27 Mart 2008 Perşembe

Bu yarışma işkence çektiriyor

Hıdır Geviş-New York

Bir Amerikan Televiyon kanalı olan “Fox Reality Channel “de gösterilen “Solitary” adlı realty showun yeni bölümleri bu ayın sonunda yayına giriyor. Ülkede hakettiği ölçüde ilgi görmeyen bu showun özelliği, bugüne kadarki benzerlerinden son derece farklı olması. Akılllarda fırtına yaratacak ölçüde yaratıcı olan show, bir o kadar da sinir bozucu ve iğrenç. Bu showa katılan yarışmacılar, program boyunca, daracık bir odada tek başlarına kalmak zorundalar. Onlardan esas beklenen yükümlülük ise uzay gemisi

kabinini anımsatan bu odalarda, uğrayacakları her türlü psikolojik ve fiziki işkenceye katlanmaları . Eğer bunu başarırlarsa yarışmanın sonunda 50 bin doları ceplerine koyup evin yolunu tutabilirler. Peki bu o kadar kolay mi? Yok değil... Yarışma boyunca bazilari tırlatmanın eşiğine gelip yarışmayı kendi kendilerine bırakıyor. Bunlar evlerine ceplerinde parayla değil, yanlarında psikologlarıyla geri dönüyorlar. Dolayısyla Solitary, insanların otorite ile olan

iliskilerinde içine düştükleri trajik durumu görmek açısından da ilginç.

2005 Mayıs’ında yayına giren yeni bir TV kanalı olan Fox Reality Channel ‘ın Genel Müdürü , David Lyle, yeni sezonda “Solitary V 2.0” adıyla sunulacak olan bu showun, televizyon dünyasının çok bakir bir bir alanına girdiğini söylüyor. Bu tespite katılmamak mümkün değil, Çünkü Solitary Amerika’da çok fazla izlenen bir show olmasa da son yıllarda yaptlmış kesinlikle en yaratıcı, en akılcı realty show.

Show, oldukça deneyimli bir ekibin elinden çıkmış. Yapımcılarından biri ise daha önce Emmy ödülü almış Andrew Golder . Bu yapımcının daha önce imza attığı projeler ise "Identity," "World Series of

Blackjack" "Win Ben Stein's Money". Diğer yapımcı Lincoln Hiatt ise daha evvel "Unan1mous" adlı realty showu yapmıştı.

Yarışmaya 9 kişi katılıyor ve bu dokuz kişi birbirleriyle hiç bir kontakları olmayacak şekilde her biri ayrı bir odaya kapatılıyor. Odalar, dış dünyadan, insanlardan tümüyle izole edilmiş. Dışarıda gece mi gündüz mü bilmiyorsunuz. Diğer yarışmacıların performansından haberdar olamıyorsunuz. Tek yapmanız gereken kadın sesiyle konuşan Val adlı bilgisayarın verdiği emirleri yerine getirmek. Bu bilgisayar, yönetmen Stanley Kubrick’in ünlü yapımı 2001: A Space Odyssey’deki (2001 Uzay Macerası) kaçık bilgisayardan esin lenerek tasarlanmış. Yapımcı Hiatt bu alete “yardımsever kahpe” diyor.

Yarışmacılar üzerindeki tek otorite olan bu kahpe bilgisayar, psikolojik oyunun başlatıcısı ve kuralların tayin edicisi olduğu gibi, her konuda da karar verici pozisyonunda: Oda Sıcaklığından ışığın ölçüsüne kadar her şeyi o ayarlıyor. Aslında Onun esas yaptığı odalara kendi rızalarıyla giren yarışmacılar üzerinde farklı tipte işkenceler uygulamak.

Bu yarışmayı kafanızda daha iyi canlandırmanız için yarışmanın bir bölümünü anlatayım: Odanın bir yerinden, üzerinde hesap makinasi benzeri bir alet bulunan bir çekmece açılıyor. Sonra kahpe bilgisayar, oyunun kuralarını açıklamaya başlıyor. Kurallara göre yarışmacılara önce iki rakkamlı bir kod veriliyor. Her yarışmacının bu kodu akıllarında tutması gerekiyor. Sonra her yarışmacı kendi odasında uyumaya başlıyor. Ardından, 19 dakikalik aralıklarla kulakları delici biçimde çalan kesintisiz bir alarm sesiyle uyanıyorlar. Yataklarından kalkmaları ve çekmecenin üzerindeki makinaya kendilerine daha önce verilen kodu tuşlamaları gerekiyor. Eğer doğru rakkamı tuşlarlarsa alarm kesiliyor. Bu kez onlara üç rakkamlı bir kod veriliyor ve bu kodu akıllarında tutmaları isteniyor. Yarışmacılara yataklarına geri dönüyorlar. 15 dakika sonra yIne alarm çalıyor. Bu kez alarmı kesmek için üç rakkamlı kodu tuşlamak zorundalar. Derken kod numaraları her defasında arttırılıyor: yedi, sekiz, dokuz… . Rakamlar arttıkça kodu akılda tutmak zor. Eğer alarm çalınca kodu hatırlayamadıysanız yandınız. O alarmın çıldırtıcı sesine katlanmanız lazım. Burada inanılmaz bir psikolojik dayaniklılık göstermeniz gerekiyor. Üstelik sesin ne zaman kesileceği konusunda bir fikriniz de yok. Eğer isterseniz duvardaki kırmızı düğmeye basıp yarışmayı terkedebilirsiniz. Yada iskenceye katlanırsınız. Örneğin 30 yaşındaki Romanya kökenli yarışmacı bir yerde kendini tutamayıp, "Bu pisikopatça bir deneyim, show mow değil” diyerek öfkesini dile getirmişti.

