24 Ocak 2013 Perşembe

Yurttaş gazeteci


TARAF-POP-UP 25.01.2013
Eski solun fırınında pişirilmiş “aydın misyonu” diye bir kavramı vardı. Bu kavram, çok çabuk yaygınlık kazanmış, kitleselleşmişti. Misyonun yükü ağırdı, eli kalem tutup bir şeyler yazan herkes, ülkenin bütün derdini yükünü çekmekle görevli bir sünger gibi algılanıyordu. Entelektüel üretimde bulunanlar, sanki her olaya tavır koymakla görevli bir insan hakları bekçisi, bir çeşit aktivist olmalıymış gibi... Toplumun, aydınlardan böyle bir misyon beklentisi var ama, ülke de öyle bir ülke ki kardeşim, hangi birini, neyin hakkını savunacaksın: 80’leri düşünün, insan hakları ihlalleri dizkapağını geçmiş...

90’lara gelindiğinde, bazı aydınlar, usul usul, ay bu misyondan fenalık geldi demeye başladılar. Ne yapsınlar, kolay değil, misyonu yerine getireyim derken, hapse girdiler, çıktılar, o kayıp yıllarda işlerini düzenlerini kaybettiler, çoluk çocuklarıyla, ana babalarıyla araları bozuldu, belli bir yaştan sonra kendilerini toparlamaları, geçinmeleri, geçinecek yeni bir meslek edinmeleri kolay olmadı... Oysa bir baktılar ki onlar dışında herkesin hayatı, iyi kötü rayına oturmuş, gidiyor. Yani öyle veya böyle herkesin keyfi gıcır ve olan aydınlara, siyaset yapan öğrencilere olmuş. Bu durumda o aydınların düştüğü psikolojiyi bir tahmin etmeye çalışın bakalım. Son seferini yapan, kaçırılmış bir hayat treninin ardında kalan yolcular gibiydiler... O nedenle 90 sonrası aydınlar, artık misyon kavramını omuzlarına yükleyerek, peşin peşin kendilerini görevlendirmek, halk muhafızlığını üstlenmek, halkla görünmez bir sözleşme yapmak istemiyorlardı: Bu nedenle kitlelere dönüp, ne istersem onu yaparım, ister kabul et ister etme, tutumuna girdiler.
Şimdi de gazetecilere böyle bir misyon biçiliyor. Halk siyasetçilerden değil, gazetecilerden Türkiye’yi kurtarmasını, düzeltmesini, bütün karanlıkları aydınlığa çıkarmalarını bekliyor... Gazeteciler cesur ve fedakâr olsun, kendilerini ateşe atsın yani adeta bir aktivist gibi, bir siyasetçi gibi davransınlar isteniyor. Tamam, gazetecilik mesleğinin özünde bu nüanslar var ama bu kadar da olmamalı. Burası rayına oturmamış bir ülke ve her şey fena hâlde riskli. Sonuçta gazetecilik de bir meslek ve insanlar buradan kazandıklarıyla kira ödeyecekler, çocuklarının cebine harçlık koyacaklar, vesaire vesaire...
Şimdiiiii... Gazetecilerden kahramanlık yapmalarını bekleyenlere sesleniyorum... Yok öyle yağma... Siz kenarda durun, gazeteciye de intihar bombacısı rolünü verin... Buyurun, siz de elinizi taşın altına koyun... Evet, yapabilirsiniz çünkü yeni bir çağdayız ve bu çağ, hangi meslek dalında olursanız olun, siz vatandaşlara da gazeteci olma fırsatı veriyor.
Bu çağ dediğim şu: Günümüzde çoğu insanın telefonunda internet erişimi var. Sokakta, etrafta, işyerinde rastladığınız ilginç gelişmelerin fotoğrafını, videosunu çekip, iki satır bilgisini de ekler, kendi blogunuzda, o yoksa Twitter veya Facebook’ta, olmadı YouTube’da , daha da olmadı e-mail listenizdeki arkadaşlarınıza yollarsınız. Değerli ve ilginç bir bilgiyse, domino etkisiyle, dalga dalga yayılır ve milyonlarca insana ulaşır. Bu bilgiyi paylaşarak farkındalık yaratır ve böylece topluma sosyal bir fayda sağlamış olursunuz. Demokrasi denen şey, bireylerin bu şekilde etkinlik ve gücünü arttırmasıyla kalkınır.
Hem sabah akşam, büyük medya şirketlerinden, sansürden, otosansürden şikâyet etmiyor musunuz. Alın size fırsat. Bugün internet üzerinden beş kuruş harcamadan, varolan sistemlerle, kendi bireysel radyonuzu, televizyonunuzu kurabilir, kendi alternatif medyanızı yaratabilirsiniz. Sizin gibilerle ortaklık kurup kooperatif bir medya şirketi bile kurabilirsiniz.
Bu konuda benim içim rahat olduğu için size de rahat rahat saydırıyorum... İki sene boyunca, sosyal medya üzerinde yurttaş gazeteciliği yaptım. Beş kuruş kazanmadan, sadece alternatif yollardan habercilik yapmanın mümkün olduğunu, kendime ve başkalarına gösterebilmek için... Şimdi ise Bahçeşehir Üniversitesi bir yurttaş gazeteciliği programı açtı. 23 şubatta eğitim başlıyor. Oraya gelirseniz, yurttaş gazeteciliğinin detayları, yeni medyayı kullanma yöntemleri ve sosyal medya konusunda farklı bir dünyaya kapı aralarsınız.
hidirgevis@yahoo.com twitter.com/hidirgevis

22 Ocak 2013 Salı

Evinize dekorasyon önerisi




Sanat eserleri insan hayatına gerçekten yeni boyutlar katıyor. OK anladık... Resim sanatını alıp evimizin duvarına asarak bu boyutu evimize taşıyabiliyoruz değil mi... Heykelleri de öyle... Peki o bienallerde rastladığımız enstalasyon çalışmalarını ve Daniel Arsham’ın şu resimde gördüğünüz türde çalışmasını evimize nasıl taşıyacağız? Cevabı veremiycem... Çok yorgunum.

Medyanın Beatles’ı




Türkiye’de 1990’dan 2000’e uzanan siyaset koridoru adeta lunaparktaki korku tüneli gibiydi, o döneme ilişkin hatırladığım pek çok şey hâlâ midemi kaldırır. Ancak bu 10 yıllık aralık, benim gibi 68 doğumlular için önemli bir dönüşüm süreciydi. Kemalizm, sosyalizm, sosyal demokrasi ve yeşil hareket kavramlarının kafamda dans ettiği, birbirinin yerine geçtiği bir dönemdi. İşte bu dönemde ürettikleriyle beni etkileyen, geçmişten getirdiğim pek çok inanç şablonunu yıkmama yardımcı olan, farklı düşünmemi sağlayan isimler vardı. Bunlar daha çok gazetecilik akademi ve edebiyat kökenli yazarlardı: Mehmet Ali Birand, Murat Belge, Ahmet Altan, Mehmet Altan, Cengiz Çandar, Hasan Cemal, Ali Bayramoğlu, Enis Batur, İskender Savaşır, Ahmet Oktay. Yazılarıyla değilse de yayın yönetmenliği yaptığı yayınlarla Tuğrul Eryılmaz. Hatta Abdurrahman Dilipak bile. Dindar cenahtan Nehir Yayınları’nın kitapları, Dergâh Dergisi yazarları... Bu nedenle bu isimler biraz benim yetişme dönemimin dört üyeli değil ama çok üyeli Beatles’ıydı, isterseniz siz aralarından dört isim seçip kendi Beatles’ınızı çıkarabilirsiniz...
Beatles manyaklığı, 1963-66 arası baskınlaşmıştı. Sonra John Lennon’un tek başına yaptığı “barışa bir şans ver” gibi şarkılarla daha ileriye gitti... Dipten gelen yeni bir kültürel ve politik dalganın kitleselleştiği yıllardı. Farkındalık duygusunun güçlendiği, giyimden saç tıraşına kadar her türlü kişisel hak ve özgürlüklerin talep edildiği bir dönem... Savaş karşıtlığı, pasifizm, ekolojik sorunlar, gay hakları gibi kavramlarla bu dönemde tanıştı Batı dünyası. Popüler değerlerin sorgulanmaya başladığı bütün bu sürece önderlik eden sembollerden biriydi dört Livepoollu gençten oluşan Beatles müzik grubu.
Aralarında Birand’ın da yer aldığı yukarıda saydığım isimler ise 90’lı yıllarda Türkiye’yi yepyeni kavramlarla tanıştırmışlardı. Yerleşik siyasi değerlerin sorgulanmasını ve böylece Türkiye’nin nefes yollarının açılmasını sağladılar. Mayınlı tarlaya ilk onlar girdiler, yaralandılar... Ama sağolsunlar, gerçekten sağolsunlar...

Araştırmacı gazetecilik nasıl oldu da öldü



Paris suikastı ile ilgili bilgiler Fransa’dan akmaya devam ediyor... Sorumlular, failler, yakalananlar... Detayları benden iyi takip ediyorsunuzdur, tekrara düşmeyeyim... Benim rahatsızlığım bu bilgilerin hepsinin kafada yeni soru işaretleri doğuruyor olması... Bilgiler resmî kaynaklardan aktığı için güvenilirliği ister istemez kuşku uyandırıyor... Ya bu bilgiler gerçeğin üzerini örtmek ve kurmaca bir gerçek yaratmak içinse... Öyle ya, derinlerde neler oluyor bilmiyoruz ve biliyoruz ki bütün siyasi cinayetler resmî kurumların içindeki karanlık tünellerden geçiyor.
Bir vatandaş olarak kuşkularımızın üzerine gidecek, bizi aydınlatacak, rahatlatacak, puzzle’daki kayıp parçaları bulacak, bulanık parçaları netleştirecek, olaylar ve kişiler arasında ikna edici bir ilişki haritası çıkaracak bir müessese var aslında. O müessese araştırmacı gazetecilik. Ancak araştırmacı gazetecilik kaldı mı ki... Galiba kalmadı... Türkiye’yi yakından ilgilendiren böyle bir olayda, sadece bu olayı araştırmak ve haber yapmakla görevlendirilmiş muhabirler kaç tane? Ama haber televizyonlarının isimlerini sayın desem, say say bitiremezsiniz değil mi...
Araştırmacı gazetecilik dünyada ölüyor bizde ise öldü galiba... Suriye’deki iç savaşın en yoğun döneminde ve durum Türkiye ile bu kadar ilişkilendirilmişken, kimse oraya bir muhabir göndermedi. Ne zamanki Twitter’da kendisiyle yaptığım röportajda Amberin Zaman, “Neden ben dâhil, Suriye’deki iç savaşı izleyen bir gazeteci yok” diye sordu ve bu söz, sosyal medyada yayıldı, medyada da hemen bir hareketlenme oldu... Suriye’ye muhabirler gönderildi. Ama gidenler de sanki kafalarındaki sabit fikrin sağlamasını yapmaya gitmiş gibiydiler. Oraya giden gazeteciler farklı düşünerek geri dönmedi, çünkü farklı kesimlerle görüşmediler, bir tarafın verdiği enformasyonla donanıp geri döndüler.
Dünyada da bu konuda durum çok vahim. Amerikan CNN kanalı araştırmacı gazetecilik departmanını feshetti. Nedeni basit, çok masraflı olması. E nasıl olsa internet üzerinden bedava olan Skype’la sağa sola görüntülü bağlantı yapabiliyorsunuz diye. İyi de Skype bağlantısının yeri ayrı, araştırmacı muhabirin yeri ayrı... Neyse... CNN’deki departmanın önemli muhabirlerinden biri Kaj Larsen’di, işinden oldu. Güney Amerika’da uyuşturucu tacirlerinin açtığı tünellerden geçip sağ çıkmıştı... Mogadişu cehennemine girmiş ilk Batılı gazeteciydi. Kaj şimdi ne yapıyor biliyor musunuz? HBO kanalındaki “The Newsroom” adlı dizide danışmanlık yapıyor. Gerçek hayatta araştırmacı gazetecilik yapamıyor ama dizide araştırmacı gazetecilikle ilgili haber konularını belirliyor. Daha neler görücez Allah’ım, sen büyüksün...

