3 Mayıs 2008 Cumartesi

Kurdun kuşun içinde



Hıdır Geviş-New York
Bazen öyle şeyler öğreniyorum ki “Hıdırcım az önce bir yaşına daha girdin“ diyorum kendi kendime. Bu öğrenmeler son bir kaç yıldır pek bir sıklaştı, böyle giderse erken yaşlanıp erken öleceğim.
Bu nedenle beni şaşkınlığa uğratacak şeyler öğrenmemeye gayret gösteriyorum. Ama Sybil gibi yakamdan bir türlü düşmeyen bir arkadaşım varken, hızla ihtiyarlamanın önüne geçemeyeceğim gibi görünüyor. Çünkü bu kız, karşıma her çıktığında yeni şeyler yumurtluyor ve haliyle duyduklarım karşında ağzım yine beş karış açık kalıyor.
Sybil in son macerası ise buraya değil Playboy dergisine yazılacak türden. O nedenle olanı biteni mümkün mertebe RTÜK testeresiyle budayacağım. Neme lazım, sonra “bu çocuk amma ileri gidiyor” demesinler. Dost var düşman var.
Sybil’in bu macerarını dinlerken kafam allak bullak oldu. Hayatımı bundan sonra Sybil’den önce ve sonra diye ikiye bile ayırabilirim. Çünkü inandığım en büyük şeye yani aşka artık inanmiyorum. Birazdan ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.
Sybil, en son buluşmamızda, bir swingers klübüne gittiğini söyledi.”O da nedir?” diye sordum saf saf. “Hadi hadi bilmiyormuş gibi yapma” der gibi manidar manidar güluümsedi. “Yemin ederim bilmiyorum” dedimse de Sybil’i inandıramadim. “Ben saf bir Anadolu çocuğuyum, öyle her seyi bilemem” diyesim geldi ama anlamazdı ki, vazgectim...
“Peki anlat biraz ne yaptın o klübde, dansettin mi, müzik nasıldı, ne yedin ne içtin?” dedim. Bana hınzırca bakışlar fırlattı. Sybil’in gittigi yer Brooklyn Heights’da bir yerdeymiş, yani East River’in (Doğu Nehri) karşı yakası. Çok güzel tarihi brownstone ve townhouse evleri (Savaş öncesi inşa edilmiş taş binalar) olan bu semt tam nehrin kenarında yer alıyor ve Brooklyn’in en pahalı yeri. Geceleyin o yakadan bakarsanız Manhattan manzarası çok güzeldir.
Sybil internetten bulmuş bu klübü. Genellikle evli çiftler gidiyormus klübe. Çiftlerin kişi başı 150 dolar ödemeleri gerekiyormuş ama bekar ve yalnız gelen kızlardan giriş için ücret alınmıyor. Hatta içerde bedava içki de veriyorlarmış. Kapısı açik tutulan göz göz odalar varmış, icersi de loşmuş. Orada seksüel olarak isteyen istediğiyle istediğini yapıyormuş. Sybil’in söylediğine göre bu klübe yalnız gelen erkekler kabul edilmiyormuş. Ama nadir de olasa başka yerlerde yer alan bazı kulüplerde kapıda tek başına dikilen erkekler de içeri alınıyormuş. Tabi onlardan da para kesiliyor.
Swingers klüplerinin yanı sıra bir de evlerde yapılan swingers partileri var. Evli çiftler internete ilan veriyor, belli şartlar öne sürüyorlar ve bu şartları kabul edenler ve bu şartlara uyanlar evdeki partiye gidiyorlar. Bağ evinde şarap içilerek yapılan partilerden tutun da şehirdeki apartmanın teras katında yapilan partilere kadar çesit çesit parti var. Bekarlar da kendi aralarında bu tür partiler veriyorlar. Evlerde yapılanlardan 15-20 dolar gibi sembolik paralar alınıyor ve orada alkolsüz içecekler, kuruyemiş ve condom bulunduruluyor.
Burada bazı insanlar hayatı başka bir boyutta yaşıyorlar. Ama galiba ben henüz o boyuta geçmeye hazır değilim. Sybil’den duyduklarımdan sonra oturdum düşündüm. Dedim ki “Hıdırcım, Yeşilçam filmlerindeki aşk hikayeleriyle beyni yıkanmış biri olarak, o eski moda aşklardan birini de sen yaşamak istiyorsan havanı alırsın. Hayat artık başka bir yörüngede dönüyor”.
Hakketten de öyle. Yazık, onca yıl boş yere aşka inanmışım. Bakın Yunus Emre zamanında Anadolu’yu turlamıştı, bense denizleri aşıp New Yorklar’a kadar geldim; ne için; gerçek bir aşk için. Belki de bu arayışımın farkına varmadığım yönleri de vardır. Abaca ben de mi aslında Yunus gibi Tanrıya ulaşmaya çalışıyorum. Yok, zannetmiyorum. Çünkü bir yandan da içimde şöyle bir his var: Sanki Tanrı beni gördüğü yerde kıçıma tekmeyi basacakmış gibi geliyor.
