2 Kasım 2012 Cuma

Putin ve Erdoğan arasındaki 7 benzerlik


Putin dünya siyasetinin en kendine özgü liderlerinden: en az ergenlik çağındaki gençler kadar ben buradayım demek istiyor, üstelik hiç tükenmeyen bir heves ve gayretle. Maharet, vicdan ve mükemmeliyet vurgusu yapılan fotoğraflarında, kutup ayısına şefkat gösteriyor, savaş uçağı kullanıyor, göğsünü açıp ata biniyor, karate yapıyor. Yani bir tür sevilme- beğenilme- onaylanma ihtiyacı var Putin’de. Yoksa bu çabaları sadece bir marketing girişimi olarak izah edilemez. Putin, yakın zaman önce 60. yaşını kutladı; adına “iyi kalpli adam” sergileri mi açılmadı, dergiler Putin özel sayıları mı çıkarmadı, konserler mi düzenlenmedi... Şenliğe dönüşen etkinlikler, medyada “bayram” olarak nitelendirildi. Bu manzara Putin için iyi mi... nereden baktığınıza bağlı. Biliyoruz ki bu dönemde baba oğula böyle bir ilgi göstermez, halk siyasetçiye neden göstersin. Bütün bu tertiplerinin arkasında muhtemelen Putin’e şirin görünmeye çalışan işgüzar yöneticiler var. Bu da işin öteki yüzünü gösteriyor: bir devlet adamına yaranma çabası demokrasilerde değil otoriter rejimlerde olur. Zaten karşımızda Stalin tecrübesi yaşamış bir toplum var: dolayısıyla geçmiş reflekslerini bugüne transfer edip Putin’e yöneltmekte zorluk çekmiyorlar. Putin’in doğum gününü pek çok dünya lideri ile birlikte Başbakan Erdoğan da kutlamıştı. İlginçtir, Suriye nedeniyle şimdi ilişkileri limonileşen bu iki lider arasında pek çok benzerlik var. İşte benim çıkarabildiklerim. Üç çocuk kampanyası: Erdoğan daha geçenlerde, düğününe katıldığı Olimpiyat şampiyonu Alptekin’den üç çocuk beklediğini dile getirdi. Bu istek kaynağını, nüfus ve ekonomik ilerleme arasında birbirini yükselten bir korelasyon ilişkisi olduğu tezinden alıyor. Putin de ülke nüfusunu 142 milyondan 154’e çekmek için ailelere ciddi biçimde çocuk yardımı yapıyor. Üçüncü çocuk ise çok kritik. Üçüncü çocuğu yapınca aylık yardım yedi bin rubleye kadar yükseliyor. Ekonomik başarı: Putin’in ekonomik başarısının modern bir mit olduğunu, onun oligarşik bir kapitalizm inşa ettiğini iddia edenler var, diktatör olduğunu da... Kim ne derlerse desin: Putin, Rusya ekonomisini ciddi biçimde toparladı. Evet, ülke ekonomisi petrol ve doğalgaza bağımlı olabilir ama sonuçta Putin döneminde yaşam standartları iki kat arttı. Dünyanın 20. büyük ekonomisiyken altıncı büyük ekonomisi hâline geldi. Ya Erdoğan, ona da diktatör diyenler var... Ancak o da ekonomik bir enkaz devralmıştı ancak Türkiye geçen yıl dünyanın Çin’den sonra en hızlı büyüyen ikinci ekonomisi oldu. Dünyanın en büyük ekonomisi sıralamasında ise 15. sıraya çıktı. Büyük İmparatorluk hayali: Putin, dağılan eski Sovyet Cumhuriyetleri üzerine kontrolü arttırarak Rusya’yı yineden eski günlerine geri götürme hevesi taşıyor. Yakın zaman evvel, Gürcistan seçimlerini, “Putin’in kuklası” denen İvanişvili liderliğindeki parti kazandı. Putin’in Ukrayna’da falan yaptıklarını anlatmama gerek yok. Peki Erdoğan? Osmanlı sınırlarında yer alan Kürdistan, Mısır, Tunus gibi bölge ve ülkelerin liderleri de son AK Parti kongresindeydi. Dolayısıyla Amerikan Cumhuriyetçilerinin, Türkiye’yi yeni bir Osmanlı devleti kurmaya çalışmakla itham etmeleri, Obama’yı da bu projeye destek olmakla suçlamaları boşuna değil. Cumhurbaşkanlığı-Başbakanlık: Putin 2000’den 2008’e devlet başkanlığı yaptı ancak anayasa nedeniyle üçüncü kez bu göreve seçilme şansı yoktu, bunun üzerine istediği gibi kontrol edebileceği bir isim olan Dimitri Medvedev’in devlet başkanlığına seçilmesini sağladı, kendisi de başbakan kaldı. 2012’de siyasal sistemdeki oynamalarla seçimlere girdi ve bir değiş tokuş yaptı: bu kez altı yıllığına yeniden devlet başkanı oldu... Medvedev de başbakanlığı aldı. Bu durum Erdoğan’ın kontrolü elden bırakmadan Köşk’e çıkma isteğiyle ilgili spekülasyonları çağrıştırıyor. Eleştiriye tahammülsüzlük: Putin eleştiriye tahammüllü değil, eleştirenlere de bire bir takıyor, gazetecilerden tutun da Pussy Riot gibi müzik gruplarına kadar. Davaları için saçını süpürge edenlerde görülen bir alınganlığa sahip Putin. Eleştiriyi kendine yapılmış bir yardım ya da bireylerin vatandaşlık hakkı olarak değil, nankörlük veya maksatlı bir saldırı olarak görüp cezalandırıyor. Güçlü bir liderin bu kadar küçük şeyler üzerinde durması, ondaki gizli özgüven zayıflığına bağlanabilir. Yıkılmış bir sosyalist sistemin türbülansından çıkıp gelmiş, bilinçaltında her şeyin birden bozulup geriye gidebileceği endişesi taşıyor ve sonuç olarak en küçük eleştiriyi tehlike olarak algılıyor. Erdoğan da askerî vesayet sisteminin türbülansından çıkıp geldi. O da bugün güçlü bir lider ama Putin’dekine benzer kaygılarla hareket ediyor... Gazeteci Nuray Mert’i meydan konuşmalarında eleştirmiş ve ardından aynı gazeteci işini kaybetmişti. Maço ve kontrolcü: Putin ilerleyen yaşına rağmen hoş ve fit bir erkek; spor yapıyor, birçok hobisi var. Erdoğan’ın hobisi yok, spor yapmıyor ama Putin kadar fit hatta daha da yakışıklı. İkisi de kontrolcü, maço ve sert mizaçlı. Dipten geldiler: Putin, gizli servis KGB’de alt düzeyde bir yöneticiydi, Erdoğan ise İETT’de geçici işe alınmış bir çalışan. İkisi de bugün nerede. Bizde Erdoğan’ın doğum günü milletçe kutlanmadı hiç. Bu da hem Erdoğan ve Putin arasında, hem de Türkiye ve Rusya demokrasileri arasındaki önemli bir fark. hidirgevis@yahoo.com twitter.com/ hidirgevis

14 Aralık 2010 Salı

Sosyal Medya çağında Kimse Sıradan Olmayacak

İstanbul'da düzenlenen Uluslararası Medya Sempozyumu güzel ve verimli geçti. Benim sunduğum bildirinin başlığı 'Sosyal Medya çağında Kimse Sıradan Olmayacak' idi...

Ana başlıklar ise şunlardı:

1-Sosyal medya klasik üretici-tüketici ilişkisini değiştirerek, tüketiciyi üreticiye dönüştürüyor.

2-Sosyal medya sıradan insanlara entellektüel üretime katılma ve ürettiklerini dolaşıma sokma imkanı vererek onlara fırsat eşitliği sağlıyor.

3-Sosyal medya, entellektüel üretimi elinde bulunduran elitler dışında kalan insanların da üretmesini ve ürettiklerini dünyanın her yerindeki insanlarla paylaşabilmesini sağlıyor.

4-Sosyal medyanın sağladığı özgürlük ve teknik kullanım kolaylığı, sistem dışı özgün ve radikal eserlerin üretilmesine ve dağıtılmasına imkan veriyor

5-Sosyal medya, insanlar arasındaki bariyerleri kırarak fiili anlamda bir internet yurttaşlığı kavramını geliştiriyor. Bu yurttaşlık din, dil, ülke faktörleri üzerine temellenmiyor sadece yardımlaşma, paylaşma ve birlikte üretme üzerine temelleniyor

6- Sosyal medya sayesinde internet yurttaşları arasında otoriter ve dikey bir iletişim değil, yatay ve eşitlikçi bir iletişim biçimi gelişiyor.

Konferansla ilgili genel bilgi almak için: http://www.babialidenbagcilara.com/3-oturum.html

Medya Sempozyumda birlikte konuştuğumuz Sosyal medya kavramının teorisyenlerinden HOWARD RHEINGOLD ile birlikte...