20 Ocak 2013 Pazar

Siz ayrıcalıklılar, Birand’la aramıza girmeseniz...



Taraf gazetesindeki POP-UP başlıklı köşemde 20.01.2013 tarihinde yayımlanan yazı

Manhattan’da dapdaracık bir stüdyoda oturan arkadaşım Edward’ın, geniş bir arka bahçesi vardı. Orada verdiği partilerden biriydi. Su gibi içilen şarapların etkisiyle ruhlar grileşti. Aaa... bi baktım herkes 11 Eylül anılarını anlatmaya başlamış. Konuşulanlar içindeki şu veri ilginçti: New Yorklular İkiz Kuleler’e yapılan saldırının ardından, ketumluklarını bir kenara bırakmış, birbirlerine karşı daha sıcak, samimi, yardımsever ve merhametli davranmaya başlamışlar; sanki aynı evde oturan bir ailenin fertleri gibi... Aa dedim, İstanbul depreminin ardından da aynı şey oldu. Aa dediler; bir süre sonra, New Yorklular eski NewYokluluğuna geri döndüler. Aa dedim; İstanbullular da öyle.


Böyle işte, herkesin hayatını etkileyecek ortak tehditler, toplumun birbiriyle daha fazla kenetlenmesini sağlar. Aralarında soğuk bir Berlin Duvarı gibi uzanan egolarından, komplekslerinden, kaprislerinden ve güvensizliklerinden eser kalmaz. Ta ki o tehdidin etkisi geçene ya da unutulana kadar. Sonra herkes yine eski hâline döner. Bu psikoloji geniş kalabalıklar tarafından benimsenmiş, ikonlaşmış insanların ölümü sonrasında da yaşanır. Gidenin geride bıraktığı ruh, insanları biraraya getirir, ketumluklarını bir süreliğine üzerlerinden atarlar. Nitekim Mehmet Ali Birand’ın ölümünden sonra da öyle oldu. O birbiriyle didişmek, birbirine bağırmak, alay etmek, birbirine geçirmek, birbirinde kusur aramak ve o kusurları kullanarak karşı tarafı incitmek için 10 takla atabilecek gazeteciler, bir anda biraraya gelip, gidenle ilgili ciğer paralayan laflar ettiler. Herkes normale döndü çünkü. Negatif hırslarının tekeri altında ezdikleri insaniyetleri canlandı. Şimdi Birand’ı keşfediyorlar; muhabirmiş, iyi insanmış yardımsevermiş, insanların önünü açmış, adam yetiştirmiş, hepsi doğru ama...


Keşke yaşarken de bu iyi özelliklerini Birand’ın yüzüne vurabilseydiniz. O’nun için ne hoş olurdu, kendisine biraz mutluluk vermiş olurdunuz. Ama gazetecilik sadece kötülüğün yüze vurulması olarak algılandığı için, övgüde cimri (övgü derken samimi ve gerekçesi sağlam övgü), sövgüde ise cömert bir meslek grubuyuz biz. Övmekten neden bu kadar korkulur bilmiyorum, küçülürüz, karşı taraf yüzümüzü kara çıkarır diye mi... Hâlbuki çıkarsın yani ne olacak... Ama olmuyor, bizim gazetecilerin 140 karakterlik tweetleri bile o kadar kıymetli ki... Sanki her biri NASDAQ’da işlem görüyor mübarek. Tweetlerinin içinde bir başkasının ismini, reklamını yapmayayım diye geçirmekten imtina edecek kadar övgü ve destek cimrisiler...


Cemil Barlas hoş bir tweet yazmıştı: “Birisi öldüğünde rekabet bittiği için sevgi çıkıyor.. Keşke yaşarken kıymet billinse...” Aynen de öyle.

Son sözüm, Birand’ı kişisel olarak tanıyan siz ayrıcalıklı gazetecilere! Ölümünün hemen ardından televizyonlara çıkıp derin acılarınızı toplumla paylaşmak, anılarınızı tek tek anlatmak zorunda mısınız. Biraz geri çekilemez ve üzüntünüzün şiddeti dağıldıktan sonra ortaya çıkamaz mıydınız. Hem böylece, biz onu gerçekten seven okur ve izleyicileri, Birand’ın hâlâ ısısını koruyan ruhuyla başbaşa kalmış oluruz.


Nazlı Ilıcak’a açık mektup


Gazetecilerin tuhaf gelenekleri çok. Bunlardan biri de tepelerini attıran siyasetçiye oturup mektup döşenmek. Okur aradan çekilip bir kenara fırlatılıyor ve doğrudan sevgiliye yazar gibi o siyasetçiye yazılıyor mektup. Bunun adı da açık mektup oluyor. Hep özenmişimdir. İzninizle bu köşedeki hakkımı tepe tepe kullanmak ve bir açık mektup da ben yazmak istiyorum. Allah’ım, bana bu günleri de gösterdin ya, çok mutluyum. Bu arada sizi aradan çekip bir kenara fırlatırken, umarım bir yeriniz incinmez.


Açık mektubumu gazeteci bir meslektaşıma yazmak istiyorum. Fikirsel olarak yüzde şu kadar uyuştuğumuz yüzde bu kadar uyuşmadığımız için değil, sözkonusu gazetecinin kendi özgün ruhu nedeniyle...


Kendisi bir kadın olarak, erkek köşe yazarları arasında dimdik var olabilmiş... İdeolojik kalıplara bağımlılığını en aza indirdiği için de özgürce fikir yürütebiliyor... Tartışma kabiliyetiyle, en güçlü rakibini dahi kolaylıkla sırtüstü yere serebilir... Hem zeki, hem birikimli, hem başarılı, hem ünlü, hem zengin ve hem de kadın olduğu için kaderi biraz Yoko Ono’ya benziyor; erkekler onu pek sevmiyor, biraz yalnız... Kendine özen gösteriyor, estetikten yardım almakta hiçbir sakınca görmüyor, ilerleyen yaşına rağmen alımlı, her zaman podyumda yürüyormuş gibi serin ve şık, sesi tok ve romantik bir titreşime sahip.

Aslında bu mektubun yeraldığı şu sayfada kenar süsleri de olsa ne iyi olurdu. Satır aralarına da güzel kokulu mum resimleri isterdim, sayfanın rengi de bu kadar beyaz olmamalı, biraz loş olmalı. Evet, sanırım şimdi açık mektubumu yazmaya hazırım, başlıyorum. Sevgili Nazlı Hanım... Yok, hayır, yapamıycam. Galiba henüz hazır değilim. Başka bir sefere belki...



Murat Boz mu Kim Junsu mu



Geçenlerde Murat Boz’un Geri Dönüş Olsa şarkısının remix’ine çektiği klipini izledim... Güzel şarkı ancak ben yine hayal kırıklığına uğradım. Murat habire kolunu, başını, vücudunu rastgele sallayıp duruyor. Hani düğün salonlarında içkinin tesiriyle piste çıkıp dans ediyorum derken kendini sallayan çekingen insanlar vardır ya, öyle...

Türkiyeli popçular dans etmeyi bir türlü öğrenemedi, dans dersine para harcamak mı istemiyorlar, bilemiyorum artık. Son zamanlarda Koreli popçulara sardım. Popçu diyorsam müzikleri Hip Hop’tan R&B’a kadar her şeyi içeren bir salata tabağı. Ancak çok başarılılar. Kim Junsu var mesela. Tarantallegra şarkısına çektiği klipi izleyin. Dans, koreografi, mizansen ve dekorlardaki estetik seviye ile çekimlerdeki ustalık insanı hayran bırakıyor. Kore pop müzik sektöründe, Junsu gibi pek çok isim ve grup var. Video kalitesi, modanın sınırlarını zorlayan inanılmaz yaratıcı kıyafet ve kostümler dikkate alındığında, Amerikan müzik endüstrisinden çok çok ileride ve daha yaratıcılar. Gençlerden oluşan girls generation, sistar, B:A:P, SHINee EXO ve Bingbang dikkatimi çeken gruplar. Bingbang'in fantastic baby kliplerini izleyin, ne demek istediğimi anlayacaksınız.