İşte yukaridaki hikaye ve aşkla ilgili hayalkırıklığım beni bir miktar bunalıma soktu. Zaten Florida seyahati hariç bütün bir kiş bu şehirden çıkamadım. Sıkılmışım. Şimdi bahar da geldi, New York iyice beni boğmaya başladı. Sırf bu nedenle şehri bir süreliğine terkedip kendimi kırlara bayırlara atmak, oralarda eğer varsa sümbül toplamak istedim.
Tam böyle bir zamanda, Bitlisli Muhsin yetişti imdadıma. Muhsin New York’a komşu olan Connecticut eyaletinde Norwalk adlı bir bölgede yaşıyor. Hafta sonları arabasıyla basıp Manhattan’a geliyor, müze geziyor sergi geziyor, tiyatro izliyor, bir lokantada farklı bir ülke mutfağının yemeklerini tadıyor ve geri gidiyor. Kendisi çok başarılı bir optic-elektronik mühendisi. Bir Amerikalı arkadaşıyla aynı evi paylaşıyor ve ayda 1000 dolar kira odüyor.
Geçen Cumartesi Muhsin yine Manhattan’daydı. Geri giderken “sen de gel benimle, bizim oraları görürsün” deyince hiç düşünmeden gittim. Manhattan’dan çıkarken arabada uyumuşum, Muhsin’in “bak bak geyiği gördün mü” seslenişiyle uyandığımda, ormanın içinde bir otobanda ilerliyorduk. Yol kenarındaki geyiği de kaçırdım, göremedim.
Muhsin in yaşadığı bölge, Manhattan’a 1.5 saat uzaklıkta bir suburb yani varoş da yaşıyor. Her gün arabasıyla 15 dakikalik bir yolculuk yapıp Wilton adlı kasabaya, agaçların içine gizlenmiş iş yeri binasına çalışmaya gidiyor. Yaşadığı yer ormanın içinde bir site, dışarıdan hiç farkedilmeyen bir yerleşim kompleksi. Bu arada varoş deyince yanlış anlamayın. Buranın varoşlarındakı siteler Turkiye’de sosyetenin kaldığı Kemer Country Club gibi yerler. Hatta daha da güzel. İçinde yüzme havuzundan spor salonuna kadar her şey var. Çevre düzenlemesini, tenizliğini bir şirket yapıyor. Siteyi küçük ve çok güzel bir dere ikiye bölüyor. Etrafta başınıza taş duşmeyebilir ama rakun çıkabilir sincap çıkabilir geyik çıkabilir. Civarda pek çok türde yabani hayvan var.
Ancak böyle bir sitede yaşamanız için ille de zengin olmanız gerekmiyor, orta halli insanlar kalıyor buralarda.
Bir yanlış anlaşılmayı daha önlemek için belirtmem lazım. Buranın varoşlarında evler her zaman bir site içinde olmuyor. Hatta coğunlukla dağınık tek tek evler şeklinde…. Bu evler genellikle iki katlı ve ahşap. Ön ve arka kısımlarında geniş bahçeleri var.
Peki bu Amerikalılar’a ne oldu da gelip kurdun kuşun, cinin perinin içinde yaşamaya karar verdiler. Neden şehir merkezlerini terkettiler ve şehir dışında yeni yerleşim yerleri yarattılar? Günümüzde 300 milyonun üzerindeki Amerikalının neredeyse 115 milyonu suburblerde yaşıyor. Bu artiş hızlanıyor da. 2000 yılından beri suburblerde ailelerin yasayabileceği şekilde 10 milyona yakın ev inşa edildi.
Bu gelişimin en önemli sebebi tabi ki otomobilin icadıydı. Daha 1900’lu yılların başından itibaren otomobil New York yaşamında önemini hissettirdi. Hatta New York 1901 yılında plakayı zorunlu kılan ilk eyelet oldu. Otomobil, çok geçmeden bütün Amerikaya yayıldi. Öyleki 1913 yılında 4,000 kişi trafik kazasında öldü. 1930 yılında bu sayı 30,000 bine yükseldi.
Otomobil bir imkandı, amaesas olarak Amerikalılar ı şehir merkezlerinden kaçıran başka nedenler vardı.
Bir kere şehir merkezindeki ev kiraları ve ev fiyatları çok hızlı artıyordu. Bu açıdan özellikle aileler için konforlu ve yeteri genişlikte bir evde yaşamanın maliyeti çok yüksekti. Bunun yanı sıra kent merkezlerinde evler eskiydi, sokaklar tehlikeli olmaya başlamıştı. Trafik ve gürültü kentleri iyice yaşanması zor mekanlar haline getirmişti.
