17 Şubat 2008 Pazar

ÜNLÜ YAZAR AHMET ALTAN'DAN BAŞBAKAN ERDOĞAN'A : “KENDINE GEL”





AHMET ALTAN'IN TARAF GAZETESINDEKI YAZISI:


AKP ve liberaller


Fehmi Koru’yu yıllardır okurum. Gerek kendi imzasıyla yazdığı yazıları, gerekse Taha Kıvanç imzasıyla yazdığı “kulisleri” okumadan, “merkez medyanın” çarpıttığı gerçeklerin asıl yüzünün anlaşılmasının zor olduğunu düşünürüm.

Birçok gerçeğin “arka cephesini” onun yazılarından öğrendim.

Dün de onun sütununda beni epeyce irkilten gerçeklerle karşılaştım.

Şöyle yazıyordu:

“Ak Parti’ye yakın görüş sahipleri, nicedir, ‘liberaller kendi gündemlerini sürdürüyorlar, o gündem içerisinde Ak Parti tabanını doğrudan ilgilendiren konular bulunmuyor’ diye yazıp söylüyorlardı.”

İrkilmemin nedeni çoktandır kuşkulandığım bir gerçeğin Koru gibi güvenilir bir kalem tarafından açıkça yazılması, bir anlamda itiraf edilmesiydi.

“Ak Parti’ye yakın olanlar liberallerin ayrı bir gündemi olduğunu, bu gündemin AK Parti tabanını doğrudan ilgilendirmediğini” düşünüyorlarmış.

Fevkalade doğru düşünüyorlar.

Onların kendileriyle birebir örtüşmeyen aydınlara taktıkları isimle “liberallerin” kendi gündemleri var.

Onlar Avrupa Birliği standardında bir ülke, içinde türban da dahil hiçbir anlamsız yasağın olmadığı özerk bir üniversite, Kürtlerin çocuklarına anadillerini öğretebilme hakkı, Alevilerin de Sünniler kadar özgürlüğe sahip olduğu bir inanç iklimi, Ermeni meselesinin rahatça konuşabileceği baskısız bir ortam, fikirlerin dile getirilmesini yasaklayan 301. madde gibi ucubeleri içinde taşımayan bir hukuk sistemi istiyorlar.

AKP bunları gerçekleştirmiyor diye bizim “gündemimizde” bunların bulunmadığını mı sanıyordu “Ak Parti’ye yakın” çevreler?

Ama asıl irkiltici soru şu:

Neden bunlar “Ak Parti tabanını” doğrudan ilgilendirmiyor?

Neden bu ülkenin tam anlamıyla özgür bir ülke olması AKP’lilerin ilgisini çekmiyor?

Çekmiyorsa, ki Koru çekmediğini söylüyor, bizim neden sizinle “ortak” bir gündemimiz olsun?

Bizim AKP’nin istediği kadar özgürlüğe razı olacağımızı size kim söyledi?

Hangi özgürlüğün ne zaman verileceğini belirleyecek tek ölçü olarak AKP’nin siyasetini benimseyeceğimize sizi kim inandırdı?

Laikliği bir darbe vesilesi yapmaya çalışan Kemalistlere, ulusalcılara, darbecilere karşı olmamızın, türban dışındaki özgürlük taleplerinin “kendilerini doğrudan ilgilendirmediğini” düşünen AKP’lilerle aramızda hiç tartışmasız “ortaklıklar” yaratacağını mı zannediyorsunuz siz?

Özgürlükleri bir bütün olarak talep etmeyen hiç kimseyle bir ortaklığımız yok bizim.

Bugüne kadar olmadı.

Bundan sonra da olmayacak.

Siz “başkalarının” özgürlüklerine omuz silkerken,“liberallerin” sizinkinden farklı gündemi olmasına şaşırmanızı da doğrusu ya şımarıklık olarak görüyorum.

Siz gerçekten AKP’yi “pusula”, Tayip Erdoğan’ı da “zihinsel önder” olarak kabullenmiş “aydınlar” mı gördünüz çevrenizde?

Öyleleri var mı bilmiyorum, varsa acırım onlara.

Cumhurbaşkanlığı hesaplarıyla Şemdinli skandalının üstünü örttüğünüzde, çok tehlikeli ilişkileri ortaya çıkaran Şemdinli savcısının hayatını kararttığınızda, Dolmabahçe’de Genelkurmay Başkanı ile gizli görüşmeler yaptığınızda, Kürtlerin haklarını küçümsediğinizde, Hrant Dink’in katillerini ortaya çıkaracak adımları atmadığınızda, bizim bunları desteklememizi beklediyseniz, kendinizi fazla abartıyorsunuz demektir.

Avrupa Birliği yolunda adımlar attığınızda, uyum yasalarını çıkartıp hukuku düzeltme çabaları gösterdiğinizde, 27 Nisan muhtırası karşısında başınızı dik tuttuğunuzda, Ergenekon’un en azından bir parçasını yakaladığınızda, türbanı serbest bıraktığınızda sizinle beraberiz.

Ortaklığımız siz özgürlükleri genişlettiğiniz kadardır.

Siz bazı özgürlüklere arkanızı döndüğünüzde, bunların “sizi ilgilendirmediğini” düşündüğünüzde ortaklığımız biter.

Kendi gündemimize döneriz.

Koru’nun yazısında beni kelimenin tam anlamıyla şaşkınlığa uğratan bir açıklama daha vardı.

Başbakan yaptığı bir konuşmada “liberal” bir aydını “azarlamış”.

Kelimeye dikkatinizi çekerim.

“Azarlamış.”