hidirgevis@yahoo.com twitter.com/hidirgevis

23 Kasım 2012 Cuma

Müslümanların namusu


Taraf Gazetesi 23.11.2012

Geçtiğimiz Ekim ayında Amerika’nın önemli yayın kuruluşları biraraya gelip, Suudi Arabistan ile ilgili bir bildiri yayınladılar. Bildiriye imza atanlar arasında Random House, Time Warner ve Amazon’un üst düzey yöneticileri de vardı. Bildiride, Suudi Arabistan’da, çocuklara okutulan ders kitaplarının içeriği kamuoyuna şikayet ediliyordu. Kitaplarda, dini azınlıklar ve inançsızlara karşı derin bir hoşgörüsüzlük ve nefret tohumu ekildiği vurgulanıyordu. Dolayısıyla artık bu eğitim politikasına son verilmesi isteniyordu. Daha 9. sınıfdaki Suudi öğrenciye okulda şöyle satırlar okutuluyordu: ‘Yahudiler ve Hristiyanlar inananların düşmanıdır’.
Aslına bakılırsa bu konu 2001’deki 11 Eylül saldırısından sonra pek çok defa Amerikalılar tarafından Suudi yetkililere bildirilmişti, sözler alınmış ama görünen o ki pek bir ilerleme sağlanamamıştı. Sorun bugünlere kadar sarktı. Arabistan eğitimine sızan bu sistematik nefretin bırakın diğer Arap devletlerini, bizim gibi laik toplumlarda bile nasıl kök saldığını son Gazze krizinde gördük. Sosyal medyada, İsrail develetinin şiddetini, onların dinleriyle yani Yahudilikleriyle gerekçelendiren tonlarca yorum yapıldı. Örneğin bir kanalın ana haber spikeri, bir şairden alıntı yaparak Twitter’da şunu yazdı: "Yahudiler mi dediniz, Onlar, yumurtalarını pişirmek için, dünyayı ateşe vermekten çekinmeyen lanetlilerdir"
Bu cephedeki nefret duygusu ve bu duygunun İsrail saflarındaki karşılığı, İsrail-Filistin çatışmasının 64 yıldır çözülememesinin en temel nedeni. Çünkü bir tür bulaşıcı hastalık haline gelen nefret ve düşmanlık duyguları, zihinleri kirletip gerçeklerle kurulan ilişkiyi çarpıtıyor… Sonuçta rasyonel davranamıyor, doğru hareket edemiyor, yaratıcı politikalar geliştirmiyorsunuz… Bu nedenle Ortadoğu’daki siyasal sorunlar, her türlü mantıklı çözüme açık siyasal bir sorun olmaktan çok, karmaşık bir psikolojik sorun haline geliyor. Demem o ki aslında Filistin-İsrail sorunu, elinden tutulup bir pikoloğa gösterilecek türde bir sorun.
Çözümün önündeki bir başka engel ise o topraklar dışında kalan bizim gibi Müslümanların bu işi bir namus davasına dönüştürürken, ortaya koydukları yanlış tutum nedeniyle güvensizliği köpürtmeleri. İkili sorunların çözümü güvenle başlar, akılcı diplomasiyle sıcaklığa kavuşur, masaya oturulur ve diyalogla devam eder. Ancak aradaki bazı güçler nedeniyle bu güven sağlanamıyor. Ne İran ne Katar ne S. Arabistan ne de diğer güçlü bölge ülkeleri İsrail’i bir devlet olarak tanımıyor zaten. Buna rağmen olaya müdahil oluyorlar; örneğin İran, İsrail’i tanımayan sertlik yanlısı Hamas’a Sudan ve Mısır üzerinden silah aktarıyor… Katar, İsrail’i tanıyan West Bank merkezli Filistin yönetimine deği, Hamas’ın kontolündeki Gazze’ye ekonomik yardım yapmayı planlıyor. Davudoğlu, Tunus Fas gibi ülkelerin dışişleri bakanlarıyla Gazze’ye giderek iyi bir iş gerçekleştiriyor, ancak bu sadece bir gövde gösterisi olarak kalıyor, çünkü İsrail ile temas kurulamıyor. Neticede karşımızda seçim sloganı ‘güçlü güvenlik’ olan Netanyahu var, gövde gösterisinden ne kadar etkilenir ki. ateşkes görüşmelerinde aracı oldu.
Son söz: Saddam, 2000 yılında, İsrail’i ortadan kaldıracağını söylemişti şimdi Ahmedinecad İsrail’i haritadan sileceğini söylüyor. Bu tür radikal tutumların soruna bir faydası yok zararı var ama bu liderlere bir faydası var tabii: Ortadoğu müslümanlarının sağını da solunu da birleştiren Filistin rüzgarını kendi yelkenlerine doldurup güç kazanmak, yani istismar etmek…

8 Kasım 2012 Perşembe

Obama'nın pozitif intikamı


Taraf Gazetesi-09.11.2012
Negatif intikam: Hayat yolu bu; sizi birileri tökezletir, canınızı acıtır, haysiyetinizle oynar, incitir, bütün enerjinizi çekip alır. Güçsüz ve savunmasız olduğunuzda, karşı koyamaz ya da karşı tarafı engelleyemezsiniz. Sonuçta başınıza bu saydıklarımdan biri, öyle veya böyle gelir. Sizi mağdur eden haksızlıkları unutmak, sindirmek öyle kolay değildir. En fazla sineye çeker ve bilincinizin karanlık bir köşesinde saklarsınız. Hayatın koridorlarında yürüdükçe, sabretmeyi öğrenir ve gününü beklersiniz. Kendinizi toparladığınızda ise bilincinizin karanlığındaki o kötü hatıralar usulca göverir, serpilir ve sizi rahatsız etmeye başlar, gözünüzü alan güçlü bir far gibi yanıp söner. Öfkelenirsiniz ve bu öfke duygusu bir başka duyguyu, intikam duygusunu besler, büyütür. Bir süre sonra intikam alarak geçmişin kötü hatıralarını bastırabileceğinize ya da tümden yok edebileceğinize inanırsınız. O tehlikeli duygu sizi yönlendirmeye başlamıştır artık. Önünüzde iki seçenek vardır: pozitif ve negatif intikam. Bu iki intikam çeşidi, çıkış noktaları aynı olmakla birlikte, birbirine tümüyle zıttır ve hangisini seçeceğiniz, sizin insan sevme ve empati kurma gücünüzle ilgilidir.
Negatif intikam yoluna girdiğinizde tanınmaz bir insan olabilirsiniz. Hiç fark etmeden geçmişte sizi mağdur eden düşmanınızın ruhunu, bedeninize misafir eder, bir süre sonra da kendinizden onun bir kopyasını yaratırsınız. Size geçmişinizde yapılanların aynını siz de başkalarına, hatta fazlasıyla yaparsınız. Aşağılandınız mı siz de ilk fırsatta aşağılarsınız, iftiraya mı uğradınız siz de iftira edersiniz. Bu süreçte bir türlü yenemediğiniz içinizdeki haklı çıkma isteğiyle, çevrenizdekileri daha çok cezalandırır, çok geçmez, başkalarının hayatında sevimsiz ve gereksiz bir varlığa dönüşürsünüz.
Başarıyla intikam almak: Obama’nın da bir intikamcı ama pozitif bir intikamcı olduğunu düşünüyorum. Başarısıyla, hep koruduğu güzel karakteriyle intikam aldı kendine haksızlık edenlerden. Ülkeyi terk etmiş siyah Kenyalı bir babanın, eşinden ayrı yaşayan beyaz bir annenin oğlu olmak... Obama’nın bu soyağacı nedeniyle bugün uğradığı saldırılar, geçmişte neler yaşamış olabileceği hakkında size bir fikir veriyordur. Daha yakınlarda, rakibi Mitt Roney’nin oğlu, “babamım vergi beyannamesini istiyorlar, önce Obama doğum sertifikasını göstersin” gibi mat da olsa ırkçı bir zeminden vurmaya çalışmıştı Obama’yı. Bu durumda ilkokulda arkadaşlarının ırkçılık içeren imalı sözleri ve şakaları karşısında Obama’nın ne hissettiğini varın siz düşünün.
İntikam için bizzat kendinizin haksızlığa uğraması gerekmiyor, benzerlerinizin haksızlığa uğraması da sizi acıtabilir. Kürt’seniz Kürt kimliğinden dolayı bir Kürt’e yapılan haksızlığı, Alevi’yseniz Alevi kimliğinden dolayı bir Alevi’ye yapılan haksızlığı size yapılmış bir haksızlık sayabilirsiniz. Obama da hayat yolunda yürürken benzerlerine yani siyahlara yapılan pek çok ırkçı saldırıya şahit oldu, ancak bir gün gelip de ülkeyi yöneten bir başkan olduğunda asla karşıtına dönüşmedi, bütün ezilenlerle empati kurdu, toleranslı ve insancıl bir tavır sergiledi.
Kozmopolit ruhun birleştiriciliği: Obama’nın çocukluğundan bugüne bütün fotoğraflarına baktığınızda yüzünde o sevgi taşan gülümsemesini görürsünüz. Siyah olması, beyaz bir anneye sahip olması, Amerika’da doğması, Kenya kökeni, bütün bunlar onun kozmopolit ruhunu yapılandıran, ayırt etmeksizin insanları sevmesini sağlayan unsurlar. O’nun bu ruhu, bir göçmen ülkesi olan ve kendine gelenleri her kim olursa olsun kucaklayan Amerika’nın gerçek özüyle, gerçek benliğiyle örtüşen bir ruh. Bu yüzden ilk defa oy kullanan yeni jenerasyon Amerikalılar, sosyal medya üzerinde gecelerini gündüzlerine katarak twit attılar, facebook’dan videolar paylaştılar, Mitt Romney’nin yalanları ve birbiriyle çelişen açıklamalarını bir dedektif gibi bulup ortaya çıkardılar.
Biz de Obama gibi bir lideri hak ediyoruz: Obama’nın bu ruhu sadece Amerika’daki farklı kesimleri (geyler, siyahlar, beyazlar, Latinler, Müslümanlar, Hıristiyanlar, Asyalılar, zenginler, yoksullar) birleştirmekle kalmadı, dünyanın farklı ülkelerinden insanları da o ruh etrafında biraraya getirdi. Böylece Amerika’nın o ağır negatif imajını aşarak, pozitif bir dünya markası hâline geldi Obama. Nitekim onun olağanüstü derinlikteki zafer konuşmasının metnini Amerikalılar kadar Pakistanlılar, Çinliler ve biz Türkiyeliler de sosyal medya üzerinden paylaştık. Seçimleri kazanınca attığı “4 yıl daha” twitini 780 bin kere RT ettik. Çünkü bizler de en az Amerikalılar kadar evrensel değerlere inanan, bu değerlere saygılı bir lidere sahip olmayı hak ettiğimizi düşünüyoruz. Öyle ya dünyanın doğusu ve güneyinde, kendi üzerine diktiği elbiseyi herkese zorla giydirmeye kalkan liderlerden geçilmiyor ve biz o liderlerden artık çok sıkıldık. Kendine özel tutması gereken inançlarını ve değerlerini bize zorla dayatan, azarlayan, bazen hiç düşünmeden, kolay ve büyük konuşan, sırf kendini haklı çıkarmak ve rakiplerini karalamak için konuşurken hile yapan, incitici ve kibirli liderlere yer yok yeni dünyada. Kapitalizmde rekabet var, siyaset marketinin raflarında daha iyisini bulduğunuz an, eldeki bir kenara atılıverir. Bu işlerin hiç hatırı yok.
hidirgevis@yahoo.com twitter.com/ hidirgevis

2 Kasım 2012 Cuma

Resmî dili kaldırsak mı



Amerika’da resmî dil yok:
Çoğunuzun şaşıracağı bir bilgi vereceğim: Amerika‘da resmî dil yok... Yani bizim anayasamızda yer alan “Devletin resmî dili Türkçedir” benzeri bir ibare yok Amerikan anayasasında. Evet, 30 eyaletin kendi eyalet anayasalarında İngilizce resmî dil. Ama bu bir şey fark ettirmiyor. Oralarda bile devlet dairelerinde farklı dillerin kullanımına getirilen bir yasak ya da sınırlama yok, kimse size zorla İngilizceyi dayatmıyor. İşin esası şu; İngilizce denen dil, Amerika’nın genelinde sadece de facto olarak ulusal çapta kullanılan bir dil hâline gelmiş de jureolarak değil.


