilk haftada ne kadar hasılat
yapacağı
üzerine bile oynuyorlar. Her bir hisse,
farklı bir zaman periyodu içinde geçerli oluyor
ve
değeleri de beklenen bir sonuç üzerinden
yürütülen tahminlere göre artıp yükseliyor.
Türkiye de ise henüz yerli bir tahmin borsası yok.
Çünkü böyle bir borsayı varedecek türde internet
siteleri yok. İnternet üzerinden bahis oynatan
Türkçe siteler ise Spor Loto ve 6’lı Ganyan’ın
biraz daha geliştirilmiş versiyonu olmaktan öteye gitmiyor.
Bunanla birlikte, Amerika’da giderek popülerlik
kazanan ve tahmin piyasasına yön veren internetteki
tahmin siteleri (intrade.com,
Newsfutures.com.

mediapredict.com, strategypage.com), çok daha komplike ve

sofistike bir yapıya sahip. Bu piyasadan hisse alışverişi yapmak,

oynamakla hemen hemen aynı gibi. Gün içindeki güncel

gelişmeleri çok iyi takip etmelisiniz, sürekli tetikte

olmalısınız, sağlam istihbaratlar edinmeye çalışmalısınız,

tahmin piyasasına yatırım yapan oyuncuların hareketlerini

çok iyi takip etmeli ve onların psikolojisine nelerin yön

verdiğini iyi kestirmelisiniz. Bütün bunların ışığında, yeri

geldiğinde, elinizdeki hisseleri satıp başkalarını almalısınız.

Saddam ın da hisseleri vardı…

Tahmin piyasasında işlem gören hisse senetleri tümüyle güncel gelişmelerden yola çıkılarak yaratılıyor. Örneğin Saddam’ın yakalanıp yakalanmayacağı bile bu borsada işlem görmüştü. Amerika’da bu borsanın dedesi olarak bilinen ve 1988 den bu yana faaliyet gösteren Iowa Electronic (biz.uiowa.edu/iem/) , merkez bankasının faiz oranlarının bile tahminini yapıyor. Yasal kolaylıklar nedeniyle merkezi Irlanda’da bulunan intrade.com’un en gozde hisseleri sunlar:

*Amerika ya da israil İran’a Mart 2008’e kadar bir hava
saldırısı gerçekleştirecek.
*Senaryo yazarlarının grevi 31 Mart 2008’den
önce son bulacak.
*CBC’nin anchor’u Katie Couric’in, çalıştığı
televizyondan ayrılacaği 31 Aralık 2007’den once açıklanacak.
*Central Park’daki kar yağış miktari, Aralık ayında
0.5 inches (1.27 cm) olacak.
 

20 milyon Amerikalı tahmin borsasında oynuyor

Tahmin borsasının hisseleri, Amerikan hükümetinin çıkardığı bütün marazlara rağmen giderek daha büyük kalabalıklar tarafından ilgi görüyor. Öyleki 15-20 milyon Amerikalı’nın bu borsada oynadığı iddia ediliyor. Tahmin borsası, ilgi gördükçe, işlem hacmi artıyor, işlem hacmi arttıkça da ekonomi için önemli bir dinamik olma yolunda aday oluyor.

Wall Street kumar mi?