Başbakan gerçekten aklından “azarlamayı” geçirecek kadar kendini kaybetti mi bilmiyorum ama eğer öyleyse ona söylenebilecek tek bir şey var.

“Kendine gel.”

“Şemdinli’nin ürkek çocuklarının” azarlayabileceği birileri bulunmaz bu cenahta.

Sen önce Şemdinli’yi bir aydınlat, Dink’in katillerini bir bul da…

Birisini “azarlamanın” senin haddin olup olmadığını sonra konuşalım.

15 Şubat 2008 Cuma

Böyle medyaya böyle başbakan...






Ahmet Altan, son günlerde Başbakan ve medya arasında yaşanan tartışmayı farklı bir bakış açısıyla kaleme aldı ve her iki tarafı da düşünce topuna tuttu. Turkiye simdi bu yaziyi tartisacak: ADİL BIR OTORITE Mİ YOKSA ÖZGUR BİR ÜLKE Mİ ISTİYORUZ.

Ahmet Altan / TARAF

Böyle medyaya böyle başbakan...

Doğu toplumlarıyla Batı toplumları arasındaki farklılıkları belirtirken Bernard Lewis çarpıcı bir tanımlama getirmişti.

“Doğulular adalet ister, Batılılar özgürlük.”

Topraktan, köylülükten kopmakta, üreterek bireyselleşmekte çok geciken Doğulu toplumlarda, feodal değerlerin getirdiği bir “otorite” figürü varlığını hep korur.

İnsanlar, o otoritenin “adil” olmasını bekler.

En büyük beklentileri budur.

En büyük “övgü” de budur.

Biz de bu anlayışın çok fazla dışına çıkamıyoruz sanki.

Başbakan önceki gün yaptığı konuşmada, gazeteleri azarlayarak “Toplumun ahlak değerleriyle tamamen ters düşen çırılçıplak kadın resimleri basıyorsunuz, bugüne kadar hangi müdahale yapıldı,” demiş.

Başbakana göre o gazeteleri okuyanlar “toplumun” ve “toplumun değerlerinin” dışında birileri herhalde.

Erdoğan’ın kafasında “iki ayrı toplum” olması bir yana asıl şaşırtıcı sözcük, “müdahale” bence.

“Birisinin gazetelere müdahale edebileceğini” düşünüyor.

Kim müdahale edecek peki?

Herhalde “iktidardaki” güç.

Ve o müdahale olmadığı için de anlaşılan bir teşekkür bekliyor.

Gazetelerin istedikleri resmi basma özgürlükleri başbakana “doğru gözükmüyor” ama onlara anlayışlı davranıyor.

Aynı konuşmayı birisi başbakanın yaptıkları için ya da başbakanın kafasındaki “toplumun değerlerine” uygun davrananlar için yapsa, “Size kim müdahale ediyor,” diye sorsa Erdoğan ne hisseder?

“Siz kimsiniz ki müdahale edeceksiniz,” demez mi?

Der.

Ama birisinin kendisine diyebileceği hiç aklına gelmiyor.

Çünkü o iktidar.

Çünkü o başbakan.

Zihnindeki özgürlük tanımının sınırları da belli ki “müdahale etmemek” konusunda gösterilen “anlayış”.

Gazetelerin özgürlükleri yok, o özgürlükleri onlara bağışlayan bir “otorite” var.

Tabii, özgürlüğü algılama konusunda sorun yaşayan sadece başbakan değil.

Onun çattığı gazetelerde de aynı sorunu görüyoruz.

O gazeteler de üniversiteli kızların istedikleri gibi giyinebileceğini tam kavrayamıyor.

Öğrenciler başlarını bağlarlarsa “şeriat” gelir “kaos” olur, diye bağırıyorlar.

İnsanların istedikleri gibi giyinmelerine olanak tanıyan bir özgürlük anlayışları yok.

Bir “otorite” o çocuklara nasıl giyineceklerini söyleyecek.

Öğrenciler, Allah muhafaza kendi istedikleri gibi giyinirlerse ülke karışacak, laiklik elden gidecek, kaos gelecek.

Ne tuhaftır ki, “türban konusunda” en fazla bağıran gazeteler, devletin içine uzanan “Ergenekon” çetesi hakkında da en suskun olan gazeteler.

Ergenekon’la ilgili haberler onlara ilgi çekici gelmiyor.

Devlet destekli çeteler “kaos” yaratmıyor ama kızların türban giymesi “kaos” yaratıyor onlara göre.

Devletin içindeki “bir otoritenin” çeteler oluşturmasından rahatsız değiller, kızların giyinme “özgürlüğünden” rahatsızlar.

Aynen başbakanın ağzıyla onlar da “sokaklarda türban takıyorsunuz ya, kim size müdahale ediyor” diye sormak istiyorlar.

Onların aklında da müdahale edebilecek bir “otorite” bulunuyor çünkü.

Bu toplum, özgürlüklerin bir bütün olduğunu kavrayamıyor.

İnsanların istedikleri gibi inanabilecekleri, inançlarına uygun giyinip davranabilecekleri, istedikleri gibi düşünebilecekleri, düşündüklerini istedikleri gibi söyleyebilecekleri bir ülke onlara “tehlikeli” gözüküyor.

Hepsinin kafasında özgürlükleri sınırlamak için bir “ölçü” bulunuyor.

Birisi için “toplumun değerleri” dediği bir ölçü, öbürünün kafasında “çağdaşlık” dediği bir ölçü özgürlüklerin sınırını çizecek.

Niye “toplumun değerleri” ve “çağdaşlık” tam bir özgürlüğü benimseyemiyor, onu söylemiyorlar.

Birbirlerinin tümüyle zıddı gibi gözükürken birbirlerine pek benziyorlar.