Bir ülkede birden fazla resmî dil:
İçinizden Allah Allah diyenleriniz vardır. Sahiden Amerika bu kadar farklı ırkları ve dilleri barındırdığı hâlde resmî dili yok. Çünkü sizin bir devlet olarak bir diliresmî dili seçmeniz diğer dillerin ister istemez değerini düşüren bir uygulama... İkincisi, resmî dil kavramı biraz yabancı korkusundan biraz da saf ırkçılıktan türüyor... Dünyanın pek çok ülkesinde uygulanması da bu işin doğruluğunu göstermez... Dünyanın pek çok ülkesindeki cumhuriyet rejimleri o rejimlerin demokratik rejimler olduğunu göstermediği gibi... Farklı modeller de var: İki resmî dilli Kanada, dört resmî dili olan İsviçre gibi... İki ülke de çok güçlü ve barışçı...

Bazıları bütün bunların bizim için karmaşık, tuzaklı ve tehditkâr olduğunu düşünebilir çünkü bizde siyasal sistem ipin üzerinde yürüyen ve bir türlü öteki uca ulaşamayan bir cambazın ruh hâli ile hareket ediyor: Her an düşüp, paramparça olabilirim korkusuyla kendi dışındaki etkilere, seslere, radikal değişimlere kapalı ve alerjik. Orada hiç değişmeden yürüyebildiği için de hastalıklı derecede narsist ve kibirli.


Toplumsal hayaller mi:
Peki nasıl oluyor da 100’ün üzerinde dilin konuşulduğu ABD denen ülke, dünyada birlik ve bütünlüğü en iyi sağlayan ülke... Nedeni basit: Amerika bu konudaki gücünü dil, din, ırk gibi kişilerin doğuştan miras aldığı değerlerden değil, sonradan edinilenpolitik ideallerden, toplumsal hayallerden ve iyi bir hayat hevesinden alıyor. Farklı dillerden korkmaması bu yüzden, Franco’nun Bask ve Katalanlara, Rusya’nın eski Sovyet cumhuriyetlerine, Britanyalıların İrlandalılara yaptığını yapmaması yani belli bir dili zorla dayatmaması bu yüzden.


İyimser Amerika:
Amerika’da halk gönüllü olarak o dili zaten öğrenmeye çalışıyor, ekonomik ve sosyal avantajları çok, bu yüzden... Dolayısıyla Amerika’yı güçlendiren diğer ülkelere göre daha progresif ve özgürlükçü kılan anahtar da burada: Manasız duygusallıklar, kronik kompleksler, inandırıcılığı zayıf mitler ve melankoli üzerine inşa edilmiş bir akılla değil, gerçekler üzerine kurulu pragmatist ve iyimser bir akılla hareket ediyor Amerikalılar.


Bugün ölüm orucuna dönüşen açlık grevlerinin 52. günündeyiz.
Ölüm sınırı olan 60. güne yaklaşan grevci Kürt mahkûmlarının istemlerinden biri de anadilde eğitim. Ancak bu konuda sadece hükümet değil oldukça büyük bir kalabalık, sadece ıslık çalıyor ve taviz verilir endişesiyle hiçbir adım atmıyor. Oysa Kürtlerin de diğer etnik grupların da kendi anadillerinde eğitimleri ne o kadar zor ne o kadar korkulası bir şey. Hatta bu talep neden hükümetten değil de BDP ve PKK’dan geliyor diye sorası geliyor insanın. Çünkü eğer bir halkı ortak bir toplumsal ideale doğru motive etmek istiyorsanız, onları oldukları gibi kabul etmeye mecbursunuz. Kabul edeceksiniz ki daha mutlu, üretken ve verimli olabilsinler. Oysa bizde Muhsin Kızılkaya’dan tutun, hangi Kürt aydınının kişisel tarihine merdiven dayayıp inerseniz inin, orada Türkçe bilmediği, öğrenmekte zorlandığı için öğretmeninden dayak yiyen bir Kürt çocuğunu görüyorsunuz.


Amerika’da anadilde eğitim var:
Kürtlerin bu sıkıntılardan kurtulmasının tek yolu ise bir kısım Türklerin bu küflü ve kötü koku yayın inadını bırakmaları... Bu tayfaya Amerikan deneyimine bakmalarını öneriyorum. Türkiye nüfusunun yarısı kadar yani 34 milyon kişinin İspanyolca konuştuğu bir ülke Amerika. Nüfusun yüzde 13’den fazlası evde İngilizce dışı başka bir dil konuşuyor. Nitekim Chicago’da yaşayan dilbilimci Prof. Gülşat Aygen’le bir görüşme yaptım. Aslında dâhi bir dilbilimci olan Chomsky ile çalışmış Aygen. Amerika’da 1800’lü yıllardan beri anadilde eğitim olduğunu söylüyor. Hatta bu anayasal garanti altına alınmış. Bush döneminde anayasadan çıkarılsa dahi uygulama fiili olarak aynen devam etmiş... Şu an 30 ayrı dilde anadilde eğitim var. Aygen’e göre anadilde eğitim Kürt çocuklarının Türkçeyi daha iyi öğrenmelerini kolaylaştıracak. “Bu konuda eğitmen bulmak da sorun değil, kısa ve uzun vadeli çözümleri belli ve çok kolay” diyor. Aygen’ e göre iki dili çok iyi konuşup yazan bir kuşakyetiştirmek Türkiye için büyük bir kazanım.


Türkiye Ortadoğu’da etkin olmak istiyorsa, o coğrafyanın farklı bölgelerine dağılmış Kürtlerle iyi ilişkiler kurmaya mecbur. Bu ilişkiyi her boyutta sağlıklı yürütebilmesi için de Kürtçeyi ve Türkçeyi iyi bilen iç Kürtlere ihtiyacı var.


hidirgevis@yahoo.com twitter.com/ hidirgevis

Dijital çağda ölmeye yatmak


IRA üyesi Bobby Sands 3 Mayıs 1981’de komaya girdi ve açlık grevinin 66. günü hayatını kaybetti. Belfast’taki cenazesine 70 binin üzerinde kişi katıldı. İrlanda’daki Britanya egemenliğine karşı mücadele eden IRA, bu cenazenin ardından büyük bir güç kazandı, yaşanan ağır travmadan etkilenen pek çok İrlandalı genç örgüte üye oldu. IRA’yı büyüten ölümler IRA militanları, kendilerine savaş mahkûmu muamelesi yapılmasını, örneğin tek tip elbise giydirilmesini protesto için açlık grevine gitmişlerdi. Bobby’nin ölümünün ardından greve katılan başka gençler ölmeye başladı. Ancak dönemin Britanya başbakanı Thatcher nuh dedi peygamber demedi. Sonunda 10 kişi yaşamını yitirdi. IRA’nın siyasi kanadı Sinn Fein eylemlerin ardından ana siyasi partilerden biri hâline geldi. Açlık grevi işe yaramıştı... Britanya yönetiminin Hindistan’daki uygulamalarını protesto için Gandhi’nin 1932 mayısında başlattığı ve 21 gün süren açlık grevi gibi... Seslerini, mücadele amaçlarını kendi sağlıklarıyla, hayatlarıyla bedel ödeyerek duyurdular dünyaya. Türkiye’de de benzeri ve daha acı eylemler yapıldı. 1996’da 69 gün süren ve 12 mahkûmun öldüğü açlık grevini düşünün. Kriminalize edilemeyen muhalefet O günlerden bugüne çok şey değişti. Sivillerin kendi seslerini daha az bedelle, daha acısız ve şiddetsiz duyurabilecekleri sofistike eylem biçimleri gelişti... Modern dünyanın eylemcileri kendi gruplarının dışına, o da yetmedi kendi toplumlarının ötesine sıçrayarak, yeryüzü sakinlerini ikna ede ede hedeflerine yürüdüler. Greenpeace bunun ilk örneklerinden, eylemleriyle sadece devletleri değil, global şirketlere de meydan okudular ve hepsini dize getirdiler. Çünkü meseleleri ve talepleri konusunda başkalarını ikna edebildiler. Gerekçelerini çok net ortaya koyup, yaratıcı ve ilgi çekici bir üslûpla dile getirdiler. Yaratıcılıkları nedeniyle medyanın ilgisini çektiler ve kendilerini duyurdular, üslûpları nedeniyle eylemleri medya tarafından kriminalize edilmedi, bu nedenle marjinalize olmadılar, çığ gibi büyüdüler ve ciddi bir baskı unsuru oluşturdular. Kebapçıdan çıkıp açlık grevini desteklemek Ancak modern çağın görgüsüne ve sunduğu yeni olanaklara rağmen, Türkiye’de hâlâ açlık grevleri yapılabiliyor. Bugün, bayramın ikinci gününde, açlık grevlerinin ise 45. günündeyiz. Öcalan’ın sağlık, güvenlik ve özgürlük koşullarının sağlanması, anadilde eğitim ve savunma hakkı talebiyle 680 Kürt mahkûm açlık grevinde... Elbette günümüzde sadece bizde değil, başka ülkelerde de benzeri eylemler oluyor, olmuyor değil. Geçtiğimiz nisanda İsrail hapishanelerindeki 2000 Filistinli mahkûm açlık grevine girmişti... Bireysel eylemciler var: Eski Ukrayna saşbakanı Tymoshenko, mayıs ayında girmişti. Hindistan’da Irom S.Chanu, 25 bin kişinin öldüğü Manipur’daki devlet uygulamalarını protesto için 12 yıldır açlık grevinde. Her ne gerekçeyle olursa olsun, ölmeye yatarak davalarına olan inançlarının gücünü göstermek, başkalarında suçluluk hissi yaratarak meseleye dikkat çekmeye çalışmakakla getirilmemesi gereken bir çözüm olmalı. Kendi bedenine bu kadar hoyratça davrananların bu eylemine, kebapçıdan çıkıp holiganlık yapanların da biraz hicap duymaları lazım. Neden mi... IRA’lı Bob öldüğünde, internet yoktu, Türkiye nüfusunun yarısı Facebookkullanmıyordu, insanlar internet üzerinde beş para harcamadan açtıkları kendi blogları aracılığıyla fikirlerini yaymıyordu, Twitter’da trend topikler olmuyordu, gençler YouTube’a kendi elleriyle hazırladıkları ve milyonların izlediği videolar yüklemiyordu. Yurttaşların cep telefonlarıyla çektikleri materyalleri paylaştıkları yurttaş gazeteciliği websiteleri yoktu. Yani bilgi, geçmiş zamanlarda olduğu gibi belli grupların ya da devletlerin filtresinden geçerek değil, tek tek bireylerin elinden geçerek yayılıyor artık... İnternette örgütlenip aynı gün Taksim’e çıkılıyor. Hiyerarşik, şiddet içeren, baskıcı ve manipülatif eski dünyanın zincirleri kırılıp, şiddetsiz, demokratik ve yatay bir iletişim sistemi devreye giriyor: Bu yeni dünyada kendini çoğaltmanın, başkalarını coşturmanın yolu kimi nasıl ikna edeceğinizden geçiyor. PKK-BDP arasındaki sinerji birliğinin de yeni gelişmeleri anlayarak politikalarına yön vermesi lazım. Headquarter’ı Kandil’de olan ve savaş üzerine kurgulanmış eylemler konusunda uzman olanlar, aynı kültürü şehir politikalarına taşıdıklarında hayal kırıklığına uğrayabilirler. Nitekim bu son açlık grevi beklenilen etkiyi yaratmadı, şu andaki ilgiyi de çok geç yakaladı. Sevgili Ferhat Tunç’la Twitter’da aramızda geçen tartışmada söylediklerimi tekrar edeceğim: İnsan sağlığının yıkımı üzerine kurgulanan açlık grevi eylemlerini teşvik etmek yanlış, BDP saflarında sivil siyaset yapanların kendilerini ve cemaatlerini kurbanlaştırarak etki yaratma çabaları dayanlış. Yıllar sonra Ferhat Munzur kıyısında, bense Cancun plajlarında yürürken, sağlığını yitirmiş o grevci mahkûmlar yatağa bağımlı olacakları için sadece pencereden dışarıya bakabilecekler. hidirgevis@yahoo.com twitter.com/ hidirgevis