14 Ekim 2010 Perşembe

Bir tatlı intikam almaya geldim


Kadir Tapucu’nun 90’lı yillarda söylediği Dönüşüm Muhteşem olacak adlı şarkı, modern zamanlara özgü tatlı ve kibar bir intikam yemini gibidir. Sevgisine karşılık bulamamış, aşkta yenilmiş ve hayal kırıklığına uğramış olduğu belli olan erkek sesi, duygularını şöyle dile getirir: “Bütün duvarlara adımi yazacaksın, bir sabah karşında göreceksin beni, yüreğinde anılar canlanacak… Gidişim suskun olmuştu ama dönüşüm muhteşem olacak.” Aslında benzeri bir intikam teması Yeşilçam sinemasında da sıkça işlenmişitir. Fakirliği ve kimsesizliği nedeniyle hor görülen, kadri kıymeti bilinmeyen, hatta belki de haysiyeti ayaklar altına alınan film kahramanı , sonuçta çözümü yaşadığı yeri terkedip gitmekte bulur. Amacı yıllar sonra ayrıldığı yere ya da terkettigi insanlara geri dönmek ama bambaşka biri olarak geri dönmektir. Bu dönüş öyle muhteşem olmalıdır ki herkese gerçekte kim olduğunu, sahip olduğu potansiyeli, elde ettiği başarıları, gücünü , zekasını, çalışkanlığını ve hatta güzelliğini göstermelidir. İntikam işte bu muhteşem dönüşle alınır. Nitekim bu tur bir intikam alma süreci kendini kurban olarak gören karakterin, bir çeşit adaleti yerine getirme sürecidir de. Kendi inandığı değerlerle tarttığında suçlu bulduğu ama ama düzenin değerleriyle tartıldığında suçlu görülmeyen ve cezasını bulmayan suçluları, bizzat O kendi cezalandırmıştır. Üstelik fiziki bir cezalandırma degildir bu; suçlular sadece utandırılmış ve vicdan muhasebesine itilmiştir, o kadar.
Bu tur tatlı intikamlardan birini de geçenlerde ünlu sinema yazarı Atilla Dorsay aldı, hem de gerçek hayatta… Atilla Dorsay, Adana Altınkoza Film Festivali’nde kendisine verilen Onur Ödülü’nü, düzenlenen muhteşem bir törenle alırken, “bu benim minik bir intikamım” dedi. Hemen ardından da bütün üretkenliğine, işini ciddiye alarak yapmasına, olgunluğuna ve birikimine rağmen bazı insanların haksız eleştirilerinden, özellikle de yaşı nedeniyle bu işi bir an önce birakması gerektigini soyleyemelerinden şikayet etti… Ancak Dorsay, bütün bu yorucu, kalp kırıcı, heves kaçırıcı eleştirilere rağmen yılmamış, yıkılmamış, hep aynı heyecanla çalışmaya devam etmiş, daha da iyi olmaya çalışmıştı. Nitekim Atilla bey ogün bu ödülü alarak, herkese ve bütün düşmanlarına aslında kim olduğunu, hem de ispatıyla göstermişti. Çünkü yılların film festivali, O’na oldukca prestijli bir ödül vermişti.
Peki Atilla Dorsay ‘in bu ödülü alarak biraz vicdan muhasebesine ittiği düşmanlar kimler? Düşman çok, ancak Dorsay’ı yakından tanıyanlar biliyordu ki O bu intikami özellikle bir isimden, hem de ünlü ve benim de çok sevdiğim bir kadın yazardan almıştı. Peki o yazar kimdi, sabredin lütfen, cevap yazının devamında…
Atilla beyle Altınkoza Film Festivali dönüşu Adana Havalimanı nda karşılaştık. Ogün havalimanında tam bir parti havası hakimdi. Festival boyunca konukları tanıştırmak için kokteyller, partiler ve toplantılar yapılmış ama hiç biri konukları biraraya getirme ve birbirleriyle kaynaştırma konusunda bu kadar başarılı olamamıştı. Havaalanı girişinde oyuncu Ugur Polat’la lafladık. Uğur bey, önünde en büyüğü kırmızı renkli olan valizleri ve elinde sigarasıyla yalnız başına oracıktaki bir bankta oturuyordu. Içeride beklemek yerine burada beklemeyi ve rahat rahat sigarasını tüttürmeyi yeğlemişti. Sigara dumanına daha fazla dayanamayan ben Ugur beyi oracıkta terkederek yoluma devam ettim. Güvenlikten geçip içeri girince Yeni Türkü’nün kurucularından olan yetenekli müzisyen Selim Atakan’la karşılaştık. Görebilceğiniz en kibar ve en beyfendi insanlardan biridir kendisi. Utangaç çocuklar gibi bir gözünüzün içine bakar bir yere bakar, çok da düşük bir ses tonuyla konustuğu için O’nu duymakta hayli zorlandım. Çünkü zaten sabahları havuzda bıcır bıcır yüzmekten kulaklarım tıkanmıştı. Bu nedenle zaman zaman kulaklarımı uydu anteni gibi tam Selim beyin iki dudağının karşısına konuşlandırdım. Atakan’la konuşmamız demokratlik üzerineydi. Türkiye’de bazı insanların demokratlığı bile kategorik sınırlar içine hapsetmeye çalıştığından yakınıyor Atakan. O’na göre demokrat olmak, özgürce düşünebilmek ve özgürce davranabilmekle mümkün. Sohbetin ortasında bir baktım Atllla bey… Kendisi çok mütevazı, çok arkadaş canlısıdır, herkesi sorar herkesle konuşur, sohbet eder. ÇOnu hep hatırladığım gibi yine sol gömlek cebi oldukça yüklüydü, kalem, küçük not defteri, katlanmış kağıtlar… Selim beyin de başı kalabalık, ben yerimden kalktım ve direksiyonumu Atilla beye dogru kırdım. Sohbetimiz intikam meselesine geldi tabii. Dorsay çok rahatlamış ve mutlu bir ifadeyle “Perihan Mağden’den intikamımı aldım” dedi.

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Mucizevi dert annesi Misis Destur


Çanak Anten’den bomba transfer!!!. Psikolojik dert annesi Misis Destur geliyor…. Herkes onu hayal ürünü sanıyor ama o gerçek bir şahıs… Sahiden…

Misis Destur, bir psikolog muayenehanesinde sekreter olarak çalışıyordu. Bir gün muayenehanenin doktoru öldü ve geride kalan hastalarla Misis Destur ilgilendi. Bu gözükara girişim, Misis Desturun mucizevi bir başarı göstermesiyle sonuçlandı. Görüştüğü bütun akıl sağlığı SAGLIKSIZ hastalar, ilk seansta iyiliştiler. Eeeee iyileşen hastalar bir daha muayenehaneye uğrama gereği duymadılar tabii. Bunun üzerine Misis Destur müşteriz kaldı ve sağolsun dükkanı kapatıp bize gelerek burada, yani canakanten.net de işe başladı. Misis Destur bundan böyle sizi iyileştirecek. Üstelik bedavaya, üstelik tek bir mektupla.
Ancak şunu peşinen söyleyelim, O sadece cinayete meyilli okurlarımızın durumuyla ilgileniyor, bir hayli uzunca olan sloganı ise şu: “Cinayet işlemeden evvel oturun ve bana bir mektup yazın, sonra da mektubunuzun cevabı çanakanten’de yayınlanıncaya kadar bekleyin. Burada benim size vereceğim cevabı okuduktan sonra, kararınızdan belki vazgeçecek belki de vazgeçemeyeceksiniz. Ama büyük bir ihtimalle vazgeçeceksiniz…”
Sayın Destur'un kısa metrajlı sloganı ise şu: Okşş… okşşş.. okşşş..