Özgürlük istemiyor bunlar.

Her inancı ve her düşünceyi kapsayan bir özgürlük onlara yabancı.

Her sözlerinde, her davranışlarında, her satırlarında çıkıyor bu ortaya.

Özgürlüğü benimsemek zor iş anlaşılan.

Kendileri özgürlüğe muhtaçken başkalarının özgürlüğüne karşı çıkanların kavga ettiği bir ülkede yaşamak daha da zor.

Allahtan İsmet Özel var.

Çok sıkıldığında ondan bir mısra söylüyor insan.

“Bana ne çerçilerden, çerilerden, kullardan.”

9 Şubat 2008 Cumartesi

Gol gol Super Bowl


Hıdır Geviş-New York

Ne zaman Türkiye gazetelerini açsam havale geçirecek gibi oluyor ve hiç farkında olmadan kendi kendimekonuşmaya başlıyorum. Bu nedenle artık ev arkadaşım Jonathan'ın yanında internete girip bu gazetelere bakmamaya özen gösteriyorum. Aksi halde çocuk, akıl sağlığımdan şüphe edecek. Kim bir deliyle aynı evde yaşamak ister ki.

İşte bu nedenle, her defasında bir daha Türkçe gazete okumama konusunda kendime söz veriyorum ama bu sözleri tutan kim.... Geçen akşam televizyonun başındayız. Dizimin üzerinde Laptop'um, yine malum gazetelerin web sitelerini turluyorum. Bir yandan Jonathan ile birlikte Logo TV (Amerika'nın en büyük yayın kuruluşu olan CBS'in bünyesinde yer alan ve sadece gay, lezbiyen, biseksüel, travesti ve transeksüellere yönelik programlar hazırlayan bir televizyon kanalı) deki Noah's Arc (Nuhun Gemisi) adlı diziyi izliyoruz, aynı zamanda aramizda, Superbowl için vereceğimiz parti konusunda görüş alışverisinde bulunuyoruz. Burada adettendir Amerikan Futbol Ligi'nin (NFL) şampiyonluk maçı olan Superbowl'un olduğu Pazar akşamı, herkes evinde parti verir ve bu maçı eş dost ahbapla birlikte izler. Ülkede en çok içki ve yiyeceğin tüketildiği
özel günlerden biridir bu gün.

İstanbul gazetelerinin web sayfalarına baktıkça, ben yine "türban" diye mırıldanmaya başlamış olmalıyım ki Jonathan sordu, "tourben" nedir diye. Ben türbani ve türban meselesini O'na anlatırken bile gergindim. Konuşmaktan yorulup duraklayınca, "fikrimi öğrenmek ister misin" diye ekledi. "Buyur" dedim, buyurdu tabii: "Hükümetinizi pek anlamış değilim, tek yapmaları gereken bir özgürleşme paketi hazırlamaları ve turbanı da bu paket içindeki maddelerden biri olarak kamuoyu önüne getirmeleri; Ülkenizde düşündüğünü konuştuğu ya da yazdığı için hapse atılan insanlar varken, hükümetin sadece türbanı bir özgürlük meselesi olarak gündeme taşıması diğerlerine haksızlık . Özgürlük dağıtıyorsanız toplumdaki her çesit vatandaşa özgürlüğünü
verin ve bitirin bu işi. Sözünü ettiğin 301 maddesi toplumdaki herkesin özgürlüğünü engelliyor. O halde neden işe ondan başlamıyorsunuz. Bunun yanı sıra sizde eşcinsellerin özgürlüğu var mı, Kürtlerin var mı, Musevilerin var mı, Alevilerin var mı... Bu grupların hak ve özgürlükleri de anayasal maddelerle güvence altına alınıyor mu?"

Bu çocuk Türkiye'de ciddi bir terapiye ihtiyaci olan, paranoyak bir halet-i ruhiye olduğundan habersiz olduğu için kendi kafasından konuşuyor işte. "Eee Jonathan şimdi kimleri çağırıyoruz Superbowl partisine" diyerek kapattım konuyu. Biliyorum meseleyi biraz daha uzatırsak, kazandığım bütün parayı psikologlara harcamak zorunda kalacağım. Neme lazım, önce kendime mukayet olmalıyım.

Jonathan ile birlikte o akşam 20 kişilik bir davetli listesi hazırladık. Sonra davetli sayısını nasıl biraz daha arttırırız derken bir de baktık ki listede sadece 2 kişiyi bırakmışiz. Anlayacağınız alın beni vurun roommate'ime. İkimiz de plan yapma, parti verme konusunda birbirmizden beteriz.
Öte yandan bakın şu Allah'ın işine ki bizim davetli listesine giren şanslı kişiler Dany ve boyfriendi Michael'dı. Yani en az sevdiğimiz iki arkadaşımız.

Pazar günü heyecanla uyandım. İçim içime sığmıyordu; çünkü o akşam büyük maç vardı. Amerikan futbolunun iki güçlü ismi olan New York Giants'ları ve New England Patriots'ları arasında belliki kıyasıya bir oyun oynanacaktı. Şaka yapıyorum tabii. Hic de böyle bir ruh hali içinde değildim. Bir kere ben ne futboldan, ne beyzboldan, ne basketboldan, ne de Amerikan futbolundan özetçesi hiç bir maçtan anlamam. Sevmek ve ben de toplumdaki her "normal" vatan evladı gibi olmak için çok uğraş verdim ama nafile. Vücudumdaki spor karşılaşmalarını izlememe ve kurallarını öğrenmeme direncini bir türlü kıramadim. Bazen kendimle hiç başa çıkamıyorum ve pes ediyorum, ne yapayım; ben de böyle bir insanım işte, kendimi çöpe atacak değilim
ya.