Putin ve Erdoğan arasındaki 7 benzerlik


Putin dünya siyasetinin en kendine özgü liderlerinden: en az ergenlik çağındaki gençler kadar ben buradayım demek istiyor, üstelik hiç tükenmeyen bir heves ve gayretle. Maharet, vicdan ve mükemmeliyet vurgusu yapılan fotoğraflarında, kutup ayısına şefkat gösteriyor, savaş uçağı kullanıyor, göğsünü açıp ata biniyor, karate yapıyor. Yani bir tür sevilme- beğenilme- onaylanma ihtiyacı var Putin’de. Yoksa bu çabaları sadece bir marketing girişimi olarak izah edilemez. Putin, yakın zaman önce 60. yaşını kutladı; adına “iyi kalpli adam” sergileri mi açılmadı, dergiler Putin özel sayıları mı çıkarmadı, konserler mi düzenlenmedi... Şenliğe dönüşen etkinlikler, medyada “bayram” olarak nitelendirildi. Bu manzara Putin için iyi mi... nereden baktığınıza bağlı. Biliyoruz ki bu dönemde baba oğula böyle bir ilgi göstermez, halk siyasetçiye neden göstersin. Bütün bu tertiplerinin arkasında muhtemelen Putin’e şirin görünmeye çalışan işgüzar yöneticiler var. Bu da işin öteki yüzünü gösteriyor: bir devlet adamına yaranma çabası demokrasilerde değil otoriter rejimlerde olur. Zaten karşımızda Stalin tecrübesi yaşamış bir toplum var: dolayısıyla geçmiş reflekslerini bugüne transfer edip Putin’e yöneltmekte zorluk çekmiyorlar. Putin’in doğum gününü pek çok dünya lideri ile birlikte Başbakan Erdoğan da kutlamıştı. İlginçtir, Suriye nedeniyle şimdi ilişkileri limonileşen bu iki lider arasında pek çok benzerlik var. İşte benim çıkarabildiklerim. Üç çocuk kampanyası: Erdoğan daha geçenlerde, düğününe katıldığı Olimpiyat şampiyonu Alptekin’den üç çocuk beklediğini dile getirdi. Bu istek kaynağını, nüfus ve ekonomik ilerleme arasında birbirini yükselten bir korelasyon ilişkisi olduğu tezinden alıyor. Putin de ülke nüfusunu 142 milyondan 154’e çekmek için ailelere ciddi biçimde çocuk yardımı yapıyor. Üçüncü çocuk ise çok kritik. Üçüncü çocuğu yapınca aylık yardım yedi bin rubleye kadar yükseliyor. Ekonomik başarı: Putin’in ekonomik başarısının modern bir mit olduğunu, onun oligarşik bir kapitalizm inşa ettiğini iddia edenler var, diktatör olduğunu da... Kim ne derlerse desin: Putin, Rusya ekonomisini ciddi biçimde toparladı. Evet, ülke ekonomisi petrol ve doğalgaza bağımlı olabilir ama sonuçta Putin döneminde yaşam standartları iki kat arttı. Dünyanın 20. büyük ekonomisiyken altıncı büyük ekonomisi hâline geldi. Ya Erdoğan, ona da diktatör diyenler var... Ancak o da ekonomik bir enkaz devralmıştı ancak Türkiye geçen yıl dünyanın Çin’den sonra en hızlı büyüyen ikinci ekonomisi oldu. Dünyanın en büyük ekonomisi sıralamasında ise 15. sıraya çıktı. Büyük İmparatorluk hayali: Putin, dağılan eski Sovyet Cumhuriyetleri üzerine kontrolü arttırarak Rusya’yı yineden eski günlerine geri götürme hevesi taşıyor. Yakın zaman evvel, Gürcistan seçimlerini, “Putin’in kuklası” denen İvanişvili liderliğindeki parti kazandı. Putin’in Ukrayna’da falan yaptıklarını anlatmama gerek yok. Peki Erdoğan? Osmanlı sınırlarında yer alan Kürdistan, Mısır, Tunus gibi bölge ve ülkelerin liderleri de son AK Parti kongresindeydi. Dolayısıyla Amerikan Cumhuriyetçilerinin, Türkiye’yi yeni bir Osmanlı devleti kurmaya çalışmakla itham etmeleri, Obama’yı da bu projeye destek olmakla suçlamaları boşuna değil. Cumhurbaşkanlığı-Başbakanlık: Putin 2000’den 2008’e devlet başkanlığı yaptı ancak anayasa nedeniyle üçüncü kez bu göreve seçilme şansı yoktu, bunun üzerine istediği gibi kontrol edebileceği bir isim olan Dimitri Medvedev’in devlet başkanlığına seçilmesini sağladı, kendisi de başbakan kaldı. 2012’de siyasal sistemdeki oynamalarla seçimlere girdi ve bir değiş tokuş yaptı: bu kez altı yıllığına yeniden devlet başkanı oldu... Medvedev de başbakanlığı aldı. Bu durum Erdoğan’ın kontrolü elden bırakmadan Köşk’e çıkma isteğiyle ilgili spekülasyonları çağrıştırıyor. Eleştiriye tahammülsüzlük: Putin eleştiriye tahammüllü değil, eleştirenlere de bire bir takıyor, gazetecilerden tutun da Pussy Riot gibi müzik gruplarına kadar. Davaları için saçını süpürge edenlerde görülen bir alınganlığa sahip Putin. Eleştiriyi kendine yapılmış bir yardım ya da bireylerin vatandaşlık hakkı olarak değil, nankörlük veya maksatlı bir saldırı olarak görüp cezalandırıyor. Güçlü bir liderin bu kadar küçük şeyler üzerinde durması, ondaki gizli özgüven zayıflığına bağlanabilir. Yıkılmış bir sosyalist sistemin türbülansından çıkıp gelmiş, bilinçaltında her şeyin birden bozulup geriye gidebileceği endişesi taşıyor ve sonuç olarak en küçük eleştiriyi tehlike olarak algılıyor. Erdoğan da askerî vesayet sisteminin türbülansından çıkıp geldi. O da bugün güçlü bir lider ama Putin’dekine benzer kaygılarla hareket ediyor... Gazeteci Nuray Mert’i meydan konuşmalarında eleştirmiş ve ardından aynı gazeteci işini kaybetmişti. Maço ve kontrolcü: Putin ilerleyen yaşına rağmen hoş ve fit bir erkek; spor yapıyor, birçok hobisi var. Erdoğan’ın hobisi yok, spor yapmıyor ama Putin kadar fit hatta daha da yakışıklı. İkisi de kontrolcü, maço ve sert mizaçlı. Dipten geldiler: Putin, gizli servis KGB’de alt düzeyde bir yöneticiydi, Erdoğan ise İETT’de geçici işe alınmış bir çalışan. İkisi de bugün nerede. Bizde Erdoğan’ın doğum günü milletçe kutlanmadı hiç. Bu da hem Erdoğan ve Putin arasında, hem de Türkiye ve Rusya demokrasileri arasındaki önemli bir fark. hidirgevis@yahoo.com twitter.com/ hidirgevis

14 Aralık 2010 Salı

Sosyal Medya çağında Kimse Sıradan Olmayacak

İstanbul'da düzenlenen Uluslararası Medya Sempozyumu güzel ve verimli geçti. Benim sunduğum bildirinin başlığı 'Sosyal Medya çağında Kimse Sıradan Olmayacak' idi...

Ana başlıklar ise şunlardı:

1-Sosyal medya klasik üretici-tüketici ilişkisini değiştirerek, tüketiciyi üreticiye dönüştürüyor.

2-Sosyal medya sıradan insanlara entellektüel üretime katılma ve ürettiklerini dolaşıma sokma imkanı vererek onlara fırsat eşitliği sağlıyor.

3-Sosyal medya, entellektüel üretimi elinde bulunduran elitler dışında kalan insanların da üretmesini ve ürettiklerini dünyanın her yerindeki insanlarla paylaşabilmesini sağlıyor.

4-Sosyal medyanın sağladığı özgürlük ve teknik kullanım kolaylığı, sistem dışı özgün ve radikal eserlerin üretilmesine ve dağıtılmasına imkan veriyor

5-Sosyal medya, insanlar arasındaki bariyerleri kırarak fiili anlamda bir internet yurttaşlığı kavramını geliştiriyor. Bu yurttaşlık din, dil, ülke faktörleri üzerine temellenmiyor sadece yardımlaşma, paylaşma ve birlikte üretme üzerine temelleniyor

6- Sosyal medya sayesinde internet yurttaşları arasında otoriter ve dikey bir iletişim değil, yatay ve eşitlikçi bir iletişim biçimi gelişiyor.

Konferansla ilgili genel bilgi almak için: http://www.babialidenbagcilara.com/3-oturum.html

Medya Sempozyumda birlikte konuştuğumuz Sosyal medya kavramının teorisyenlerinden HOWARD RHEINGOLD ile birlikte...