Pek çok kişi, tahmin borsasına burun kıvırıyor. Çünkü abuk sabuk, reel değeri olmayan, tümüyle soyut bir olgu üzerinden spekülasyon yapılarak para kazanıldığinı düşünüyorlar ve bunu bir çesit internet kumarı olarak adlandırıyorlar. Kendisi henüz 22 yaşında olan ve tahmin borsasında oynayarak 10 bin dolarını bir yıl içinde 70 bin dolara çıkaran Frank A. Forshaw, yukarıdak negatif iddiaları şöyle yanıtlıyor: ”Wall Street’deki şirket hisseleri real bir değeri temsil etse kaç yazar. Sonuçta bu hisselerin değeri bir çok bilinmez nedene göre inip çıkmıyor mu? Wall Street ne kadar kumarsa, tahmin borsasi da o kadar kumar.” Forshaw’a “madem koydugun parayı bu kadar yukselttin, bu ise arkadaşlarınada öneriyor musun: deyince manidar bir gülümsemeyle şöyle yanıtlıyor beni: “Bu işe yeni girenler çok dikkatli olmalılar, öyle göründüğü gibi değil, borsada oynamaktan çok daha zor. Paranı çok kolay kaybedebilirsin. Ama ben, keyif aldığım bir alanda, politik tahmin alanında oynuyorum. Çünkü politika konusunda okuyup araştırmayı çok seviyorum. Ama sadece bu da yetmiyor tabii. “

 
New York Times ve Wall Street demode 
Öte yandan Frank, politik gelişmeleri takip etme konusunda
büyük gazeteyi küçümsüyor. O’na göre Walll Street kötü,
New York Times daha da kötü. Bu gazetelerin yavaş olduğunu

iddia eden genç finansçıya göre z
aten bir haberin muhabir
yakalanması, editörün kontrolünden geçmesi, sonra da gazete
sayfalarında yer alması demek, atı alanın Üsküdar’ı geçmesi
demek. “Ancak bu iki gazete gerçekten borsada alım satım
yapanlar için artık biraz demode” diyor ve ekliyor:
Bu nedenle amatörlerin hazırladığı
blogların
(dailykos.com , openleft.com,
michellemalkin.com, redstate.com) haberlerini
daha güvenilir ve hızlı buluyorum.














Kumarhane imparatorları
Tahmin borsasının en büyük düşmanı ise Las Vegas
ve Atlantic City kaynaklı kumarhane imparatorları
.
Kumarhane sahipleri, tahmin borsası nedeniyle
önemli bir gelir kaybına uğruyorlar. İşte bu nedenle,
bu imparatorların Washington’da konuşlanan temsilcileri,
yürüttükleri çok ciddi lobi faaliyetleriyle, bu tür
sitelerin tümüyle yasaklanmasını sağlamaya çalışıyorlar.
Oldukça etkili olan bu lobinin yılladır süren yıpratıcı
faaliyetleri karşında, tahminciler nihayet bir karşı
atak geliştirdiler. Çok yakın zamanda aralarında
kurduklari
Prediction Market İndustry Associat
adlı bir
organizasyonla Washington’u, kendi istedikleri yonde
yasal degisiklikler yapmaya itiyorlar.





















CIA’nin hesapları
Peki Washington’dakilerin, tahmincilere yaklaşımı ne.
Yaklaşımlarının çok sıcak olduğu söylenemez.
Bu sitelerin
ulusal güvenliği tehdit edebileceğini düşünüyorlar.
Özellikle terörist örgütlerin bu siteler aracılığıyla
kara para aklayacaklarından korkuluyor.
Öte yandan Tahmin
Borsası karar borsası olarak da biliniyor. Bu nedenle bazı
ekonomistler bu sitelerin çok önemli gizli bilgileri ortaya
çıkarabileceklerini düşünüyorlar. Şimdi Pentegon’un bu
sitelere düşmanlığını anlamak daha kolaylaşıyor sanırım.
 
Durum böyleyken CIA icinde bazı gruplar ise, tahmin
sitelerinden yaralanılarak mevcut istihbarat sistemlerinin
olumlu yönde geliştirileceğine inaniyorlar. Hatta bu konuda
2003 yılında bir de proje hazırlandı. Hareket kaynakları
suydu: Madem tahmin borsasında yapılan tahminler uzman
tahminlerinden daha doğru çıkıyor, o halde istihbarat
sistemini daha ileri taşımak için bundan yararlanmanın
yolları aranmalı. Ornegin
the Iowa Electronic Markets
sitesinde oynayan brokerlar,
bir onceki ABD başkanlık
seçimlerini doğruya en yakın biçimde tahmin etmişlerdi.
Bu nedenle Google bile yakın zamanda yaptığı bir açıklamada
ürünlerinin ne zaman piyasaya sunulacagını belirlemek için
Tahmin borsasından yararlandıklarını belırttı.
Ancak bütün
bunlara rağmen Amerikan kongresinde yukarıda sözü edilen
girişime karşı ciddi eleştirler geldi ve proje yattı.
 