Tabii bunlari size söylediğim için, akşam misafirler eve geldiğinde, onlari salonda bırakıp, tuvalate kitap okumaya gittiğimi düşünmeyin. Ben de onlarla birlikte oturdum televizyonun başına. Çünkü benim en büyük merakım Süperbowl maçı sırasında araya konulan reklam filmlerini izlemektir. Bu reklam filmleri Superbowl için özel hazırlanır, ilk olarak bu maç sırasında gösterimi yapılır ve genellikle çok eğlenceli ve yaratıcı olurlar. Sıkıysa olmasın, çünkü reklamverenler, Televizyondaki 30 saniyelik gösterim için 2.7 milyon dolar ödüyorlar.
Bu kadar pahalı olmasının bir nedeni var, reklamlar kimi kaynaklara göre 80, kimilerine göreyse 90 milyona yakın Amerikali tarafından izleniyor. Dolayısıyla çok etkili. Bu arada hatırlatmalıyım: Süper Bowl'un ilk yapıldığı 1967 yılında 30 saniyelik reklam için firmalar sadece 42 bin dolar ödemişler. Aradan geçen zaman bu rakkamı nasıl da yükseltmis değil mi.

Pazar günü şehirdeki bütün pizza ve sandeviç dükkanları, bir gün önceden hazırlık yapıp tonlarca yiyeceği pişirilmeye ya da satılmaya hazır tuttular. Çünkü insanların dışarıdan en fazla yiyecek satın aldığı gün Superbowl pazarı. Ben de sabahtan mahalledeki İtalyan usulü sandeviçler satan dükkana peynir almak için uğradım. İçerideki bütün masaların üzerinde hiç abartmıyorum boyum uzunluğunda ekmekler yığılmıitı. Daha

doğrusu sandeviçler.... Evinde kalabalik partiler verenler ya da bir partiye davetli olanlar bu dükkana uğrayıp bunlardan bir tane satın alıp öyle gidiyor gideceği yere. Bu dev sandeviçlerin üzerinde bir sürü dilimleri var, bir sürü insani doyurur.

Akşam, Dany ve Michael de bıze gelirken Torta di Ricotta denilen bir İtalyan tatlısı (biraz bayat gibiydi) ve sarap getirdiler. Ben içki içmiyorum artık, çünkü anneme söz verdim. O üçü ise iki litrelik birinci şişeyi bitirip ikinciyi açtılar. Onlar maçı bense reklamları izledim. Bu yılki favorim ise bir bira markası olan bud-light reklamıydı.

Konuyu size amlatmalıyım (Youtube 'a gidip arama kutusuna "Super bowl 2008 bud light commercial ads" yazarsanız reklamı izlersiniz). Fondaki ses "Bud-light simdi de nefesinizle alev püskürtme yeteneği kazandırıyor" diyor. Bir erkek ve bir kadın romantik bir yemek masasının iki ucundalar. Kadın, tam masadaki mumları yakmak isterken, erkek anında atılıp "bana bırak" diyor ve nefesiyle alev üfleyerek mumları yakıyor.

Ancak evin kedisi kenardan geçinde, kedi tüyüne alerjisi olan erkek, elinde olmadan hapşırmaya başlıyor. Hapşırdıkça elinde olmadan ağzından ejderha gibi alev püskürüyor ve masayı da kadını da kediyi de yakıyor tabii.

Gecen yıl snickers reklamını (Youtube arama kutusuna "Snickers Super Bowl Ad - Vote!" yazin ve izleyin) çok eğlenceli bulmuştum. Ancak kadere bakın ki bu reklam homoseksüelliği küçümsediği gerekçesiyle üretici firma tafından ertesi gün geri çekilmişti. Tabii kendimden çok utanmıştım, reklama bu yönüyle bakamadığım için.

Bu yıl gösterilen reklamlar konusunda ilginç bir şey gözlemledim. Superbowl'a reklam veren sektörler arasında daha çok alkollü ve alkolsüz içecek firmalari gelir. Ancak bu yıl internet üzerinden servis sunan şirketlerin (salesgenie.com. godaddy.com, cars.com, careerbuilder.com, etrade.com) reklamları ağırlıktaydı. Demek ki internet üzerinden faaliyet gösteren şirketler, genel ekonomi içinde giderek daha büyük ağırlık kazanıyor olmalılar.

Reklamların yanı sıra maç için düzenlenen özel konser de benim için izlenmeye değer başka bir unsur. En çok da yaşlılardan oluşan Tom Petty And The Heartbreakers adlı grubu izlemekten keyif aldım.

Oyun sırasında takım tutup tutmadığimı merak ediyorsaniz, evet New York Giants'ları tuttum. New York'da yaşıyorum diye değil, oyuncuların çoğu zenci olduğu için. Takım tutarken bile gönlüm garibanlardan yana. Hani takımın milyarder oyuncularına gariban demek saçmalık ama sonuçta onlar bir şekide bu ülkede hep ezilmiş siyah azınlığı temsil ediyorlar, sırf bu yüzden onlar sayı yaptıkça ben abes biçimde sanki Avrupa futbolu izliyormuşum gibi "gol gol" diye bağırdım. Sonuç ne mi oldu? Tezahuratlarıma kayıtsiz kalamayan Giants'lar kupayı aldı.