12 Temmuz 2009 Pazar

Top tüfek palavra sıra cyber savaşta


Hıdır Geviş- Taraf Gazetesi
Nazar değmesin ama New York ve civarında son bir haftadır havalar bayağı güzel: Hem güneşli hem serin. Normalde bu mevsim, nemli, sıcak ve yapış yapıştır, bu nedenle insanlar pek dışarı çıkmak istemezler. Ancak Sybil ve ben geçen pazar günü dışarıdaydık, havanın sıradışı güzelliğinden istifade etmek istemiştik. Hudson sokağı üzerindeki Philip Marie’de brunch aldıktan sonra çıkıp yukarıya doğru yürümeye başladık. 11. Sokak’tan sola dönerek Meatpacking’e girdik. Aradığımız High Line Park işte tam orada, havada... Ankara’daki Sıhhiye köprüsü gibi. Onun daha da uzun hali. Eski bir demiryolu bu. Zamanında havada değil aşağıdaymış. Ancak raylar üzerinde yük taşıyan trenler, kalabalık sokaklarda çok kaza yapıyor, çok can alıyorlarmış. Şehir yönetimi çareyi, havada, uzun bir köprü-yol inşa etmekte bulmuşlar ve üzerine de rayları döşeyip treni yukarıya taşımışlar. Zamanında çok işe yarayan bu demiryolu, şehirdeki değişimle birlikte işe yaramaz olmuş. 1980’den sonra da hiç kullanılmamış. Şehrin yeni yönetimi 2006’dan beri burayı park yapmak için çalışıyordu. Bu park nihayet 1 ay önce açıldı. Bayağı bir ziyaretçi vardı o gün. Merdivenlerle yukarı çıkıp demiryolu parkında yürüyünce, Hudson nehrini, nehirden geçen yelkenlileri ve New York mimarisini daha iyi görüyorsunuz. Buraya öyle süslü püslü çiçekler ekmemişler. Bitkilerin hepsi doğal, rayların kenarında boy salmış çimenleri görmek güzel. Modern üslupla dizayn edilmiş oturma bankları da ilginç. Çok yaratıcı, çok güzel bir park burası. Ama Sybil bu güzel yürüyüşü burnumdan getirdi. Sürekli bilgisayarını çökerten virüslerden bahsetti durdu. YA BEYAZ EV’DE NE OLDU? Sybil’i bilirim, bana söylemese de bilgisayarına internetten bedava porno filmler indirdiği için virüs kaptığının farkındayım. Peki ya aynı hafta sonu, Beyaz Ev’deki bilgisayarlara ne oldu, onlar neden çöktü? Yoksa orada çalışan devlet yetkilileri de mi Sybil gibi porno film indirirken virüse kapıldılar? Yok yok değil... Onlar sadece cyber saldırının kurbanı oldular. Nasıl mı? Anlatayım... Bizim misafir gezdirdiğimiz o hafta sonu (yani Amerikan Bağımsızlık günü kutlamalarına denk gelen hafta sonu) boyunca Amerika’da ilginç bir saldırı yaşandı. Beyaz Saray ile birlikte, teknoloji hisselerinin işlem gördüğü NASDAQ, hatta FBI, hatta CIA ve Savunma Bakanlığı’nın bilgisayarına bile yoğun bir virüs saldırısı yapıldı ve sistemleri çökertilmeye çalışıldı. Saldırının, Çin, Japonya, Güney Kore ve ülke içindeki zombi bilgisayarlardan (kaydı bulunmayan, sahibi belli olmayan hayalet bilgisayarlar) geldiği tesbit edildi. Geçen salı günü Güney Kore’deki belli stratejik merkezler de cyber saldırıya uğrayınca, bazı Amerikalı yetkililer işin içinde Kuzey Kore’nin olduğunu düşündüler. Olayı Kuzey Kore’nin cyber savaş atağı olarak yorumlayanlar oldu. Ancak kalkıp Kore’ye bu nedenle savaş açmak da hiç olacak iş değildi, çünkü bu organize bir devlet saldırısı mı yoksa tek tek bireylerin saldırısı mı tespit edilemiyordu. Ancak anlaşılmıştı ki organize ve iyi bir cyber savaş, bir ülkeyi rahatlıkla kaosa sürükleyebilir ve hayatı felç edebilirdi, üstelik tek bir kurşun atılmadan, havadan en pahalı bombaları bırakmadan, tek bir insanın canını kıymadan... Bunun bir başka örneği 2007 yılında Estonya’da yaşanmıştı. Başkentte telefon sistemi çökmüş, devlet ofisleri çalışamaz olmuştu. Estonya saldırıyı Rus devletinin organize ettiğini iddia etmişti. Aslına bakarsanız Amerika’daki pek çok stratejik kuruluş, eskiden beri her gün binlerce kez cyber saldırıya uğruyordu. Bu saldırılardan bazılarının arkasında ise rakip devletler olduğu düşünülüyordu. Eski Başkan Bush, Çin’i ülke bilgisayarlarına sızıp bilgi çalmakla itham etmişti. Bunun yanı sıra çalıştıkları şirketlerin bilgisayar programlarına, mantık bombası denilen bir çeşit kod koyarak, çok önemli bilgileri ortadan kaldıran insanların saldırıları da vardı... İşte bütün bu saldırlar, ülke içinde hayati öneme sahip noktaların savunma konusunda ne kadar hassas olduğunu ortaya çıkardı. Başarılı bir saldırı ülkeyi felakete sürükleyebilirdi. Bu gelişme, cyber savaş kavramının daha ciddi tartışılmasını beraberinde getirdi. 2007 yılına gelindiğinde Amerikan Hava Kuvvetleri içinde bir Cyber Saldırı Komutanlığı kurulması gündeme geldi. Geçtiğimiz mayıs ayında, Başkan Obama, Cyber Güvenlik Koordinatörü atayacağını bile açıklamıştı. Son Rusya ziyaretinde, yine bu konunun da gündeme getirileceği söylenmişti, önümüzdeki güz yapılacak BM Genel Kongresi’nde de konu ele alınacak. Türk ordusu bünyesinde cyber savaş adlı bir departman var mı yok mu bilmiyorum. Ama dünyadaki bütün ordulara tavsiyem şu olabilir, insan öldürme gibi vahşi bir mantıkla kurgulanmış askerî yapılar, yeni çağda hiç bir işe yaramıyor. Son 40 yılda dünyanın değişik bölgelerinde çıkan savaşların her birinden, taraflardan ikisi de yenik çıktı. O nedenle, diyorum ki alın zıpkın gibi bilgisayar programcılarını, yazın programları, yollayın virüsleri, ille de birilerini teslim alacaksanız, aklınızla alın, kansız ve acısız alın...

11 Temmuz 2009 Cumartesi

CİNAYET İŞLEMEDEN EVVEL OTURUN VE BİR MEKTUP YAZIN


Psikolojik dert annesi Misis Destur geliyor. O DA KİM??? Diyeceksiniz ama cevabını hemen öğrenemeyeceksiniz. GELİşMELERİ Sİze bildirecegiz. HEYECANLA BEKLEYIN….BAKALIM BEKLEDIĞiNİZE DEĞECEK Mİ… OKŞ OOKŞŞŞ OOOKŞŞŞŞ

FUNDAMENTAL KAPİTALİZMİN SONU


Bütün dünyayı etkileyen son ekonomik krizin ardından şimdi herkes kapitalizmin geleceğinin ne olacağını sorguluyor. Görünen o ki özellikle Amerika’da, şirketlerin aşırı özgürlüğüne ve devletin piyasaya en az müdahalesine dayalı fundamental kapitalizm yerini başka türlü bir kapitalizme bırakıyor.

Hıdır Geviş-New York

Birinci Dünya savaşı sonrası yıllar, Amerika için önemli bir dönüm noktasıydı. Kimileri bu dönemi ikinci endüstri devrimi olarak görürken, kimileri de Amerikan rüyasının en ışıltılı yılları olarak değerlendirir. Elbette o dönemde her iki iddiayı da destekleyen bir sosyal ve ekonomik manzara vardı. Çalışanlara yüksek ücretler verılıyordu, dolayısıyla halkın alım gücü gün günden yükseliyordu. Hatta bu tüketiciler, Ford’un mükemmel biçimde dizayn edilmiş otomobil fabrikalarında üretilen T Ford modellerine kolayca 250 dolar verip, ayaklarını yerden kesebiliyorlardı. Amerika’nın bir ucundan diğer ucuna uçakla seyahat etmek bu dönemde başladı. Çamaşır makinasi gibi pek çok elektrikli eşya yine bu dönemde evlere girdi. Ancak Amerikan rüyasi dedikleri bu tatlı hayat, 1929 da başlayan Büyük Ekonomik Buhranla birlikte aniden sona erdi. Amerikan halkı için iyileşmesi çok uzun zaman alan, çok ama çok zor yıllar böyle başladı, herkes fakirleşti.
Amerikalı yazar F. Scott Fitzgerald’ın Muhteşem Gatsby (The Great Gatsby) adlı romanı, bu dönemi en iyi resimleyen edebiyat ürünlerinden biridir. Kitap zaten ışıltılı dönemin sonlarına doğru, yani 1925’de piyasaya çıktı. Hikaye; alkolün, caz müziğinin, yollara düşen lüks arabaların, şatafatlı sosyete partilerinin ve yeni ekonominin zenginleştirdiği, 20’li 30’lu yaşlardaki bir kuşak etrafında dönüyordu. Romanın kahramanlarından Nick’in iki zengin arkadaşıyla ilgili söylediği sözlerden biri, dikkate deger, “Tom ve Daisy inanılmaz derecede umursamaz insanlar. Tek yaptiklari her şeyi ve herkesi mahvetmek ve sonra paralarının güvenli sığınağına geri dönmek. Onları bir arada tutan şey de bu umursamazlıkları zaten. Başkalarına düşen ise onların yarattığı enkazı düzeltmek..”
Bu tanımlama, dönem ekonomisine yön veren özellikle borsa zengini sınıfa yöneltilmiş bir eleştiriydi aslında. Kapitalits sistem müthiş bir ekonomik başarı göstermişti, dolayısıyla bu sınıf, kendini vareden sisteme sorgusuz sualsiz bir güven ve kayıtsız şartsız bir teslimiyet içine girmişti. Nitekim, bu kendinden asla kuşku duymama tavrı, kapitalizmin her mevsiminde dönemlerde varlığını sürdürdü. Tipki günümüzde odugu gibi: 2008 sonlarında başlayan ve halen şiddetli biçimde devam eden ekonomik krizi yaratan oyuncular da benzer bir tutum sergilediler, ta ki kriz başlayana ve pek çok büyük dunya şirketi iflas bayrağını göndere çekene kadar.
Oysa kapitalist sistemin oyun kuruculari, durum bu aşamaya gelene kadar, varolan sistemin mükemmel biçimde işlediğini düşünüyorlardı, dolayısıyla serbest piyasa ekonomisine kurallar getirilmesini ve Wall Street’e müdahale edilmesini isteyenleri, lüzumsuzca cırlayan çatlak sesler olarak algılılamakta hiç bir sakınca görmüyorlardı. Eğer kural gerekiyorsa onları da şirketler koyardı, devlet değil. İşte bu arrogant tutum onların bütün eleştirilere kulak tıkayarak tam gaz yollarına devam etmelerine neden oldu; taki ucurumun kenarına gelene kadar. Yani 1929 bunalımından bu yana gerçekleşen en büyük ekonomik krize bu zihniyetle gelindi
Hatta bu sınıf, sırtlarını dayadıkaları kapitalden öyle güç alıyordu ki krizin geliyorum diyen somut işaretlerini gösterenleri ciddiye bile almadılar. Sonuçta hepinizin de şahit olduğu ve yasadığı gibi, müthiş bir sosyal ve ekonomik enkaza yolaçtılar, tıpkı Muhteşem Gatsby’deki Tom ve Daisy’nin kendi çevrelerinde yol açtıkları enkaz gibi. Bugün adeta yeryüzündeki bütün fay hatlarını harekete geçiren bir sarsıntıya yol açan bu enkazı düzeltmek, Obama ve ekibine düşüyor. Enkazın altında kalanlar ise, çocuklarının okul taksitlerini ödeyemez duruma gelen, işini ve evlerini kaybeden orta ve düşük gelirli Amerikan halkı... Bu enkazın altında kalanlar sadece onlar değil, Atlantiğin öteki ucundaki Avrupa ve daha ötedeki uzak doğu ve güneydeki Afrika, kısaca bütün dünya…