Amerikan hükümeti tahmin borsasının işini zorlaştırmak için elinden geleni yapıyor ama öte taraftan da bu işleyişi, “Commodity Futures Trading Commission” adlı kurum aracılığıyla sağlam yasal bir düzenleme üzerine oturtmaya çalışıyor.

 

Peki nasıl oynanıyor?

Eger Ingilizceniz varsa, bu sitelere girdiginizde hisse alım satımlarını nasıl yapacagınız konusunda tonca bilgi var. Ayrıca başlangışta acemiliğiniz nedeniyle para kaybetmemeniz için bir deneme hesabı açabiliyorsunuz. Bu deneme hesabıyla hisse alım satımı yaparak pratik yapmış oluyorsunuz. Örneğin bir hissenin fiyat aralığı 0 dan başlayıp 100 cente kadar gidiyor. Diyelim ki “Tuncay Özkan CHP başkanlığına adaylığını koyacak adlı bir hisse var ve siz bu hisseye yatırım yaptınız. Eğer 67 centten 10 hisse aldıysanız, karınız 330 cent olacak. (1000-670=330). Yok, Özkan adaylığını henuz deklare etmemişse bir şey kazanmıyorsunuz. Bunun yanı sıra bir oyuncu olarak, kapanış perioduna (Özkan’ın adaylığını kesin açıkladığı gün) kadar beklemeden de hissenizi başka bir oyuncuya satabilir ve kar edebilirsiniz.

Bu arada işlem fiyatı aynı zamanda beklenen sonucun olasılığı anlamına geliyor. Örneğin, yukarıdaki durumda kapanış fiyati 67 cent. Bunun anlamı Tuncay Özkan’ın CHP başkanlığına adaylığını koyma olasılığı yüzde 67.

Öcalan hisseleri

Yukarıda sozü edilen Ingilizce tahmin sitelerinin, ne Türkçe versiyonu var, ne de Türkiye’ye yönelik konular üzerinde hisse satışı yapıyorlar. Ama eğer Türkiye’de böyle bir borsa olsa, işlem görecek hisselerden bazılarının adını kestirmek hiç de kolay olmayacak. Büyük bir ihtimalle olası bir yerli tahmin borsasında en popüler hisseler, “Öcalan serbest bırakılacak”, “Öcalan serbest bırakılmayacak” “Türkiye Bölünecek”, “Türkiye bölünmecek” “Bülent Ersoy Boşanacak”. “Bülent Ersoy boşanmayacak” “Musul Türkiye tarafından 2009 yılının başına kadar işgal edilecek” “Musul Türkiye tarafından 2009 yılının başına kadar isgal edilmeyecek” olurdu.

Aslında Türkiye’de ayakları yere basan bir tahmin borsası olsa, bazı konularda neler olacağı konusunda daha ciddi ve bilimsel tahminleri bu borsa üzerinden takip edebilirdik.

Örneğin Türkiye’nin Musul’u istila edip etmeyeceğine yönelik yıllardır bir ölüp bir dirilen inanış. Bu sayede bir netlige kavuşurdu. Çünkü, Musul hissesine oynayanlar, bu işi bütün boyutlarıyla düşünüp-araştıracak-didik didik edecek ve ondan sonra “işgal edecek” ya da “etmeyecek” hisselerine yatırım yapacaktır. Dolayısıyla en yüksek değeri alan hisse, gerceğe de en yakın tahmini ortaya çıkaracaktır.

TARAF gazetesi yazarı Hıdır Geviş /New York.com

#navbar-iframe { height: 0px; }