14 Ekim 2010 Perşembe

Bir tatlı intikam almaya geldim


Kadir Tapucu’nun 90’lı yillarda söylediği Dönüşüm Muhteşem olacak adlı şarkı, modern zamanlara özgü tatlı ve kibar bir intikam yemini gibidir. Sevgisine karşılık bulamamış, aşkta yenilmiş ve hayal kırıklığına uğramış olduğu belli olan erkek sesi, duygularını şöyle dile getirir: “Bütün duvarlara adımi yazacaksın, bir sabah karşında göreceksin beni, yüreğinde anılar canlanacak… Gidişim suskun olmuştu ama dönüşüm muhteşem olacak.” Aslında benzeri bir intikam teması Yeşilçam sinemasında da sıkça işlenmişitir. Fakirliği ve kimsesizliği nedeniyle hor görülen, kadri kıymeti bilinmeyen, hatta belki de haysiyeti ayaklar altına alınan film kahramanı , sonuçta çözümü yaşadığı yeri terkedip gitmekte bulur. Amacı yıllar sonra ayrıldığı yere ya da terkettigi insanlara geri dönmek ama bambaşka biri olarak geri dönmektir. Bu dönüş öyle muhteşem olmalıdır ki herkese gerçekte kim olduğunu, sahip olduğu potansiyeli, elde ettiği başarıları, gücünü , zekasını, çalışkanlığını ve hatta güzelliğini göstermelidir. İntikam işte bu muhteşem dönüşle alınır. Nitekim bu tur bir intikam alma süreci kendini kurban olarak gören karakterin, bir çeşit adaleti yerine getirme sürecidir de. Kendi inandığı değerlerle tarttığında suçlu bulduğu ama ama düzenin değerleriyle tartıldığında suçlu görülmeyen ve cezasını bulmayan suçluları, bizzat O kendi cezalandırmıştır. Üstelik fiziki bir cezalandırma degildir bu; suçlular sadece utandırılmış ve vicdan muhasebesine itilmiştir, o kadar.
Bu tur tatlı intikamlardan birini de geçenlerde ünlu sinema yazarı Atilla Dorsay aldı, hem de gerçek hayatta… Atilla Dorsay, Adana Altınkoza Film Festivali’nde kendisine verilen Onur Ödülü’nü, düzenlenen muhteşem bir törenle alırken, “bu benim minik bir intikamım” dedi. Hemen ardından da bütün üretkenliğine, işini ciddiye alarak yapmasına, olgunluğuna ve birikimine rağmen bazı insanların haksız eleştirilerinden, özellikle de yaşı nedeniyle bu işi bir an önce birakması gerektigini soyleyemelerinden şikayet etti… Ancak Dorsay, bütün bu yorucu, kalp kırıcı, heves kaçırıcı eleştirilere rağmen yılmamış, yıkılmamış, hep aynı heyecanla çalışmaya devam etmiş, daha da iyi olmaya çalışmıştı. Nitekim Atilla bey ogün bu ödülü alarak, herkese ve bütün düşmanlarına aslında kim olduğunu, hem de ispatıyla göstermişti. Çünkü yılların film festivali, O’na oldukca prestijli bir ödül vermişti.
Peki Atilla Dorsay ‘in bu ödülü alarak biraz vicdan muhasebesine ittiği düşmanlar kimler? Düşman çok, ancak Dorsay’ı yakından tanıyanlar biliyordu ki O bu intikami özellikle bir isimden, hem de ünlü ve benim de çok sevdiğim bir kadın yazardan almıştı. Peki o yazar kimdi, sabredin lütfen, cevap yazının devamında…
Atilla beyle Altınkoza Film Festivali dönüşu Adana Havalimanı nda karşılaştık. Ogün havalimanında tam bir parti havası hakimdi. Festival boyunca konukları tanıştırmak için kokteyller, partiler ve toplantılar yapılmış ama hiç biri konukları biraraya getirme ve birbirleriyle kaynaştırma konusunda bu kadar başarılı olamamıştı. Havaalanı girişinde oyuncu Ugur Polat’la lafladık. Uğur bey, önünde en büyüğü kırmızı renkli olan valizleri ve elinde sigarasıyla yalnız başına oracıktaki bir bankta oturuyordu. Içeride beklemek yerine burada beklemeyi ve rahat rahat sigarasını tüttürmeyi yeğlemişti. Sigara dumanına daha fazla dayanamayan ben Ugur beyi oracıkta terkederek yoluma devam ettim. Güvenlikten geçip içeri girince Yeni Türkü’nün kurucularından olan yetenekli müzisyen Selim Atakan’la karşılaştık. Görebilceğiniz en kibar ve en beyfendi insanlardan biridir kendisi. Utangaç çocuklar gibi bir gözünüzün içine bakar bir yere bakar, çok da düşük bir ses tonuyla konustuğu için O’nu duymakta hayli zorlandım. Çünkü zaten sabahları havuzda bıcır bıcır yüzmekten kulaklarım tıkanmıştı. Bu nedenle zaman zaman kulaklarımı uydu anteni gibi tam Selim beyin iki dudağının karşısına konuşlandırdım. Atakan’la konuşmamız demokratlik üzerineydi. Türkiye’de bazı insanların demokratlığı bile kategorik sınırlar içine hapsetmeye çalıştığından yakınıyor Atakan. O’na göre demokrat olmak, özgürce düşünebilmek ve özgürce davranabilmekle mümkün. Sohbetin ortasında bir baktım Atllla bey… Kendisi çok mütevazı, çok arkadaş canlısıdır, herkesi sorar herkesle konuşur, sohbet eder. ÇOnu hep hatırladığım gibi yine sol gömlek cebi oldukça yüklüydü, kalem, küçük not defteri, katlanmış kağıtlar… Selim beyin de başı kalabalık, ben yerimden kalktım ve direksiyonumu Atilla beye dogru kırdım. Sohbetimiz intikam meselesine geldi tabii. Dorsay çok rahatlamış ve mutlu bir ifadeyle “Perihan Mağden’den intikamımı aldım” dedi.

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Mucizevi dert annesi Misis Destur


Çanak Anten’den bomba transfer!!!. Psikolojik dert annesi Misis Destur geliyor…. Herkes onu hayal ürünü sanıyor ama o gerçek bir şahıs… Sahiden…

Misis Destur, bir psikolog muayenehanesinde sekreter olarak çalışıyordu. Bir gün muayenehanenin doktoru öldü ve geride kalan hastalarla Misis Destur ilgilendi. Bu gözükara girişim, Misis Desturun mucizevi bir başarı göstermesiyle sonuçlandı. Görüştüğü bütun akıl sağlığı SAGLIKSIZ hastalar, ilk seansta iyiliştiler. Eeeee iyileşen hastalar bir daha muayenehaneye uğrama gereği duymadılar tabii. Bunun üzerine Misis Destur müşteriz kaldı ve sağolsun dükkanı kapatıp bize gelerek burada, yani canakanten.net de işe başladı. Misis Destur bundan böyle sizi iyileştirecek. Üstelik bedavaya, üstelik tek bir mektupla.
Ancak şunu peşinen söyleyelim, O sadece cinayete meyilli okurlarımızın durumuyla ilgileniyor, bir hayli uzunca olan sloganı ise şu: “Cinayet işlemeden evvel oturun ve bana bir mektup yazın, sonra da mektubunuzun cevabı çanakanten’de yayınlanıncaya kadar bekleyin. Burada benim size vereceğim cevabı okuduktan sonra, kararınızdan belki vazgeçecek belki de vazgeçemeyeceksiniz. Ama büyük bir ihtimalle vazgeçeceksiniz…”
Sayın Destur'un kısa metrajlı sloganı ise şu: Okşş… okşşş.. okşşş..

12 Temmuz 2009 Pazar

Top tüfek palavra sıra cyber savaşta


Hıdır Geviş- Taraf Gazetesi
Nazar değmesin ama New York ve civarında son bir haftadır havalar bayağı güzel: Hem güneşli hem serin. Normalde bu mevsim, nemli, sıcak ve yapış yapıştır, bu nedenle insanlar pek dışarı çıkmak istemezler. Ancak Sybil ve ben geçen pazar günü dışarıdaydık, havanın sıradışı güzelliğinden istifade etmek istemiştik. Hudson sokağı üzerindeki Philip Marie’de brunch aldıktan sonra çıkıp yukarıya doğru yürümeye başladık. 11. Sokak’tan sola dönerek Meatpacking’e girdik. Aradığımız High Line Park işte tam orada, havada... Ankara’daki Sıhhiye köprüsü gibi. Onun daha da uzun hali. Eski bir demiryolu bu. Zamanında havada değil aşağıdaymış. Ancak raylar üzerinde yük taşıyan trenler, kalabalık sokaklarda çok kaza yapıyor, çok can alıyorlarmış. Şehir yönetimi çareyi, havada, uzun bir köprü-yol inşa etmekte bulmuşlar ve üzerine de rayları döşeyip treni yukarıya taşımışlar. Zamanında çok işe yarayan bu demiryolu, şehirdeki değişimle birlikte işe yaramaz olmuş. 1980’den sonra da hiç kullanılmamış. Şehrin yeni yönetimi 2006’dan beri burayı park yapmak için çalışıyordu. Bu park nihayet 1 ay önce açıldı. Bayağı bir ziyaretçi vardı o gün. Merdivenlerle yukarı çıkıp demiryolu parkında yürüyünce, Hudson nehrini, nehirden geçen yelkenlileri ve New York mimarisini daha iyi görüyorsunuz. Buraya öyle süslü püslü çiçekler ekmemişler. Bitkilerin hepsi doğal, rayların kenarında boy salmış çimenleri görmek güzel. Modern üslupla dizayn edilmiş oturma bankları da ilginç. Çok yaratıcı, çok güzel bir park burası. Ama Sybil bu güzel yürüyüşü burnumdan getirdi. Sürekli bilgisayarını çökerten virüslerden bahsetti durdu. YA BEYAZ EV’DE NE OLDU? Sybil’i bilirim, bana söylemese de bilgisayarına internetten bedava porno filmler indirdiği için virüs kaptığının farkındayım. Peki ya aynı hafta sonu, Beyaz Ev’deki bilgisayarlara ne oldu, onlar neden çöktü? Yoksa orada çalışan devlet yetkilileri de mi Sybil gibi porno film indirirken virüse kapıldılar? Yok yok değil... Onlar sadece cyber saldırının kurbanı oldular. Nasıl mı? Anlatayım... Bizim misafir gezdirdiğimiz o hafta sonu (yani Amerikan Bağımsızlık günü kutlamalarına denk gelen hafta sonu) boyunca Amerika’da ilginç bir saldırı yaşandı. Beyaz Saray ile birlikte, teknoloji hisselerinin işlem gördüğü NASDAQ, hatta FBI, hatta CIA ve Savunma Bakanlığı’nın bilgisayarına bile yoğun bir virüs saldırısı yapıldı ve sistemleri çökertilmeye çalışıldı. Saldırının, Çin, Japonya, Güney Kore ve ülke içindeki zombi bilgisayarlardan (kaydı bulunmayan, sahibi belli olmayan hayalet bilgisayarlar) geldiği tesbit edildi. Geçen salı günü Güney Kore’deki belli stratejik merkezler de cyber saldırıya uğrayınca, bazı Amerikalı yetkililer işin içinde Kuzey Kore’nin olduğunu düşündüler. Olayı Kuzey Kore’nin cyber savaş atağı olarak yorumlayanlar oldu. Ancak kalkıp Kore’ye bu nedenle savaş açmak da hiç olacak iş değildi, çünkü bu organize bir devlet saldırısı mı yoksa tek tek bireylerin saldırısı mı tespit edilemiyordu. Ancak anlaşılmıştı ki organize ve iyi bir cyber savaş, bir ülkeyi rahatlıkla kaosa sürükleyebilir ve hayatı felç edebilirdi, üstelik tek bir kurşun atılmadan, havadan en pahalı bombaları bırakmadan, tek bir insanın canını kıymadan... Bunun bir başka örneği 2007 yılında Estonya’da yaşanmıştı. Başkentte telefon sistemi çökmüş, devlet ofisleri çalışamaz olmuştu. Estonya saldırıyı Rus devletinin organize ettiğini iddia etmişti. Aslına bakarsanız Amerika’daki pek çok stratejik kuruluş, eskiden beri her gün binlerce kez cyber saldırıya uğruyordu. Bu saldırılardan bazılarının arkasında ise rakip devletler olduğu düşünülüyordu. Eski Başkan Bush, Çin’i ülke bilgisayarlarına sızıp bilgi çalmakla itham etmişti. Bunun yanı sıra çalıştıkları şirketlerin bilgisayar programlarına, mantık bombası denilen bir çeşit kod koyarak, çok önemli bilgileri ortadan kaldıran insanların saldırıları da vardı... İşte bütün bu saldırlar, ülke içinde hayati öneme sahip noktaların savunma konusunda ne kadar hassas olduğunu ortaya çıkardı. Başarılı bir saldırı ülkeyi felakete sürükleyebilirdi. Bu gelişme, cyber savaş kavramının daha ciddi tartışılmasını beraberinde getirdi. 2007 yılına gelindiğinde Amerikan Hava Kuvvetleri içinde bir Cyber Saldırı Komutanlığı kurulması gündeme geldi. Geçtiğimiz mayıs ayında, Başkan Obama, Cyber Güvenlik Koordinatörü atayacağını bile açıklamıştı. Son Rusya ziyaretinde, yine bu konunun da gündeme getirileceği söylenmişti, önümüzdeki güz yapılacak BM Genel Kongresi’nde de konu ele alınacak. Türk ordusu bünyesinde cyber savaş adlı bir departman var mı yok mu bilmiyorum. Ama dünyadaki bütün ordulara tavsiyem şu olabilir, insan öldürme gibi vahşi bir mantıkla kurgulanmış askerî yapılar, yeni çağda hiç bir işe yaramıyor. Son 40 yılda dünyanın değişik bölgelerinde çıkan savaşların her birinden, taraflardan ikisi de yenik çıktı. O nedenle, diyorum ki alın zıpkın gibi bilgisayar programcılarını, yazın programları, yollayın virüsleri, ille de birilerini teslim alacaksanız, aklınızla alın, kansız ve acısız alın...