KÖKLER REAGAN’A İNİYOR

Şimdi Amerika’da herkes bu duruma nasıl gelindiğini soruyor ve haliyle tarih koridorundan geriye giderek, sorunun köklerine ulaşmaya çalışıyor. Bu iz takipçiliği, onları , Hollywood dan tekavud olduktan sonra, Beyaz Ev’e yerleşen ve kendinden bir soğuk savaş gladyatörü yaratan Amerikan başkanı Ronald Reagan’a kadar götürüyor.
Gerçekten de bugünkü krize neden olan ekonomik sistemin temeli, esas olarak Reagan döneminde (1981–1989 ) atıldı. Bu model, devletin ekonomideki rolünü sıfıra indirmeye çalışan fundemantel (köktenci) bir serbest piyasacılıktı. Nitekim Reagan’ın, daha seçim kampanyası sırasında ağzından çıkan sözler, onun devlet ve ekonomi ilişkisi konusunda perspektifini tartışmasız bir netlikle ortaya koyuyordu. Şöyle diyordu Reagan: “Devlet toplumun problemlerine çözüm olamaz, tam tersine problem olur. İngilizcedeki 9 berbat sözcük şudur: Ben devletten geliyorum ve burada size yardım için varım.”
Regan’ın bu ekonomik modeli, dönemin soğuk savaş atmosferinden beslenerek güçlendi. Çünkü soğuk savaşın öteki ucunda yer alan “düşman ülke” yani Sovyetler Birligi, tam tersine ekonomide iplerin devlet elinde olduğu kominist sistemin en büyük kalesiydi. Dolayısıyla Reagan ekonomisi, bu sistemin radikal bir antitezi olarak şekillendi. Bu şekillenmenin ideoloğu Milton Friedman’dı, Friedman’ın fikirlerini hayatta geçiren ise eski Merkez Bankası başkanı Alan Greenspan’den başkasi değildi... Hatta bankaların yatırım ve ticari bankalar olarak ayrışması da bu dönemde gerçeleşti.
Friedman ve Greenspan ikilisinin yarattığı dalganın gücüyle, piyasayı kontrol eden yasal düzenlemeler bir bir kırıldı, dolayısıyla devletin ekonomik piyasalarla olan bağı iyice zayıfladı. “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler’ (laissez faire) ilkesinin sancak edildiği bu ekomik iklim, şirketlere abartılı bir özgürlük verdi. Elbette bu özgürlükten olumlu sonuçlar da alınmadı değil, ornegin serbest piyasa ekonomisi, uzak doğunun fakir ülkelerindeki ekonomik zenginleşmede onemli bir kaldiraç islevi gördü.
Ancak Regan döneminde başlayan, Baba Bush’a kadar süren, Clinton döneminde ışıltılar saçan bu sistemin yan ekileri, esas olarak oğul Bush’un başkanlığının, ikinci döneminde ortaya çıktı. irili ufaklı krizleri, en son yaşadığimız ana kriz izledi; ancak bu ana kriz öyle bir krizdi ki 1929 yılındaki büyük ekonomik buhran sonrası yasanan en buyuk ekonomik kriz olarak tarihe geçti.
Krizle birlikte serbest piyasa ekonomisinden şüphe etmeyi günah sayanlar, sistemi sorgulamaya ve daha kuşkucu yaklaşmaya başladılar. Bilindigi gibi kriz öncesinde zaten bu sistemi sol cenahtan eleştirenler hep vardı ve ağızlarından hiç de güzel laflar çıkmıyordu.

ŞİRKET FEODALİZMİ

Peki bu karşı cephenin iddiları neydi? Onlara göre, finans piyasası hakim olunamaz bir canavara dönüşmüştü, bu canavarın iplerini elinde tutanlar ise yatırımcılığı ve finans sektörünü poker oyununun farklı bir vesiyonuna dönüştürmüşlerdi. Hatta bu oyunun kuralları bazen büyük finans şirketlerinin CEO’ları tarafından bile çözülemeyecek kadar karmaşık olabiliyordu. Acıkcası meydan, dizginsiz şirketlere kalmıştı. Öyleki devletin, bu şirketleri, yasal kurallarla belli bir standardart içine sokmaktan geri durmasının sonuçları pahalıya patladı. Özellikle finans sektöründe, şirketler, gerçek değerinden çok öte rakamlarla işlem görüyor ve arka perdede bir sürü rantlar ve hokus pokus oyunlari dönüyordu. Gıda alanındaki şirketler, kullandıkları zararlı kimyasal katki maddeleriyle halk sağlığını tehdit ediyorlardı. Kredi kartı şirketleri, uyguladıkları tuzakçı yöntemlerle, tüketiciler üzerinde haksız kazanç elde ediyorlardı. Yine bu dizginsizlik ve kontrolsüzlük global ısınma gibi korkunç bir belayı dünyalıların başına musallat etti. Fundamental piyasa ekonomisinin bir başka yan etki ise, dünyanın pek çok ülkesinde yaşanan inanılmaz ölçülerdeki çevre kirliliğiydi. Bunun ötesinde, Amerika gibi ülkelerde, devletin sosyal alanlara yaptığı yatırımların azaltması, ilk ve orta derce egitimi seviyesinin iyice düşmesine sebep oldu, sağlık sektörü ise büyük ilaç ve özel sigorta şirketlerinin kendi keyiflerine göre at oynattığı bir rant alanı halini almıştı.
Soldan gelen elestirilere gore, bütün bu gelismelerin sonucunda, Amerikan orta sınıfı yavaş yavaş bulunduğu sahneden çekilmeye yerini ise zenginlerin daha zengin fakirlerin ise daha fakir olduğu iki sınıflı bir ülkeye bıraktı.

ADİL PİYASA EKONOMİSİ

Şirketlerin kontrol edilemez biçimde halkın çıkarları karşında adımlar atması, bazıları için adı konmamış bir şirket otokrasisiden başka bir şey değildi. Hatta Gar Alperovitz America Beyond Capitalism adlı kitabında bu durumu şirket feodalizmi olarak tanımlamış ve buna karşı daha adil bir piyasa ekonomisi geliştiriebileceğini iddia etmişti. Alperovitz çizgisinde olanlara göre nasıl ki komünist rejimlerde devlet diktatörlüğü söz konusu olmuşsa, fundamental kapitalist sitemde de şirket diktatörlüğü söz konusuydu. Nitekim onlara göre rakiplerini satın alarak ve küçük şirketleri yokederek büyüyen ve dünyaya yayılan bu şirketler, bir süre sonra sahipleri belirsiz, önüne geçilemez dev bir canavara dönüşmüşlerdi.
Bu kesimin ortaya attığı iddialar icinde akla yatkın noktalar da vardı. Aşırı büyüme başarının yanı sıra bu şirketlerin içten içe çürümelerini de beraberinde getirmisti. Çünkü bu cokuluslu sirketler çok fazla büyüyerek kendi içlerinde bürokratik bir sistem geliştirdiler ve hantallaştırlar, dolayısıyla küçük şirketlere özgü olan hızlı hareket etme, şeffaflık, yeniliklere ayak uydurma, yeni koşullara göre taktik değiştirme ve keşifcilik gibi yeteneklerini kaybetmeye yuz tuttular. Bu şirketlerin başında yer alan CEO’lar bir çesit modern derebey olmakla suclandilar. Aşırı derecede abartılı maaşlar ve ikramiyeler alıyorlardı, üstelik bu insanların öyle bulunmaz Hint kumaşı olmadıkları da biliniyordu.
Bununla birlikte, bir zamanlar nasıl demir perde ülkeleri için mistfikasyonlar yapılıyorduysa bu şirketler için de aynı şey yapılmaya başlandı. Çünkü şirketlerin şeffaf gibi duran derisi , aslında bir çeşit demir perdeydi ve o perdenin arkasında ne dolaplar döndüğüne kimsenin akıl sır erdirdiği yoktu. Amerika’nın büyük şirketinden biri olan Enron un bir gecede iflas ederek tarih sahnesinden silinmesi bu durumun en somut örneğiydi.