Bütün bunlar nedeniyle özellikle işçi sınıfı ve beyaz yakalılar çareyi otomobillerine atlayıp şehir dışına yollanmakta buldular. Oralarda ucuz arazi alıp üzerine evler kondurdular. Bu akım, İkinci Dünya savasının ardından iyice hızlandı. Böylece hem daha az maliyetle daha büyük bir eve, hem çoluğun çocuğun hoplayıp zıplayacağı bir bahçeye sahip oldular. Erkekler sabah otomobillerine atlayıp şehir merkezine sürüyor bir saat ya da daha fazla veya daha az yol gidip akşam tekrar evlerine geri dönüyorlardı. Zaten yerel ve merkezi yönetimlerin ulaşım politikaları da iş yerlerini ve aileleri sehir dışına çıkmaya özendiriciydi.
İşte suburb’ler böyle doğdu. İnsanlar şehrin eskimiş, onarıla onarıla takatten düşmüş binalarından kurtulmuş, gül gibi tertemiz evlere kavuşmuşlardı. Suburbler de yaşayanlara hizmet vermek icin yol boylarınca benzinlikler kuruldu, dağ başlarına yiyecek ya da ev eşyaları satan büyük hypermarketler inşa edildi. Bu marketlerin içlerine banka şubeleri açıldı, önlerinde yüzlerce otomobilin park edebildiği alanlar oluşturuldu, Yine marketlerin etrafına lokantalar ve giyim kuşam mağazalarının bir araya gelmesinden oluşan ve adına Mall denilen Galleria benzeri yerler kuruldu.
Günümüzdeki suburblerde sadece mavi yakalı isçiler ve beyaz yakalı profesyoneller değil çok zengin bir sınıf da yaşıyor. Örneğin Connceticut’daki Stanford ve Grenache bölgelerinde ünlü isimler yaşıyor. Yine Manhatta’ın dizinin dibindeki Long İsland da da dolar milyarderlerinin ikamet ettikleri bölgeler var.
Sırf Stanford dan her gun 36 bin kisinin yaklşık 45 dakikalık bir yolculuğu göze alarak Manhattan a trenle ya da otomobille işe gidip geldiği iddia ediliyor.

Ancak şimdi ufaktan ufaktan tersine bir göç de gerceklesiyor. 68 lerde çoluk çocuğuyla suburb’lere taşınan özellikle adına “baby boomers” denilen kuşak, şimdi yaşlandı. Çocuklar büyüyünce hepsi yuvadan uçup gittiler ve bu yaşlılar o koca evlerde eşleriyle birlikte yapayalnız kaldılar. Eşlerini kaybedenler ise iyice yalnızlaştılar.
Çocuklar olmayınca uğraşacak bir şey de pek yok, haliyle vakit çok zor geçiyor. Suburb’lerde de yapacak fazla bir şey yok. İşte şimdi bu yaşlı kuşak Manhattan gibi kent merkezlerine taşınıyorlar. Çünkü buralada bu yaşlı kuşağı oyalayacak o kadar çok şey varki. Yoldan geçerken bir kiliseye giriyorsunuz, bakıyorsunuz ki ücretsiz bir klasik müzik konseri… 15 dolara küçük bağımsız tiyatrolara gidip oyun izleyebiliyorsunuz. Kentin içindeki kar amacı gütmeyen bir kuruluştan ücretsiz çicek düzenleme kursları alabiliyorsunuz. Ne bileyim yapılabilecek tonca şey var.
Suburb lerin de biraz sıkıcı olduğunu artık herkes kabul ediyor. Baksanıza Sex and the City, Seinfeld ve Friends gibi diziler Manhattan’gibi bir sehir merkezini daha da popülerleştirdi. Oysa Desperate Housewifes daki suburblerde yaşayan zengin ev kadınlarının yaşamı pek de iç açıcı değil.
New York’da bir de inner suburb denilen iç suburb’ler var, Queens ve Brooklyn gibi. Buralara da zaten Manhattan’dan 24 saat boyunca tren ve otobüsler gidiyor. Ulaşım çok kolay yani. Oysa bir de İstanbul’a bakın. Ben 2.5 satte Taksim’den Avcılar’a gittiğimi hatırlıyorum. Üstelik havasız, kliması olmayan, insanların üstüste bindiği bir münibüsle… Buna rağmen yaptığım aktarmalarla yol parası da New York’dan daha pahalıya gelmişti. Acaba diyorum, merkezi devlete en fazla vergi ödeyen İstanbul halkı, daha insani biçimde evlerine gitmeyi haketmiyorlar mı. Bu durumda, bu insanların vergileriyle Washinton’da cami yapmak ziyan değil mi. Hükumet sevap işlemek istiyorsa önce İstanbul halkına insan gibi yolculuk etme imkanı tanıyacak projeler hazırlamalı. Belki o zaman hanelerindeki günahlar biraz eksilir.
Taraf Gazetesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

#navbar-iframe { height: 0px; }