11 Temmuz 2009 Cumartesi

CİNAYET İŞLEMEDEN EVVEL OTURUN VE BİR MEKTUP YAZIN


Psikolojik dert annesi Misis Destur geliyor. O DA KİM??? Diyeceksiniz ama cevabını hemen öğrenemeyeceksiniz. GELİşMELERİ Sİze bildirecegiz. HEYECANLA BEKLEYIN….BAKALIM BEKLEDIĞiNİZE DEĞECEK Mİ… OKŞ OOKŞŞŞ OOOKŞŞŞŞ

FUNDAMENTAL KAPİTALİZMİN SONU


Bütün dünyayı etkileyen son ekonomik krizin ardından şimdi herkes kapitalizmin geleceğinin ne olacağını sorguluyor. Görünen o ki özellikle Amerika’da, şirketlerin aşırı özgürlüğüne ve devletin piyasaya en az müdahalesine dayalı fundamental kapitalizm yerini başka türlü bir kapitalizme bırakıyor.

Hıdır Geviş-New York

Birinci Dünya savaşı sonrası yıllar, Amerika için önemli bir dönüm noktasıydı. Kimileri bu dönemi ikinci endüstri devrimi olarak görürken, kimileri de Amerikan rüyasının en ışıltılı yılları olarak değerlendirir. Elbette o dönemde her iki iddiayı da destekleyen bir sosyal ve ekonomik manzara vardı. Çalışanlara yüksek ücretler verılıyordu, dolayısıyla halkın alım gücü gün günden yükseliyordu. Hatta bu tüketiciler, Ford’un mükemmel biçimde dizayn edilmiş otomobil fabrikalarında üretilen T Ford modellerine kolayca 250 dolar verip, ayaklarını yerden kesebiliyorlardı. Amerika’nın bir ucundan diğer ucuna uçakla seyahat etmek bu dönemde başladı. Çamaşır makinasi gibi pek çok elektrikli eşya yine bu dönemde evlere girdi. Ancak Amerikan rüyasi dedikleri bu tatlı hayat, 1929 da başlayan Büyük Ekonomik Buhranla birlikte aniden sona erdi. Amerikan halkı için iyileşmesi çok uzun zaman alan, çok ama çok zor yıllar böyle başladı, herkes fakirleşti.
Amerikalı yazar F. Scott Fitzgerald’ın Muhteşem Gatsby (The Great Gatsby) adlı romanı, bu dönemi en iyi resimleyen edebiyat ürünlerinden biridir. Kitap zaten ışıltılı dönemin sonlarına doğru, yani 1925’de piyasaya çıktı. Hikaye; alkolün, caz müziğinin, yollara düşen lüks arabaların, şatafatlı sosyete partilerinin ve yeni ekonominin zenginleştirdiği, 20’li 30’lu yaşlardaki bir kuşak etrafında dönüyordu. Romanın kahramanlarından Nick’in iki zengin arkadaşıyla ilgili söylediği sözlerden biri, dikkate deger, “Tom ve Daisy inanılmaz derecede umursamaz insanlar. Tek yaptiklari her şeyi ve herkesi mahvetmek ve sonra paralarının güvenli sığınağına geri dönmek. Onları bir arada tutan şey de bu umursamazlıkları zaten. Başkalarına düşen ise onların yarattığı enkazı düzeltmek..”
Bu tanımlama, dönem ekonomisine yön veren özellikle borsa zengini sınıfa yöneltilmiş bir eleştiriydi aslında. Kapitalits sistem müthiş bir ekonomik başarı göstermişti, dolayısıyla bu sınıf, kendini vareden sisteme sorgusuz sualsiz bir güven ve kayıtsız şartsız bir teslimiyet içine girmişti. Nitekim, bu kendinden asla kuşku duymama tavrı, kapitalizmin her mevsiminde dönemlerde varlığını sürdürdü. Tipki günümüzde odugu gibi: 2008 sonlarında başlayan ve halen şiddetli biçimde devam eden ekonomik krizi yaratan oyuncular da benzer bir tutum sergilediler, ta ki kriz başlayana ve pek çok büyük dunya şirketi iflas bayrağını göndere çekene kadar.
Oysa kapitalist sistemin oyun kuruculari, durum bu aşamaya gelene kadar, varolan sistemin mükemmel biçimde işlediğini düşünüyorlardı, dolayısıyla serbest piyasa ekonomisine kurallar getirilmesini ve Wall Street’e müdahale edilmesini isteyenleri, lüzumsuzca cırlayan çatlak sesler olarak algılılamakta hiç bir sakınca görmüyorlardı. Eğer kural gerekiyorsa onları da şirketler koyardı, devlet değil. İşte bu arrogant tutum onların bütün eleştirilere kulak tıkayarak tam gaz yollarına devam etmelerine neden oldu; taki ucurumun kenarına gelene kadar. Yani 1929 bunalımından bu yana gerçekleşen en büyük ekonomik krize bu zihniyetle gelindi
Hatta bu sınıf, sırtlarını dayadıkaları kapitalden öyle güç alıyordu ki krizin geliyorum diyen somut işaretlerini gösterenleri ciddiye bile almadılar. Sonuçta hepinizin de şahit olduğu ve yasadığı gibi, müthiş bir sosyal ve ekonomik enkaza yolaçtılar, tıpkı Muhteşem Gatsby’deki Tom ve Daisy’nin kendi çevrelerinde yol açtıkları enkaz gibi. Bugün adeta yeryüzündeki bütün fay hatlarını harekete geçiren bir sarsıntıya yol açan bu enkazı düzeltmek, Obama ve ekibine düşüyor. Enkazın altında kalanlar ise, çocuklarının okul taksitlerini ödeyemez duruma gelen, işini ve evlerini kaybeden orta ve düşük gelirli Amerikan halkı... Bu enkazın altında kalanlar sadece onlar değil, Atlantiğin öteki ucundaki Avrupa ve daha ötedeki uzak doğu ve güneydeki Afrika, kısaca bütün dünya…

KÖKLER REAGAN’A İNİYOR

Şimdi Amerika’da herkes bu duruma nasıl gelindiğini soruyor ve haliyle tarih koridorundan geriye giderek, sorunun köklerine ulaşmaya çalışıyor. Bu iz takipçiliği, onları , Hollywood dan tekavud olduktan sonra, Beyaz Ev’e yerleşen ve kendinden bir soğuk savaş gladyatörü yaratan Amerikan başkanı Ronald Reagan’a kadar götürüyor.
Gerçekten de bugünkü krize neden olan ekonomik sistemin temeli, esas olarak Reagan döneminde (1981–1989 ) atıldı. Bu model, devletin ekonomideki rolünü sıfıra indirmeye çalışan fundemantel (köktenci) bir serbest piyasacılıktı. Nitekim Reagan’ın, daha seçim kampanyası sırasında ağzından çıkan sözler, onun devlet ve ekonomi ilişkisi konusunda perspektifini tartışmasız bir netlikle ortaya koyuyordu. Şöyle diyordu Reagan: “Devlet toplumun problemlerine çözüm olamaz, tam tersine problem olur. İngilizcedeki 9 berbat sözcük şudur: Ben devletten geliyorum ve burada size yardım için varım.”
Regan’ın bu ekonomik modeli, dönemin soğuk savaş atmosferinden beslenerek güçlendi. Çünkü soğuk savaşın öteki ucunda yer alan “düşman ülke” yani Sovyetler Birligi, tam tersine ekonomide iplerin devlet elinde olduğu kominist sistemin en büyük kalesiydi. Dolayısıyla Reagan ekonomisi, bu sistemin radikal bir antitezi olarak şekillendi. Bu şekillenmenin ideoloğu Milton Friedman’dı, Friedman’ın fikirlerini hayatta geçiren ise eski Merkez Bankası başkanı Alan Greenspan’den başkasi değildi... Hatta bankaların yatırım ve ticari bankalar olarak ayrışması da bu dönemde gerçeleşti.
Friedman ve Greenspan ikilisinin yarattığı dalganın gücüyle, piyasayı kontrol eden yasal düzenlemeler bir bir kırıldı, dolayısıyla devletin ekonomik piyasalarla olan bağı iyice zayıfladı. “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler’ (laissez faire) ilkesinin sancak edildiği bu ekomik iklim, şirketlere abartılı bir özgürlük verdi. Elbette bu özgürlükten olumlu sonuçlar da alınmadı değil, ornegin serbest piyasa ekonomisi, uzak doğunun fakir ülkelerindeki ekonomik zenginleşmede onemli bir kaldiraç islevi gördü.
Ancak Regan döneminde başlayan, Baba Bush’a kadar süren, Clinton döneminde ışıltılar saçan bu sistemin yan ekileri, esas olarak oğul Bush’un başkanlığının, ikinci döneminde ortaya çıktı. irili ufaklı krizleri, en son yaşadığimız ana kriz izledi; ancak bu ana kriz öyle bir krizdi ki 1929 yılındaki büyük ekonomik buhran sonrası yasanan en buyuk ekonomik kriz olarak tarihe geçti.
Krizle birlikte serbest piyasa ekonomisinden şüphe etmeyi günah sayanlar, sistemi sorgulamaya ve daha kuşkucu yaklaşmaya başladılar. Bilindigi gibi kriz öncesinde zaten bu sistemi sol cenahtan eleştirenler hep vardı ve ağızlarından hiç de güzel laflar çıkmıyordu.