SOROS’UN TEZİ

Soldan gelen bütün bu uyarı dolu eleştirilere rağmen, Uluslarası Para Fonu (IMF), klasik serbest piyasa ekonomisini bütün dünyada inşa etme ilkesinden hiç taviz vermedi ve revizyonu düşünmedi. Hatta Birleşmiş Milletler’in Milenyum hedeflerinden de bile bütün dunyada özelleştirmenin gerçekleştirilmesi çabasına yer veriliyordu.
Ancak son krizle birlikte serbest piyasacı ekonomik sistemi eleştirmek sadece solda kalan grupların işi olmaktan çıktı, artık merkezdekiler de bir şeylerin yolunda gitmediğinden şikayet ediyorlardı.
Nitekim global kapitalizmin en meşhur finans oyuncularından biri olan 78 yaşındaki Amerikalı milyarder Soros, bu konuda şikayetçi olanlardan biriydi. Bu efsane isim, daha bir kaç ay evvel New York daki Columbia üniversitesinde ekonomist ve bankerlerin katıldığı bir toplantıda ilginç bir değerlendirmede bulundu. Soros, yaşadığımiz krizin, 1980 lerde, yani Reagan döneminde finans alanında yapılan düzenlemelerden kaynaklandığını söyleyerek, gelişmelerin serbest pazar ekonomisinin sonunu işaret ettiğini vurguladı.
Benim fundamental kapitalizm olarak ifade ettiğim kavramın essas isim babası da George Soros’du. Bu kavram, Soros’un “The Crisis of Global Capitalism” (Global kapitalizmin krizi) adlı kıtabıyla popülerleşti. Kitapta, 19. yüzyılda laissez faire olarak anılan kavram, market fundamentalizmi olarak tanımlıyordu.
Soros’un eleştirilerine Nobel ödüllü ekonomist Joseph Stiglitz de katılıyordu. Bir zamanlar dünyada hayranlık yaratan Amerikan ekonomik sistemine artık kimsenin saygı duymadığını ve bu sistemi sorguladikalrini söylüyordu. Çünkü herkes dünyadaki krize bu sistemdeki bozukluğun yol açtığını düşünüyordu.
Bu sebepledir ki Obama yönetiminin, ekonomiyi tamir ederken hareket noktası, laises faire tezine tapınan Reagan’ın tam tersinden hareket etmekti. Dolayisiyla, oncelikli olarak, devletin finansal piyasalarda daha etkili olmasını sağlayacak yasal düzenlemeler getirildi. Böylece finansal fiyasalardaki mevcut boşluklar kapatılacaktı.

BOLŞEVİK OBAMA-ÖZELLEŞTİRME DEVLETLEŞTİRME ÇEKİŞMESİ

Obama’nın ekonomik ve siyasi politikaları, fundamental kapitalizme hala baglilik duyanlar için Bolşevik Rusyasın’dan çıkıp gelen bir hayaletten başka bir şey değildi. Bu nedenle medyada Obama’nın komünist olduğu iddiaları bile ortaya atıldı. Neden? Çünkü özelleştirmenin tersi yaşanıyor, Amerikan devleti AIG gibi dev şirketleri satın alıp şirket sahibi oluyordu… krizden etkilenen şirketlerin batmaması için önemli destek paketleri çıkarıyordu… Devletin 80’lerden bu yana tumden donmus olan alt yapı yatırımlarının artırılması için ödenekler veriliyordu…. Böylece yerel ve bölgesel yönetimlerin yatırım yapma yoluyla ekonomiyi canlandırması bekleniyordu…. Eğitim kalitesinin arttılması için bu alanana da önemli ödenekler çıkarıldı. Bununla da yetinilmedi, fundamental kapitalizmin enerji kaynağı petrol yerine, yeşil enerji tercih edildi. Hatırlayalım, vakti zamanında Reagan, bir önceki başkan Carter’in topluma örnek olsun diye Beyaz Ev’e yaptırdığı güneş enerjisi panelerini “astarı yüzunden pahalı maloluyor”iddiasıyla söktürüp attırmıştı. Bununla da yetinmemiş, rüzgar ve güneş enerjisi alanındaki teşvikleri kaldırmış, sadece petrol enerjisine yoğunlaşmıştı. Ancak Obama şimdi tam aksine, yeşil enerjiye yatırımı teşvik için milyarlarca dolarlık ödenekler çıkarıyor.
KAPİTALİZM KÜLLERİNDEN YENİDEN DOĞACAK MI
Şimdi herkes mevcut fundamental ekonomik sistemin nasıl bir forma dönüşmesi gerektiği üzerinde duruyor. Bu konuda en çarpıcı yaklaşım Hindistanın ünlü sanayi grubu Tata’nın (Tat Nano’nun üreticisi) en etkin isimlerinden biri olan R.K. Krishna Kumar’dan geliyor. Kumar, bu ekonomik çüküşün kapitalizmi yeni bir forma sokacağını iddia ediyor. Ona göre yeni sitemin kapısını açacak olan iki anahtar var, 1. Gelişmemiş ülkelerde satın alma gücünün arttırılması 2. Etik, yani şirket ahlakı konusunda atılım yapmak. Bu anlamda daha manevi hareket etmek ve yanlışları görüp değişmek.
WorldCom’un eski CEO’su Bernard Ebbers’in, mevcut ekonomik sistemde şirketlerin kontrolden çıktığı iddiası tekrar hatirlandiginda, Kumar’ın çözüm konusundaki önerileri ve Obama’nın şirketleri yasalarla kontrol etme çabası daha da akla yatkın hale geliyor. Bütün bunlara rağmen yeni kapitalizmin nasıl olacağı konusunda şimdiden kesin yargılar beslemek kolay değil… Bekleyip, kapitalizmin küllerinden nasıl yeniden doğacağini hep birlikte görecegiz.

15 Haziran 2008 Pazar

AHMEDINECAT!!!! Bir bomba atarım sevişirsin










Hıdır Geviş-TARAF GAZETESI

Sybil’e gerçekten çok bozuluyorum. Ne zaman kendisine bir sevgili bulsa arkadaşlarını ihmal ediyor. Oysa bilmiyor ki sevgililer gelip geçici ama arkadaşlıklar kalıcı. Evvelki gün, üç kere telefonuma mesaj bırakmış, açmadım; “açmayacağım işte” diye inat ettim. Ama bu kızdan kaçmak ne mümkün. Gectigimiz Pazar, sahibi Türkiyeli olan Garden of Eden adlı asortik marketin Union Square’deki şubesinde karşıma çıkmasın mı. Sevimli sevimli gülünce bütün kızgınlığım geçti.

Sybil’e kızgınlığımın asıl nedeni başka. Geçen gün East Village’daki Mehanata adlı Bulgar barına hep birlikte gidecek ve bir Yunan müzik grubunun canli performansini izleyecektik. Ama hanımefendi son anda aradı ve bize katılamayacağını söyledi. Nedini yine o adamdı tabii.

ORGAZM BAĞIŞI: Aman gelmediyse gelmedi. Hanımefendi, düğünlerin kamberi değil ya. Bu O’nun kaybı. Yunan grubu Mages (mayspace.com/magges) gerçekten çok iyiydi. Geleneksel Yunan müziğine hafif modern bir yorum katarak, kendilerine özgü bir tarz yaratmışlar. Dinlemesi çok güzeldi. (Youtube arama kutusuna “Magges – Ouzo” yazarsanız performanslarını orada görürsünüz) Grubun önünde, yerde bir de sebze kasası vardı, üzerinde de nargile ve ouzo, yani rakı. İsteyen gidip bir fırt çekiyordu. Bu Akdenizli görüntünün cazibesine dayanamadım. Annem duymasın ama ben de gidip bir fırt çektim, üstelik rakıdan miğdem bulandığı halde. Ama ne yapayim, her şey biraz da tişörtünün üzerinde “orgasm donation” (orgazm bağışı) yazan o garsonun ısrarları nedeniyle oldu.