TARAF GAZETESI

4 Şubat 2008 Pazartesi

istanbul'a gay çözümü







Amerika’da gaylerin taşındığı her şehir, bir anda en populer yerleşim yerleri haline geliyor. Kent kültürel ve sanatsal açıdan canlanıyor, ekonomik açıden zenginleşerek her türden her cinsten insan için çekici hale geliyor. İşte bu nedenle belediyeler, gay nüfusunu şehirlerine çekmek için adeta birbirleriyle yarışıyorlar, hatta bu konuda özel tanıtım kampanyaları bile hazırlanıyor. Belki butun bun gelismeler istanbul yoneticilerine de ornek olur ve belediye ile valilik Dunya gaylerini Istanbul'a cekmenin yollarini arar.

Hıdır Geviş

New York’un bugün en çekici mahallelerinden biri olan Chelsea, bir zamanlar yoksul Latinlerin ve siyahların yaşadığı pek de güvenli bulunmayan, hiç de albenisi olmayan bir semtti. Orta ve üst gelir seviyesinden kimseler bu semtin kıyısından bile geçmeye tenezzul etmiyorlardı. Taa ki bu semte bir gün gayler taşınana kadar.

Chelsea’ye gayler taşınınca mahallenin kaderi de çehresi de hızla değişmeye başladı. Tarihi kırmızı kiremitli ve az katlı taş binalar aslına sadık kalınarak restore edildi, sokaklar temizlendi, ağaçlar ekildi, pencerelere saksı saksı çicekler konuldu, binalarin bahçeleri düzenlenerek daha güzel bir görünüme kavuşturuldu. Bütün bunlar hem o evlerde oturan gayler, hem de belediye yönetimine giren gaylerin uygulamaya soktuğu yeni resmi düzenlemeler sayesinde gerçekleşti.

Iyi yetişmiş, iyi eğitim almış, nitelikli ve yaratıcı gay nüfusun Chelsea’yi istila etmesi, semtte başka gelişmelere de sebep oldu. Zincir dükkanlardan çok , gaylerin işlettiği küçük küçük dükkanlar açıldı: Bunlar arasında hem yemekleri hem de servisi çok iyi olan lokantalar, değisik farklı türde leziz ürünlerin yer aldığı Avrupai pastaneler, kafeler, barlar, butikler, bağımsız tiyatrolar var. Bugün New York’un en çok, en güzel ve en modern sanat galerisini bulunduran semt yine Chelsea’dir.

Bütün bu gelişmeler, gay olmayanların da semte ilgisini arttırdı ve Chelase hem kiralık hem de satılık ev arayanların akınına uğradı. Bir kere burada bir mahalle havası vardı. Bu da büyük şehirde yaşayanlar için önemli bir lüks. İkincisi güvenliydi, özellikle de aileler ve yalnız yaşayan kadınlar için. Üçüncüsü nüfusunun gay olması nedeniyle, mahallelilerin birbirlerine davranışları daha medeni ve daha sıcaktı. Üstüne üstlük acıktığınızda gidilecek bir sürü güzel lokanta, alış veriş etmek istediğinizde bir sürü güzel mağaza ve yürüme mesafesinde sinemalar vardı.

Bugün parası olan herkes Chelsea’de (ve Greenwich Village’de) oturmak istiyor. Bir zamanların ünlü Upper West Site’ı ise artık hiç de gözde olmayan ve sadece eski moda yaşlı zenginlerin tercih ettigi bir semt oldu. Bu ilgi elbette Chelsea’yi zaman içinde olağanüstü pahalı bir semt haline getirdi. En ucuz stüdyonun (daracık ve karanlık) kirasi 1900 dolardan başlıyor. Üstelik herkese de kiralanmıyor. Yıllık gelirinizin bu mikrarın en az 45 katı olması gerekiyor.

Bu fiyat artışı semti zenginlerin akınına uğratırken, gayleri de daha ucuz yeni bir yer arayışına itti. Şimdi biraz yukarıya yani Hells Kitchen’e taşinıyorlar. Orası da gaylerin sayesinde adam olmaya şimdiden başladi bile.

Chelsea’nin yasadığı sürecin aynısını Boston’da, South End yaşadı. Bu semt de bir zamalar girilmez haldeydi, taaki gayler taşınıncaya dek. Şimdi Boston’un en nezih, en güzel ve en pahalı semti oldu South End. Ancak orada da gayler fiyat artışı nedeniyle bu kez Dortchestar gibi suç oranının en yüksek olduğu bir semte ve South Boston’a taşınıyorlar. Şimdi bu iki semtin de gaylerin yaşadığı kesimleri hızla gelişiyor ve inanilmaz derecede güzelleşiyor.

Su akar Amerikalı bakar olmuyor tabi. Amerikalı bakar bakmaz fazla beklemez ve bir şeyler yapmak için harekete geçer. Şimdi ülkedeki pek çok sehir, gaylerin bu inkar edilemez sihirli gücünden yararlanmanın yollarını arıyor. Burası bir action ülkesi . Bu nedenle belediyeler, özellikle ekonomisi zayıflayan, insanların artık göç etmek istemediği şehir belediyeleri, gaylerden yararlanarak şehirlerine yeni bir soluk, yeni bir canlılık ve ekonomik zenginlik getirmek istiyorlar.

Peki hangi şehirler bu konuda neler yapıyor:

Baltimore

Baltimore belediyesi gayleri şehre çekmek için çok özel bir tim oluçturdu ve bu tim şehirde gayler için inşa edilen bütün kolaylıkları maddeler haline getirerek belediyeye ait intermet sitesinde ilan etti. Tanıtımdaki en büyük amaç özelllikle küçük çaplı gay yatırımcıları kente çekmekti. Belediye çocuk sahibi gay çiflerin çocukları için özel eğitim programlarından tutun da gayler için özel sağlık düzenlemelerine kadar her şeyi tertib etti . En önemlisi ise polis memurları, şehirde yaşayan gaylere nasıl saygıyla davranmaları gerektiği konusunda eğitildi. Hatta belediyedeki bu özel birim, şehre yerleşmek isteyen gaylere ücretsiz danışmanlık hizmeti bile verdi.