Bu yarışmacı bir bakıma düşüncesinde haklı . Çünkü yarışmaya katılanların açlıktan, ağrıya, zihin kontrolünden uykusuzluğa kadar çesit çeşit zorluğa dayanmaları lazım. Örneğin en son dönemin birincisi bu işkencelere 12 gün dayandı ve yarışmayı kazandı.

Seyirciler, tıpkı Big Brother (Büyük Birader) adlı showda olduğu gibi yarışmacıların 24 saatini gözetleme imkanı buluyor. Onların uğradıkları işkencelere ne tür reaksionlar verdiklerini olduğu gibi izliyorsunuz.

Tabii bu showun “Büyük Birader”den çok , 1971 yılında Stanford Üniversinde yapılan ilginç mi ilginç bir deneyden esinlendiği söyleniyor ki hiç de yanlış bir tespit değil. Profesör Philip Zimbardo yönetiminde yapılan deney şöyle başlıyor (www.prisonexp.org): Önce üniversite öğrencileri arasında 70”in üzerinde bir grup seçiliyor. Sonra bir eleme daha yapılıyor ve akıl sağlığı en yerinde olan 24 kişi seçiliyor. Bu grup da kendi arasında ikiye ayrılıyor: yarısına gardiyan, diğer yarısına da mahkum rolü veriliyor. Araştırmanın yapıldığı okulun bir katı tıpkı hapishane gibi dekore ediliyor. Demir parmaklıklar, dolambaçli koridorlar, pis tuvaletler.

Fakat işin garipligine bakın ki esasında bir oyun gibi düzenlenen bu deney, bir süre sonra gerceğin kendisiyle karışmaya başlıyor. Günlüğü 15 dolara çalışan yövmiyeli denekler, denek olduklarını unutup, kendilerini gardiyanlığa iyice kaptırırken, diğer grupdakiler de mahkumluğa iyice adapte oluyorlar.

Gardiyanlar mahkumlara inanilmaz kötü muamelede bulunuyor. Onlara çıplak elle tuvalet temizlettiriyor, hakaret ediyor, aşagılıyorlar. Peki mahkumlar ne yapıyor? “Kardeşim ben bu deneyden çıkıyorum” demek yerine, oranın gerçekten bir hapsihane olduğuna inanıp isyan çıkarıyorlar. Gardiyanlar isyani acımasızca bastırıyor, üzerlerine yangın söndürücü sıkıyorlar, ele basılar hücrelere sokuluyor. Hatta bir gardiyan mahkumların yaptığı kaçma planını ele geçirip yönetime bildiriyor. Gelişmelerden rahatsız olan mahkum yakınları ise aslında bir labaratuvar olan hapsihaneyi ziyaret edip, yönetimden mahkumların daha iyi koşullardaki başka bir hapishaneye aktarılmalarını bile istiyorlar. Kimse ”oğlumu bu deneyden çıkarıyorum” demiyor yani. Herkes bu oyuna kendini öyle kaptırmış ki oyun gerceğe dönüşmüş.

Bu deney, insan psikolojisiyle ilgili pek çok noktayı ortaya koyduğu gibi, insanoğlunun iyi ve sağlıklı bir kişiliğe sahip olsa dahi, bulunduğu sosyal ve kurumsal yapıya göre nasıl değişip korkunç davranışlar sergileyebileceğini gösteriyor. 2003 yılında, temiz yüzlü gencecik Amerikan askerlerinin, Irak’daki Abu Ghraib hapishanesinde kalan mahkumlara yaptıkları akıl almaz işkencelere bir de bu deney çercevesinden bakın, ya da sürekli ekonomik ve siyasi kriz icinde yaşayan , istikrarsız, tehlikeli, riskli, yoksul ve şizofrenik ülkelerde topluma yön verenlerin ve sıradan insanların hal ve davranışlarına yine bu çerçeveden bakmaya çalışın. Bakalım o zaman neyi nasıl göreceksiniz.


























Resimaltı

Son iki resim-Resimlerden biri 1971 yılında Stanford Üniversinde yapılan ilginç deneyden bir kare, digeri ise 2003 yılında, Irak’daki Abu Ghraib hapishanesi'nde çekimiş bir kare. İki resim arasindaki benzerlige dikkat edin. Her iki resimde de mahkumlarin başına poşet geçirilmiş.



Hıdır Geviş-Taraf gazetesi



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

#navbar-iframe { height: 0px; }