Grubun konseri bitince aşağı kata indik. DJ bey, Balkan müzikleri çalıyor. Gariptir, birden bana bir seyler oldu. Sanki vucuduma dusuk voltajli elektrik verilmisti. Kipir kipir kipirdiyordum. Ortalık bayağı bir loştu. Bu loşluk başka yerde bulunmaz deyip, iyice çığırımdan çıktım

ve basbayagi dans etmeye başladım, aslında oynama-zıplama konusunda çok utangacımdır. Sonuc guzel oldu. Beni goren arkadaslarım da cesaretlenip oynamaya başladılar. Çoğunlukla, ertesi sabah uyandığımda bir önceki gece yaptığim dans hareketlerini hatırlar, “ah yer yarılsa da içine girsem kaybolsam”, derdim. Ancak bu kez öyle bir dilekte bulunmayarak, Tanrı’yı da kendimi de bayağı bir şaşırttım.

Ben Tanrı’yı, Sybil ise beni şaşırtiyor. Sybil bu defa yine bana kafayı yedirtecek şeyler anlattı.

Ogün Sybil’le markette karşılaşınca, ben elimdeki portatif salata kabina bir kac sey daha ekledim,

o da kendine bir kutu somon balıklı suşi aldı ve birlikte dışarı çıktık.

14’üncü sokak üzerinden batıya yani 8. Caddeye doğru yürümeye başladık. Öyle almış başımızı gitmişiz ki gele gele Christopher sokağının bitimindeki, Pier’e geldik. Pier, nehrin ortasına doğru uzanan kocaman bir iskele, iskelenin orta yerinde çimenlik bir alan bulunuyor, sagda solda ise banklar.

Bu havalarda, hele hele hafta sonlari tiklim tiklim oluyor buralar. Özellikle tişörtlerini çıkarıp kaslı vücutlarıni çimenlerin üzerine yayan civar gaylerini kesmek için birebir bir mekan. Şimdilerde gaylerin rahatlığını kıskanan bir takım straightler de buralara dadanmaya başladı.

FEMİNİST TERÖRISTLER: Her ikimiz de çimenlerin üzerine guzelce yayiliverdik ve yiyeceklerimizi acip yemege basladik. Sybil bildiginiz üzere yine çok konuşuyor, yine planlar yapıyor. Yeni fikri ise feminist kadınları örgütleyerek onlardan bir tim kurmak ve çeşitli erkek hedeflerine terörist saldırılar düzenlemek. Haydaaa. Bu kızla konuşurken biri bizi duyacak diye ödüm yüreğime karışıyor.

Sybil’e dedim ki, “Sybilcim, bu bir çizgi roman projesi olsun, en azından konuşurken öyle diyelim ki durduk yere başımıza iş açılmasın. Hatta bu sahiden bir cizgi roman konusu da olabilir. Arzu edersen, seni İstanbul’da yaşayan Hakkarili karikatürist arkadaşım Ender Özkahraman’la tanıştırırım. Sen yazarsın, O çizer. Ender hem sanatciliginda, hem de insanlığında çok iyidir.”

Şimdi size Sybil’in çizgi roman planını anlatayim biraz. Sybil adli kadın kahraman, biyoloji alanında çalışan feminist kadınları örgütlüyor ve onların illegal yollardan gay bombası üretmesini sağlıyor. Sonra bu gay bombası, kadınlara en çok eziyet çektiren ülkelerin meclislerine atılıyor. Haliyle ilk hedef Ahmetinejat`in Iran’i oluyor. Gay bombasını yiyen Iran Meclisindeki mollalar, aniden birbirlerine ısınıp, birbirlerini sıra dışı bir şekilde sevmeye başlıyorlar. Bombanin etkisi bir kac saat mi suruyor, sabaha kadar mi suruyor orasini Sybil’e sormayi unuttum.

GAY BOMBASI: Şimdi diyeceksiniz ki “bu gay bombası da ne yahu?” Durun, acele etmek yok. Ne olduğunu tane tane anlatacağım.

Gay bombası ilk olarak 2005 yilinda The Sunshine Project adlı, kimyasal silahlar karşıtı bir sivil toplum örgütünün internet sitesinde dile getirildi. Pentagon’un üzerinde çalıştığı bir bombanın savaş alanında savaşan askerlerin üzerine atıldığı taktirde afrodizyak bir etki yarattığı ve askerlerin cin çarpmışa dönüp, etrafında, güzel çirkin kadın erkek kim olursa olsun sevişmeye meyledecekleri iddia ediliyordu. Araştırma önerisi Amerikan ordusunun Ohio eyaletindeki labaratuvarlarından çıkmıştı ve projenin geliştirilmesi için milyonlarca dolara ihtiyac duyuldugu soyleniyordu.

TAŞLAYIN KAHPEYİ”: Çok geçmeden olay BBC’den ABC’ye kadar pek çok televizyonun haber programlarına yansıdı. Beyni buldozer silindiri gibi çalışan çok bilmiş gazeteciler, bombanın bu geçici etkisini “bomba askerleri gay yapıyor” şeklinde yorumladılar. Bu durum haliyle gay örgütlerini kızdırdı. Onlara göre bir bombayla cinsel kimliğin değişeceğini iddia etmek gay kimliğini aşağılamaktı. Bu arada benim de aklıma şu soru geldi; eğer askerin teki çölde bir başınaysa ve bombanın etkisi ona kadar ulaşmışsa ne yapacak? Tüfeğiyle mi aşk yapacak?
Peki savaştan sonra ne olacak, tüfeğini anasının evine götürüp, "nişanlım" diye mi tanıştıracak.

Neyse bu gay bombası hikayesi ile ilgili olarak 2007den beri pek bir şey konuşulmuyor, Gerçekten üzerinde çalışılıyor mu çalışılmıyor mu kimse kesin bir şey söylemiyor.

Peki merak etmiyor musunuz, Sybil neden gay bombasını atmak için İran Meclis’ini seçti acaba?

Sybil’i Iran konusunda deliye döndüren sebep, hani bizdeki Vurun kahpeye adlı kurmaca romanın İran topraklarında “taşlayın kahpeyi” adlı gerçek bir oyuna dönüşmesi.

GAZ CUMHURİYETİ: Biliyorsunuz bu gariban ülke Şah ın diktatörlüğünden kurtulayim derken, mollaların diktatörlüğüne teslim oldu ve koca Cumhuriyet eldeki demokratik hakları da kaybedip tam bir gaz cumhuriyetine dönüştü (Özellikle, ”muz cumhuriyeti” demiyorum, çünkü bu ülkede gaz muzdan daha mühim bir gelir, öyle degil mi!). Simdi donup geriye baktığınızda , yasaların gücü adına habire kendi insanlarını asmaktan ve saga sola kabadayılık etmekten başka ülkesine hiç bir sey verememiş bir rejimle karşılaşıyorsunuz.

İşte bu rejim en çok da kadınlara kan ağlatıyor. Bizim Sybil’i kızdıran da işin bu yönü zaten. özellikle de Zohreh ve Azar Kabiri adlı kız kardeşin trajik durumu Sybil’i çok üzüyor. Bu iki kızkardeş, Zohreh’in eşinin “zina”sikayeti üzerine, 2007 şubatında tutuklandı. Biri 27 diğeri 28 yaşında olan kardeşler, sözde eve erkek atmışlardı. Önce 99 kırbaç yediler. Daha sonra da taşlanarak idamlarına karar verildi. Uluslarası baskılar nedeniyle idam henüz gerçekleşmedi, belki de gerçekleşti de kimsenin haberi olmadı, İran bu, belli mi olur

İran’da evlilik dışı cinsel ilişki yasak, dolayısıyla iş üstünde yakalanırsanız cezası kırbaçtan başlıyor ve daha öteye gidebiliyor. Ceza kanunun 83. maddesi ise zina ile ilgili. Bu maddeye göre evli kadınlar başka bir erkekle cinsel ilişkiye girdiklerinde taşlanarak ölüm cezasına çarptırılabiliyorlar. Kadınların evlilik dışı cinsel ilişkiye girmesinin cezası ise kırbaçlanma.

İran’da şu anda 11 kişinin taşlanarak öldürülmek üzere hapiste tutuluyor. 2007’de iki kişinin bu şekilde idam edildigi söyleniyor. Erkek kurbanlar taşlanmadan önce bellerine kadar; kadınlar ise göğüs hizalarına kadar toprağa gömülüyor.

BURUNLARINDAN GELDİ Zina davalarında kanıtlar yeterince gözden geçirilmiyor ve kararlar çok kolay alınıyor. Çünkü yargıçlar erkek. Dolayısıyla kadınlara karşı olan önyargıları, aldıkları kararları da etkiliyor. Nitekim hakkında recm cezası verilenlerin çoğu kadın. Hatta Adalet Bakani Ayatollah Shahroudi’nin kendisi bile alınan kararların subjektifliği yönünde açıklamalar yaptı ama hiç bir şey değişmedi.