ŞİRKET FEODALİZMİ

Peki bu karşı cephenin iddiları neydi? Onlara göre, finans piyasası hakim olunamaz bir canavara dönüşmüştü, bu canavarın iplerini elinde tutanlar ise yatırımcılığı ve finans sektörünü poker oyununun farklı bir vesiyonuna dönüştürmüşlerdi. Hatta bu oyunun kuralları bazen büyük finans şirketlerinin CEO’ları tarafından bile çözülemeyecek kadar karmaşık olabiliyordu. Acıkcası meydan, dizginsiz şirketlere kalmıştı. Öyleki devletin, bu şirketleri, yasal kurallarla belli bir standardart içine sokmaktan geri durmasının sonuçları pahalıya patladı. Özellikle finans sektöründe, şirketler, gerçek değerinden çok öte rakamlarla işlem görüyor ve arka perdede bir sürü rantlar ve hokus pokus oyunlari dönüyordu. Gıda alanındaki şirketler, kullandıkları zararlı kimyasal katki maddeleriyle halk sağlığını tehdit ediyorlardı. Kredi kartı şirketleri, uyguladıkları tuzakçı yöntemlerle, tüketiciler üzerinde haksız kazanç elde ediyorlardı. Yine bu dizginsizlik ve kontrolsüzlük global ısınma gibi korkunç bir belayı dünyalıların başına musallat etti. Fundamental piyasa ekonomisinin bir başka yan etki ise, dünyanın pek çok ülkesinde yaşanan inanılmaz ölçülerdeki çevre kirliliğiydi. Bunun ötesinde, Amerika gibi ülkelerde, devletin sosyal alanlara yaptığı yatırımların azaltması, ilk ve orta derce egitimi seviyesinin iyice düşmesine sebep oldu, sağlık sektörü ise büyük ilaç ve özel sigorta şirketlerinin kendi keyiflerine göre at oynattığı bir rant alanı halini almıştı.
Soldan gelen elestirilere gore, bütün bu gelismelerin sonucunda, Amerikan orta sınıfı yavaş yavaş bulunduğu sahneden çekilmeye yerini ise zenginlerin daha zengin fakirlerin ise daha fakir olduğu iki sınıflı bir ülkeye bıraktı.

ADİL PİYASA EKONOMİSİ

Şirketlerin kontrol edilemez biçimde halkın çıkarları karşında adımlar atması, bazıları için adı konmamış bir şirket otokrasisiden başka bir şey değildi. Hatta Gar Alperovitz America Beyond Capitalism adlı kitabında bu durumu şirket feodalizmi olarak tanımlamış ve buna karşı daha adil bir piyasa ekonomisi geliştiriebileceğini iddia etmişti. Alperovitz çizgisinde olanlara göre nasıl ki komünist rejimlerde devlet diktatörlüğü söz konusu olmuşsa, fundamental kapitalist sitemde de şirket diktatörlüğü söz konusuydu. Nitekim onlara göre rakiplerini satın alarak ve küçük şirketleri yokederek büyüyen ve dünyaya yayılan bu şirketler, bir süre sonra sahipleri belirsiz, önüne geçilemez dev bir canavara dönüşmüşlerdi.
Bu kesimin ortaya attığı iddialar icinde akla yatkın noktalar da vardı. Aşırı büyüme başarının yanı sıra bu şirketlerin içten içe çürümelerini de beraberinde getirmisti. Çünkü bu cokuluslu sirketler çok fazla büyüyerek kendi içlerinde bürokratik bir sistem geliştirdiler ve hantallaştırlar, dolayısıyla küçük şirketlere özgü olan hızlı hareket etme, şeffaflık, yeniliklere ayak uydurma, yeni koşullara göre taktik değiştirme ve keşifcilik gibi yeteneklerini kaybetmeye yuz tuttular. Bu şirketlerin başında yer alan CEO’lar bir çesit modern derebey olmakla suclandilar. Aşırı derecede abartılı maaşlar ve ikramiyeler alıyorlardı, üstelik bu insanların öyle bulunmaz Hint kumaşı olmadıkları da biliniyordu.
Bununla birlikte, bir zamanlar nasıl demir perde ülkeleri için mistfikasyonlar yapılıyorduysa bu şirketler için de aynı şey yapılmaya başlandı. Çünkü şirketlerin şeffaf gibi duran derisi , aslında bir çeşit demir perdeydi ve o perdenin arkasında ne dolaplar döndüğüne kimsenin akıl sır erdirdiği yoktu. Amerika’nın büyük şirketinden biri olan Enron un bir gecede iflas ederek tarih sahnesinden silinmesi bu durumun en somut örneğiydi.

SOROS’UN TEZİ

Soldan gelen bütün bu uyarı dolu eleştirilere rağmen, Uluslarası Para Fonu (IMF), klasik serbest piyasa ekonomisini bütün dünyada inşa etme ilkesinden hiç taviz vermedi ve revizyonu düşünmedi. Hatta Birleşmiş Milletler’in Milenyum hedeflerinden de bile bütün dunyada özelleştirmenin gerçekleştirilmesi çabasına yer veriliyordu.
Ancak son krizle birlikte serbest piyasacı ekonomik sistemi eleştirmek sadece solda kalan grupların işi olmaktan çıktı, artık merkezdekiler de bir şeylerin yolunda gitmediğinden şikayet ediyorlardı.
Nitekim global kapitalizmin en meşhur finans oyuncularından biri olan 78 yaşındaki Amerikalı milyarder Soros, bu konuda şikayetçi olanlardan biriydi. Bu efsane isim, daha bir kaç ay evvel New York daki Columbia üniversitesinde ekonomist ve bankerlerin katıldığı bir toplantıda ilginç bir değerlendirmede bulundu. Soros, yaşadığımiz krizin, 1980 lerde, yani Reagan döneminde finans alanında yapılan düzenlemelerden kaynaklandığını söyleyerek, gelişmelerin serbest pazar ekonomisinin sonunu işaret ettiğini vurguladı.
Benim fundamental kapitalizm olarak ifade ettiğim kavramın essas isim babası da George Soros’du. Bu kavram, Soros’un “The Crisis of Global Capitalism” (Global kapitalizmin krizi) adlı kıtabıyla popülerleşti. Kitapta, 19. yüzyılda laissez faire olarak anılan kavram, market fundamentalizmi olarak tanımlıyordu.
Soros’un eleştirilerine Nobel ödüllü ekonomist Joseph Stiglitz de katılıyordu. Bir zamanlar dünyada hayranlık yaratan Amerikan ekonomik sistemine artık kimsenin saygı duymadığını ve bu sistemi sorguladikalrini söylüyordu. Çünkü herkes dünyadaki krize bu sistemdeki bozukluğun yol açtığını düşünüyordu.
Bu sebepledir ki Obama yönetiminin, ekonomiyi tamir ederken hareket noktası, laises faire tezine tapınan Reagan’ın tam tersinden hareket etmekti. Dolayisiyla, oncelikli olarak, devletin finansal piyasalarda daha etkili olmasını sağlayacak yasal düzenlemeler getirildi. Böylece finansal fiyasalardaki mevcut boşluklar kapatılacaktı.

BOLŞEVİK OBAMA-ÖZELLEŞTİRME DEVLETLEŞTİRME ÇEKİŞMESİ

Obama’nın ekonomik ve siyasi politikaları, fundamental kapitalizme hala baglilik duyanlar için Bolşevik Rusyasın’dan çıkıp gelen bir hayaletten başka bir şey değildi. Bu nedenle medyada Obama’nın komünist olduğu iddiaları bile ortaya atıldı. Neden? Çünkü özelleştirmenin tersi yaşanıyor, Amerikan devleti AIG gibi dev şirketleri satın alıp şirket sahibi oluyordu… krizden etkilenen şirketlerin batmaması için önemli destek paketleri çıkarıyordu… Devletin 80’lerden bu yana tumden donmus olan alt yapı yatırımlarının artırılması için ödenekler veriliyordu…. Böylece yerel ve bölgesel yönetimlerin yatırım yapma yoluyla ekonomiyi canlandırması bekleniyordu…. Eğitim kalitesinin arttılması için bu alanana da önemli ödenekler çıkarıldı. Bununla da yetinilmedi, fundamental kapitalizmin enerji kaynağı petrol yerine, yeşil enerji tercih edildi. Hatırlayalım, vakti zamanında Reagan, bir önceki başkan Carter’in topluma örnek olsun diye Beyaz Ev’e yaptırdığı güneş enerjisi panelerini “astarı yüzunden pahalı maloluyor”iddiasıyla söktürüp attırmıştı. Bununla da yetinmemiş, rüzgar ve güneş enerjisi alanındaki teşvikleri kaldırmış, sadece petrol enerjisine yoğunlaşmıştı. Ancak Obama şimdi tam aksine, yeşil enerjiye yatırımı teşvik için milyarlarca dolarlık ödenekler çıkarıyor.
KAPİTALİZM KÜLLERİNDEN YENİDEN DOĞACAK MI
Şimdi herkes mevcut fundamental ekonomik sistemin nasıl bir forma dönüşmesi gerektiği üzerinde duruyor. Bu konuda en çarpıcı yaklaşım Hindistanın ünlü sanayi grubu Tata’nın (Tat Nano’nun üreticisi) en etkin isimlerinden biri olan R.K. Krishna Kumar’dan geliyor. Kumar, bu ekonomik çüküşün kapitalizmi yeni bir forma sokacağını iddia ediyor. Ona göre yeni sitemin kapısını açacak olan iki anahtar var, 1. Gelişmemiş ülkelerde satın alma gücünün arttırılması 2. Etik, yani şirket ahlakı konusunda atılım yapmak. Bu anlamda daha manevi hareket etmek ve yanlışları görüp değişmek.
WorldCom’un eski CEO’su Bernard Ebbers’in, mevcut ekonomik sistemde şirketlerin kontrolden çıktığı iddiası tekrar hatirlandiginda, Kumar’ın çözüm konusundaki önerileri ve Obama’nın şirketleri yasalarla kontrol etme çabası daha da akla yatkın hale geliyor. Bütün bunlara rağmen yeni kapitalizmin nasıl olacağı konusunda şimdiden kesin yargılar beslemek kolay değil… Bekleyip, kapitalizmin küllerinden nasıl yeniden doğacağini hep birlikte görecegiz.

#navbar-iframe { height: 0px; }