Chicago

Chicago’da yetkililer, Boystown adıyla sadece gayler için bir semt dizayn ettiler. Bu bölgeye 3.2 million dolar yatırıldı. Bu parayla caddeler yeniden düzenlendi, kaldırımlara sağlı sollu üzerinde gay bayrakları olan lambalar dikildi. Semt bir anda popülar bir yaşama alanı haline gelerek gayler dışında da pek çok kimsenin akınına uğradı. Bölgenin bağlı olduğu Cleveland belediye binasına gay bayraıi bile asıldı.

Philadelphia

Bu şehir, geçen yıl Uluslararası Gay ve Lezbiyen Film Festivalli ne ev sahipliği yaptı. Böylece dünyanın dört bir yanından kente turist akışı sağlandı. Yine aynı şekilde şehir dört yıl önce başlattığı turistlere yönelik tanıtım kampanyalarında gayleri hedef aldı. TV reklamlarında ve sokak afişlerinde gay çifler kullanıldı.

Bu liste San Francisco, Fort Lauderdale, Key West , Palm Springs, Los Angeles, Miami South-Beach Madison-Wisconsin, Washington, D.C-Dupont Circle, Salt Lake City. Seattle- Capitol Hill, St. Louis -South Grand Street , Denver- the Chessman bolgesi, Cincinnati -Liberty Hill ve the Northside bolgesi, Houston- Montrose bolgesi derken uzar gider. Iyisi mi burada kesmek.

Umarım Türkiye’de hiç gay yokmuş gibi davranan herkes artık biraz farklı düşünür: Gay haklarını kanunlaştırmaktan çekinen hükümet yetkililerimiz, yakaladıkları travestilerin saçlarını kesen sayın emniyet görevlilerimiz ve gay nüfusuna yönelik hiç bir hizmet sunmayan belediye başkanlarımız biraz ders çıkarır.


TARAF GAZETESI

60’ındayken 40’ında olmak




60 ına merdiven dayayınca emekli olup rutin bir hayata kendini teslim etme anlayışı değişiyor. Şimdi bazı insanlar hayata asıl 6Oından sonra başlıyor ve içinde kalan butun ozlemleri bu yaştan sonra gerçekleştirerek hem hayatla baglarını koparmıyorlar hemde 40ında gibi aktif oluyorlar