Tıpkı Zohreh ve Azar Kabiri ile ilgili verilen kararın subjektif olmasi gibi. Bu kadınların bir erkekle cinsel ilişkiye girdiklerinin hiç bir kanıtı yok. Sadece evde bir erkek olduğu ispat edilmiş. Ayrıca kanıt olsa ne olur. Kadının namusunu temizlemek devlete mi düşmüş. Bu durum, devletin din adına vatandaşların bireysel hayatına tecavüz etmesi degil midir. Tövbe Yarabbim, sanki penisi kürek çekmek, vajinayı ise çiçek dikmek için üzerimizde taşıyoruz. Bırakın insanlar doya doya sevişsin. İşin içinde zorlama, kandırmaca, taciz, manüpülasyon, dayatmaca, korkutmaca, yaş sınırını ihlal ve teşhir olmadigi sürece cinsel hayatlarında insanların kiminle düşüp kalktıkları devletin üzerine vazife değil, mahallelinin üzerine de vazife değil, kimsenin üzerine vazife değil.

HAYDİ, HAYAT KURTARMAYA • Şimdi siz okurlar, bu kız kardeşler için ne yapabilirsiniz? Bugün pek çok uluslararası sivil toplum kuruluşu İran’a bu insanlık dışı cezaların kaldırılması için baskı uyguluyor. Bu baskıyı siz de yapabilirsiniz. Hiç üşenmeyin, hemen, ASAGIDA Zohreh ve Azar Kabiri için İngilizce yazılmış çağrı mektubunu bulup İranlı yetkililerinin mail adreslerine yollayın. Böylece sadece bu zavallı iki kız kardeşi değil, gelecekte idam edilmesi muhtemel kadınların da hayatını kurtarabilirsiniz. Haydi, hayat kurtarmaya.


ONLARIN HAYATINI NASIL KURTARABİLİRSİNİZ…

İran’da taşlanarak idam edilmelerine karar verilen İranlı Zohreh ve Azar Kabiri adlı kızkardeşlerin kurtarılması için başlatılan uluslararası kampanyaya siz de destek verin. Eğer İranlı devlet yetkililerine çağrıda bulunarak, taşlanma cezasının (Recm) insanlık dışı bir suç teşkil ettiği ve uluslarası kuralların ihlali olduğunu vurgulamak istiyorsanız hemen harekete geçin.

Aşağıda örneği yer alan çağrı mektubu olduğu gibi kopyalayıp İranlı yetkililere göndermeniz halinde, bu kızkardeşlerin idam edilmemeleri gerektiğini dile getirmiş olacaksınız.

Aşağıda ayrica Zohreh ve Azar Kabiri’ye verilen cezanin kaldırılması konusunda yetki sahibi bütün İran devlet görevlilerinin iletişim bilgileri mevcuttur. İngizce çağrı mektubunu bu görevlilere İster email atın, ister fax çekin, ister zarfa koyup gönderin, isterse de telefon açıp mektubu onlara İngizce olarak okuyun.

ÖRNEK MEKTUP:

Your Excellency,

I urge you to immediately cancel the execution of Zohreh and Azar Kabiri, two sisters from Khademabad, Iran who have been sentenced to death by stoning for adultery, in the name of Islam. We are concerned that such an unacceptable and inhumane punishment is being applied to women who have already had the sentence of 99 lashes imposed and executed and have been denied a fair and transparent trial.

I am gravely concerned that Zohreh and Azar have been sentenced to death for adultery. In Iran, women are punished more harshly than men for having committed adultery; this however directly contravenes article 26 of the International Covenant on Civil and Political Rights (ICCPR), which provides that “[a]ll persons are equal before the law and are entitled without any discrimination to the equal protection of the law.” In a speech delivered on 21 June, 2006 President Ahmadinejad stated that “the country should be built upon the basis of justice, kindness, serving the people, progress and lofty goals.” If Zohreh and Azar are executed, although punishment has already been carried out, then justice will certainly not have been served.

Furthermore, as a state party to the ICCPR, Iran has made an explicit and unreserved commitment under article 6(2) that if the death sentence is imposed it is to be “only for the most serious crimes.” The UN Human Rights Committee (in the case of Toonen Australia) has made it clear that treating adultery and fornication as criminal offences does not comply with international human rights standards. Therefore the sentence of execution by stoning imposed on Zohreh and Azar Kabari breaches Iran’s commitments under the ICCPR.

I request that you stop the planned executions and take immediate action to remove death by stoning from the legal system.

Yours sincerely,

(Mektubu yazanin ismi ve imzasi buraya)

**********************************

YUKARIDAKİ MEKTUBU YOLLAYACAĞINIZ DEVLET YETKİLİLERİNİN İSİMLERİ

1- Ayatollah Mahmoud Hashemi Shahroudi
(Adalet Bakani)

Adres: His Excellency Ayatollah Mahmoud Hashemi Shahroudi
Head of the Judiciary
c/o Ministry of Justice

Park-e Shahr
Teheran
Islamic Republic of Iran


Fax: +98 21 3311 6567, + 98 21 3390 4986

Tel: +98-21 22741002
+98-21 22741003
+98-21 22741004
+98-21 22741005

Email: iripr@iranjudiciary.org, irjpr@iranjudiciary.com info@dadgostary-tehran.ir


2-Mahmoud Ahmadinejad

( Basbakan)


Adres: President of the Islamic Republic of Iran
Presidency Office
Pasteur Avenue
, Postal Box 1423-13185
Teheran

Tel:

+98 21 88825071
+98 21 88825072
+98 21 88825073
+98 21 88825074
+98 21 88825075

Fax: +98 21 6646 2774, Fax: +98 21 6 674 790

Email: dr-ahmadinejad@president.ir


3- Ayatollah Khamenei

(Anayasa Mahkemesi Baskani)

Tel: +98 21 64412020
Fax: +98 251 7774 2228
Email: info@leader.ir / istiftaa@wilayah.org / webmaster@wilayah.org

Adress: His Excellency Ayatollah Sayed 'Ali Khamenei, The Office of the Supreme Leader
Shoahada Street
, Qom
, Islamic Republic of Iran



İRAN’IN ÇEŞİTLİ ÜLKELERDE YER ALAN KONSOLOSLUKLARININ İLETİŞİM BİLGİLERİ:.

Türkiye-Ankara

İran İslam Cumhuriyeti Büyükelçiliği Tahran Cad. No:10 Kavaklıdere

Tell: 427 43 20-22

Fax: 468 28 23

Amerika-Washington, D.C.

Tel: +(202) 965-4990; (202) 965-4991; (202) 965-4992; (202) 965-4993; (202) 965-4994; (202) 965-4999
Fax: (202) 965-1073; (202) 965-4990

Kanada-Ottawa

Tel: (613) 232-5712

Ingiltere-Londra,

Tel: 0207-225-3000
Fax: 0207-589-4440

Isviçre-Cenova

Tel: (41-22)332 21 00-21
Fax: (41-22)733 02 03

Birleşik Arap Emirlikleri-Abu Dabi

Tel: +9712-4447618
Fax: +9712-4448714

Danimarka-Kopenhag
Tel: 3916-0003
Fax: 3916-0075

Norvec-Oslo

Tel: (+47) 23 27 29 60
Fax: (+47) 22 55 49 19

Rusya-Moskova
Tel: 9178655; 9179679; 9175219; 9177282; 9170039; 9172442; 9178959
Fax: 2302897; 9179683

Fillandiya
Tel: +358-9-6869 240
Fax: +358-9-6869 2410

Güney Afrika
Tel: +27 (012) 342 58 80 / 1
Fax: +27 (012) 342 18 78

Almanya-Frankfurt
Tel: +49 (0) 69 56 000 739 - 740
Fax: +49 (0) 69 56 000 728
Email: iran.botschaft@t-online.de, info@irangk.de, info@igk-hamburg.de.

Hindistan-Yeni Delhi
Tel: +91-11-23329600/ 01 / 02
Fax: +91-11-23325493

Brüksel
15a avenue Franklin Roosevelt
1050 Brussels, Belgium
Fax: + 32 2 762 39 15
Email: iran-embassy@yahoo.com and secretariat@iranembassy.be

26 Mayıs 2008 Pazartesi

Müslüman Dünyasında Gay Tartışması

Hıdır Geviş-New York

Biliyorum, kesin içinizden geçiriyorsunuzdur, “bu Hıdır da hep barlar sazları, deliyi doluyu, çayırı bayırı yazıp duruyor, kültur beşiği koca New York’da ne bir sergi gezdiği var, ne bir tiyatro oyunu izliyor, ne de film görüyor”

Ben de diyorum ki, böyle düşünüp de günahımı almayın. Tiyatro da izliyorum film de. Ama şimdiye kadar hiç biri hakkında yazı yazmak gelmedi içimden. Zaten “Chicago” ve “Operadaki Hayalet” dışında izlediğim bütün Broadway showlarının yarısında çıktım. Param telef oldu ama olsun, cana geleceğine mala gelsin. O oyunları izlemek görevim değildi ki sonuna kadar kalayım. Keyif almak için oraya gidiyorsam, sıkılınca da alıp başımı çıkabilmeliyim. Boşyere kendimi niye sıkıntıya sokayım, kanser mi olayım… Oyunları sonunu kadar izlemeyi ise eleştirmenlere ve parasının karşılığını ille de almak isteyenlere bırakıyorum.

Neyse geçtiğimiz Çarşamba “A Jihad for love” adlı bir film izledim. Çok sevdim ve hakkında yazma kararı aldım. Film, bu hafta başından itibaren New York’da gösterime girdi. Bu belgesel filme kapısını açan sinema ise IFC Center . Tarihi Wawerly sinemasının yeniden düzenlenmesiyle oluşturulan bu sinemada, büyük film studyolarının değil, küçük yapımcıların ürettikleri filmler gösteriliyor. Sinemanın çok iyi bir tarafı var: film başlamadan önce reklam göstermiyorlar. Oysa Loews sinema zincirlerinde 15 dakikadan fazla reklam var. Üstelik Loews da ticari filmleri gösteriliyor ve biletler de IFC ile aynı paraya satılıyor.

Her neyse. Film sonrasında yönetmen Parvez Sharma ile bulusacağım için, biri Gümüşhaneli diğeri Karslı olan iki saz arkadaşımla birlikte sinemanin yolunu tuttum. Onlar da film hakkında çok şey duyduklari için bu filmin yönetmeniyle tanışmak istemişlerdi. 6. Cadde üzerinden Vest Village’e doğru yürürken kimi görsek iyidir, Chris’i. Ayaküstü ilk söylediği şey, 26 yaşında bir Japon gençle çıktığı. İyi hayırlı olsun, gözümüz yok.

A Jihad for Love, dokunaklı ve etkileyici bir film olmanin ötesinde, Müsluman ülkelerde yepyeni tartışmalara kapı aralayacak bir film. Bu önemi nedeniyle de Amerikan medyasında çok büyük bir ilgiyle karşılandı.Televizyonlarda, radyolarda, gazetelerde filmin kendisi de müslüman olan parlak zekalı yönetmeni Sharma ile yapılmış roportajlar yayınlanıyor şimdilerde.

Film,farklı müslüman ülkelerde dinine sıkı sıkıya bağlı kadın ve erkek gaylerin yaşadığı çıkmazı ve trajediyi dile getiriyor. Gay oldukları için önce dinlerinden sürülen bu insanlar, bir süre sonra bütün sevdiklerini geride bırakarak, yanlarından hiç ayırmadıkları Kur’an’larıyla birlikte ülkelerini terketmek zorunda kalıyorlar. Ne ilginçtir ki bu çarpıcı belgeselde, ülkesini terketme gereği duymayan, sokakta sevgilisiyle birlikte rahatça yürüyebilen, birlikte ca

miye gidip namaz kılabilen sadece İstanbullu lezbiyen bir çift. Bu çiftin filmdeki varlığı Türkiye için son derece pozitif bir propaganda bence.

Filmdeki gaylerden biri olan Muhsin, Pakistan’da yaşıyor, evlenmek zorunda bırakılıyor, çoluk çocuğa karışıyor ve sonunda çareyi Güney Afrika’ya gitmekte buluyor. İranlı gayler Amir, Arsham, Payam ve Moctaba Kanada’ya geçmek için Ankara’da bekliyor. İçlerinden biri, kendi ülkesindeki bir gay partide eğlenirken tutuklanıyor, bir saat içinde 100 kırbaç yiyor ve yüzü gözü mosmor olana kadar dövülüyor. Mazen Mısır’da yaşıyor, hapse atılıyor, işkence görüyor ve tecavüze uğruyor, sonunda Fransa’ya gidiyor.

Yani onlara ülkelerini terketmekten başka bir çare bırakılmıyor.

Filmdeö hayat serüvenlerğne yer verilen gaylerin ortak noktasiı ise İslama olan güçlü inançları. Onlar islam içinde kendi kimlikleriyle bir yer aramaya çalışıyorlar, Kur’anın kendilerini kabul ettiğine ve Tanrı’nın onları sevdiğine inaniyorlar. Ancak bu konuda islam inancını tekelinde tutan ve straight erkeklerden oluşan islam alimlerini pek ikna edemiyorlar. Bu dışlanma bile onları inançlarindan vazgeçirmiyor.

Hatta Güney Afrika’ya yerleşen Muhsin, orada müslüman cemaatine mensup olup daha açık görüşlüı olan her yastan insanla biraraya gelip toplantılar düzenliyor. Katılımcılarla birlikte eşcinsellik ve islaa konusunda tartışıyorlar. Bu toplantılardaki türbanlı kadınlarin gay kimliği konusunda ortaya koydukları açık görüşlülük çok şaşırtıcı.

Aslında eşcinsellik ve islam arasındaki ilişki, Türkiye’de ve diğer müslüman ülkelerde ciddi ciddi tartışılmasi gereken bir konu . Öyle görünüyor ki bu mesele islam alimlerini ikiye bölecek. Eğer islami çevreler cemaatlerindeki müslüman sayısını arttırmak istiyorlarsa, Mevlana’nin felsefesinden yola çıkarak camilerin kapısını gaylere de açmalılar.

Benzer sorunu Amerika’da, Hristiyanlik da yaşadı. Ama gelin görün ki bugün sadece New York eyaletinde 60’a yakın gay friendly , yani gay dostu kilise var. Presbyterian, Methodist, Baptist, Lutheran, Episcopal ve hatta en kati mezhep olan Katolik kiliseleri bile gay dostu kiliseler listesinde yer aliyor. Bu kiliselerin kapısı resmi olarak kadın ve erkek gaylere açık. Kendini Hristiyan olarak tanımlayan her gay, bu kiliselere gidip ibadetini yapabiliyor. .

Müslüman aleminde insanlar degişiyor. Film sonrasındaki konuşmamızda Parvez bir anısını anlattı. Filmin gösterimlerden birinde, musluman bir kadın, Parvez’in filmini büyük bir kızgınlıkla izlemeye gelmiş. Ancak filmdem çıktığında Parvez’e söylediği şey şu olmuş: “Bu filmi izlemeye geldiğimde yumruğumu öfkeyle sıkmıştım. Ancak filmi izledikçe yumrugum acildi,yumruğumla beraber kalbimi de açtım….”

Şimdi bu ciddi meseleleri bırakalım ve benim asıl ciddiye aldığım resim meselesine gelelim. Ben Parvez ile sarmaş dolaş resim çektirirken, bereberimde gelen saz arkadaslarım sürekli dikkatimi dağıttıkları için, yüz ifadem tutmamış yoğurt gibi çıktı, ağzım da yamuk…

Bir şey daha: Parvez’le yaptığım röportaji ilerki bir zamanda Taraf’da okuyacaksınız

Eğer Müslümanlar domuz yeseydi tarihte neler olurdu?


Hıdır Geviş
İster istemez aklıma düşüyor. Büyük çoğunluğu müslümanlardan oluşan Ortadoğu toplumlarında domuz eti yemek haram olmasaydı, acep neler olurdu? Yoksa bu toplumlar bugün daha gelişkin ve zengin toplumlar mı olurdu? Bilmiyorum, sadece soruyorum. Oturup hesab edin. Bir yıl içinde kuzu doğurur bir tane, domuzun ise 9’a kadar yolu var. Onca domuz yavrusunun her birinin bir yıl sonra tekrar doğurduğunu hesap edin. Sahip olduğunuz hayvan sayısı kısa zamanda büyük bir artış gösterecektir.
Koyunun bir avantajı sütü ve yünü. Ama koyun kırılgan ve çabuk hastalanan bir hayvan. Domuz ise adı üstunde domuz gibi, her koşulda yaşıyor, nazlanmadan önüne konan her şeyi yiyor, hatta önüne beni koyun belki beni de yer.

Domuz besleyen bir köylü haliyle daha fazla et sahibi olacak. Ancak hayvanlarını beslemek vebarındırması için yeni arayışlara girmesi gerekecek; ya daha fazla ekin yetiştirecek, ya da satın alacak. Domino taşları hareketi gibi, bu gelişme ticareti de hareketlendirecek. Ticaretin hareketlenmesi toplumların başka toplumlarla ilişkisini arttıracak. Bu da sosyal ve ekonomik hayatı değistirip, zenginleştirecek.


He şey bir yana daha fazla etle beslenen insanlar, fiziki olarak daha iri olacaklar.

Bazı kaynaklar domuzların yaklasik 7 bin yıl önce evcilleştirildiğini, ana vatanının da Avrupa ve Ortadoğu oldugunu belirtiyorlar. Ama şimdi anavatanında domuza çekilen muameleye bakın. Kimse kıymet vermiyor, kimse sevmiyor, kimse onu yemek istemiyor, hatta iğreniyorlar.

Domuzun pis bir hayvan olduğunu iddia eden ve yenmesini yasaklayan ilk büyük din ise Yahudilik. İslam da aynı inanışı aynen takib ediyor. Ancak Hristiyanlık tam aksine domuzlara sempatiyle bakıyor, belki de bu İsa’nın çobanlıktan geliyor olmasından kaynaklanıyor. Zaten çobanların korucusu Saint Anthony’e de hep bir domuz eslik edermiş.

#navbar-iframe { height: 0px; }