Hıdır Geviş

Bugün, 60 yaşına gelen pek çok insanın içinde bulunduğu çıkmazı ya da ikilemi özetleyen bir soru var: “ Emekli olup diğerleri gibi rutin bir hayat mı sürmeliyim, yoksa emekliliğimi kendim için bir avantaja dönüştürüp, hayatla olan bağlarımı daha da mı kuvvetlendirmeliyim?”
“Starting Over: Reinventing Life After 60” (Yeniden başlamak: Hayatı 60’ından sonra keşfetmek”) adlı kitabın yazarı Pat Skilling Kellerman, kendilerine yukaridakine benzer sorurlar soran 60’lı yaşlardaki Amerikalı kadın ve erkeklerin etkileyici öykülerine yer veriyor eserinde. Bu insanların, kendi sorularına yanıtlarını yine kendilerinin bulduğunu söylüyor ve ekliyor “Ancak anladılar ki hayat her gün geç uyanıp aynı şeyleri yapmakla değil, bir gayeyle birlikte güzelleşiyor. ”
Peki 60’ına gelenler, kendilerine nasıl bir amaç belirlemeli ve bunu nasıl hayata geçirmeli? İşte bu soruyu yanıtlamadan önce, herkesin gittiği klasik yoldan gidenlerin başına neler geldiğine bakmak lazım.
60’ına gelmiş bir yetişkinin, emekliye ayrıldığında yapacağı şeyler belli: Arada bir çıkıp kahveye ya da sessiz bir ocakbaşına gidilir. Mahallede biraz yürüyüş yapılır. Kuşlara yem atılır. Ev gezmelerine gidilir. Torunlara çocuk bakıcılığı yapılır. Belki sıcak bir tatil yöresine seyahate gidilir, Belkide yaşlı anne babalarının mali müşaviri gibi davranmaya meyilli evlatlar, Onların tatile çıkmasını bile istemeyebilir. Emekliler de para harcamamak için kedileriyle birlikte eve kapanır, bütün gün televizyon izlerler ve biriktirdikleri emekli aylıklarıyla torunlarının okul ihtiyaçlarını görürler. Peki daha sonra? Daha sonrası hiç. Eğer hayatın çıkılması gereken basamakları bu noktada bitmişse, yaşamak için hiç bir motivasyon kalmamış demektir?
İster kabul edilsin isterse edilmesin, her insan ilişkisi bir süre sonra pragmatist bir yatırıma dönüşüyor. Bu durumda, yanı iş hayatınızdan çekiliyorsanız, etrafınızdaki pek çok insanın da sizin hayatınızdan çekileceği anlamına gelir bu. Çünkü onlara verebileceginiz şeyler azalmıştır. Çalışma hayatınızdan ayrılmak, sizi efsanevi kahraman Samson ile kader arkadaşı yapar. Samson, kendine güş veren saçlarını kaybedince her şeyini kaybeder, sizse size güç veren işinizden olunca, işinizin etrafinda halkalanmış sosyal çevrenizi kaybetmekle yüzleşirsiniz.
Bu durumda sizin payınıza büyük bir yalnızlık ve terkedilmişlik duygusu düşecek. Çünkü insanların sizden beklentileri değişecek. Sizden yaşlı bir insan gibi hareketsiz olmanız, cinsel yaşamı bitmiş bir nine ya da dede gibi davranmanız, belki biraz bunamanız, ve mümkün olduğunca erkenden, yani fazla hastalanıp sorun çıkarmadan ölüp gitmemiz beklenecektir.
Ama artık dünyada olduğu gibi Amerika’da 60 yaşının üzerindeki binlerce insan, bu yolu reddediyor. Onlar emekliliği kendileri için gerçek bir avantaja dönüştürerek hayata bir bakıma yeniden başlama imkanı buluyorlar. Mutluluğu asıl bu yastan sonra yakalayanlar bile var.
Peki nedir bu alternatif ikinci yol, 60’lık biri bu yola adım attığında nereye gider?
Önce 60’sına gelen birinin aslında ne gibi değerlere sahip olduğunu görmesi gerekiyor. Hayat konusunda daha tecrubeli ve tedbirliler, daha bilgili ve olgunlar, kişilikleri, ilişkileri ve hayatları yerli yerine oturmuş, eğer sigortalı bir işte çalışmış da emekli olmuşlarsa ekonomik anlamda kimseye ihtiyaçları kalmıyor . Tek dezavantajınız ise fiziki olarak geçlerle kıyaslandığında biraz daha zayıf olmak. Bu da kendinize iyi baktığınız sürece çok bir sorun yaratmaz. Bütün bunlara gönlünüze göre değerlendireceginiz bolca zamanı ekleyin. İşte size yeni bir hayata başlamak için fırsat.
Yani aslında 60’şınıza geldiğinizde, biraz hayatın, biraz çevrenizdekilerin, biraz da sizin gayretlerinizle ortaya çıkmış paha biçilmez bir elmassınız.
Bu durumda elinizin altındaki 60’lık elmasa hakkettigi değeri vermeniz gerekiyor. Öncelikle, birinci yolu seçenler gibi yaşamla kontağınızı kesip atmadınız. Şanslısınız. Demek ki onlar gibi psikolojik bir sersemligin içine girmeyeceksiniz.
İkinci yolu seçmek hayata bir maksat katmak anlamına geliyor. Peki bu maksatlar neler olabilir: Kırışıklıklarınız mı var ve bu sizi ratahsız mı ediyor, o halde estetik olabilirsiniz. “Her yaşın güzelliği ayrı” deyip sizi bir noktada tutmak isteyenlere ise “O sizin fikriniz” deyip geçin. Vücudunuzla insanlari cezbetmek mi istiyorsunuz, spor salonuna düzenli gidin ve kas yapın. Dul musunuz, çevrenizdekilere mihnet edip, “aman bana birini bulun” diye yakarmanıza hiç gerek yok, oturun internetin başına, düzeyli sitelerden birinin başına, arkadaş edinin. Varsın çevrenizdekiler size suratını ekşitsin, takmayın, yaptığınız şeyi kimsenin size zehir etmesine izin vermeyin, keyfini çıkarın.
Etrafınızda kafanıza göre bir arkadaş yok mu, internetten kendinize arkadaslar edinebilir, onlarla aranızda geziye çıkmak, plaja gitmek, müzeye gitmek, pişti oynamak gibi çeşitli aktiviteler gerçekleştirin.
Bir dil kursuna yazılıp, Fransızca öğrenin ya da varolan Fransızcanızı gelişitirin, belki de rahberlik yapmaya baslarsınız, kim bilir. Hatta üniversite sınavlarına girin ve istediğiniz bir fakülteyi okuyun. Örneğin, daha geçen baharin sonunda, 95 yaşındaki Amerikalı Nola Ochs okuduğu üniversitenin tarih bölümünden diplomasını aldı.
Çalışmalarını beğendiginiz bir vakfa ya da kar amacı gütmeyen herhangi bir kuruluşa girip, orada para talebinde bulunmadan gönüllü olarak çalışın, böylece yeni ilişkiler ve arkadaşlıklar inşa edin. Belki de kendinize dışaridan çalışabileceğiniz, fazla vaktinizi almayacak bir iş bulur, para bile kazanırsınız. Yeni bir yatırim projesi tasarlar ve bunu uygulanmaya koyarsınız. Mahalle muhtarlığına adaylığınızı bile koyabilirsiniz
O güne kadar geçim derdi ve zaman kıtlığı nedeniyle ilgilenmediğiniz hobilerinizi gerçekleştirin. Dağcılık yapın ya da içinizde hep ukte kalan piyano çalmayı öğrenin. Nasıl web sitesi yapılacağını öğrenebilirsiniz. Hatta özel yazma kurslarına gider, hatıralarınızı edebi bir dille yazar ve bunu da kendi sitenizde tefrika edersiniz. Evinizin bir odasını atelyeye cevirir, seramikler yaparsınız.
Yani 60’ınıza geldiğinizde yapacak o kadar şey var ki, hayatınız belki de bu yaştan sonra güzelleşecek.
Yaşlılar için varolan dating (biriyle çıkma) sitelerini değerlendiren bir web sitesinde yazarlık yapan Alison Braidwood diyor ki “Eger kendinizi genc hissediyorsanız, iyi göründüğünüze inanıyorsanız ve 40’ınızda sahip olduğunuz enerjiye 60’şında da sahipseniz , o halde yapmak istediklerinizi yapmaya neden bir an once başlamıyorsunuz.”
Peki ben ne diyorum? Şunu diyorum: Türkiye’de bu yeni yaşlılık anlayışinın öncülüğünü bizim baby boomers’larımız olan 68 kuşağı çekebilir. 1968’in fırtınalı günlerinde 20’li yaşlarda olup, sokaklara çıkıp yenilik isteyen gencler, bugün 60’larında. Bu insanların şimdi kendi hayatlarında sadece kendileri için yeni bir devrim gerçeklestirmelerinin tam sırası. Biz biliyoruz ki şimdilik uslu gibi duran 68 delikanlıları, asla kronolojik yaş anlayışına yenilip yavaşlamayacaklar . Onların asıl yapacakları belkide şimdi başlıyor.

23 Ocak 2008 Çarşamba

ŞİRKETLER DEMOKRATLARDAN YANA



Hidir Geviş-New York

TARAF gazetesi

Lobiciler Demokratlardan yana oynuyor. Amerika’da her seçim döneminde olduğu gibi bu seçim döneminde de lobicilerin seçimlerin kaderine etkisi ve başkanlık adaya adaylarına yaptıkları büyük parasal yardımlar, önemli bir tartışma konusu olarak ağırlığını koruyor.

Ancak bu yılki seçimlerin öncekilerden çok ciddi bir farklılığı var: internetteki opensecrets.org (Ünlü belgeselci Michael Moore bu sitenin verilerine sık sık başvuruyor) adlı sitenin verileri dikkatli biçimde incelendiğinde bu farkı hemen görmek mümkün. Bugune kadarki seçimlerde lobiciler Cumhuriyetçiler’e verdikleri para miktarının sadece yarısını bazen yarısından da azını Demokrat adaylara bağışlarken, bu seçimlerde durum biraz tersine dönmüş görünüyor. Yani Demokratlar bu kez lobicilerden daha fazla para bağışı alıyor. Bir sektor var ki o hala Cumhuriyetçiler’e Demokratlar’a yaptığından daha fazla yardım yapmayı sürdürüyor, o da petrolcülerin ağırlıklı olduğu enerji şirketleri.

Lobiciler, Washington’daki ticaret, gıda üretimi, serbest silah kullanımı ve daha binlerce alanda hazırlanan yasal düzenlemeleri bağlı oldukları büyük şirketlerin çıkarları doğrultusunda değistirmek için çalışıyorlar. Sadece 2006 yılında lobicilerin bu iş için harcadıkları para 2.63 milyar tutarında.

Şimdi biz yine seçim kampanyası dönemlerinde siyasi parti adaylarına yapılan yardıma gelelim.

2004 seçimlerinde tüm lobicilerin hem Demokratlar’a hem de Cumhuriyetçiler’e harcadıkları toplam para 124,033,807 dolar. Bakalım bu yıl bu rakkam yerinde mi sayacak yoksa yükselecek mi? Cevabı seçimlerin bitiminden sonra öğrenme şansı bulacağız.

Peki bu aşamaya kadar gelinen durum ne? Seçim kampanyalarına en büyük para akışı finans şirketlerinden geliyor. Bu sektor, 2008 yılında Demokratlar’a 79,749,633 dolar hibe ederken, Cunhuriyetciler’e hibe ettiği para 66,274,624.dolar. Oysa aynı sektör, 2004 döneminde Demokratlar’a $140,800,184 dolar bağıslarken Cumhuriyeçiler’e daha fazlasını yani $197,855,522 dolar bağışlamıştı.

Sağlık sektöründe de aynı seyir söz konusu. 2008’de şimdiye kadar Demokratlar’a bağışlanan para 22,474,022 dolar. Cumhuriyetçiler’e harcanan para ise 18,855,053 dolar. Oysa 2004 de durum tersiydi. Demokratlar’a $48,271,419 dolarlık bir ödeme yapılmışken, Cumhuriyetçilere’e 75,397,060 dolar verilmişti.

Buna rağmen enerji lobicileri Cumhuriyetçilere olan sadakatlerini koruyorlar onlar 2004’de oldugu gibi 2008’de de Cumhuriyetçiler’e daha fazla yardım yaptılar. Bu gelişmede elbette Cumhuriyeci Bush ailesinin, petrol şirketleri ile olan içli dışlı ilişkisi önemli bir rol oynuyor.

Fakat asıl sürpriz sonuç ise savunma sektorünün tavrı. Geçen iki seçim döneminde de ağırlıklı olarak Cumhuriyetçiler’in yanında olan ve onlara daha fazla para akıtan savunma sanayisinde faaaliyet gosteren şirketlerin lobicileri, bu yıl tersine davranıp Demokratlar’a Cumhuriyetciler’den daha fazla para yardımı yaptılar.

Gerçi henüz seçimlere aylar var, dolayısıyla bu bağışta bulunma dengesinin nasıl bir iniş çikiş izleyecegi de pek belli olmaz ama son gelinen noktada lobicilerin yanında yer aldığı parti Demokrat Parti ve bu partinin Amerika’da seçimi kazanması da kuvvetle muhtemel. Çünkü bünyelerinde alanında çok yetkin uzmanları çalıştıran lobicilerin kazanmayacak ata oynaması pek beklenmiyor.

Lobicilerin tavırları konusunda bir başka şaşırtıcı degisim ise saglık şsırketlerinin Demokratlaa yaklaşımı konunda yaşandı. Daha düne kadar ilaç şirketlerinin de içinde yer aldığı büyük sağlık şirketlerinin hoşuna gitmeyecek bir politik söylem sürdüren Demokratlar, şimdi en büyük yardımı bu şirketlerden alıyorlar. Örneğin sağlık şirketlerinin 2008 seçimleri için en fazla para akıttığı kişi $2,675,147 dolarla Demokrat aday Hilary Clinton. O’nu Obama ve hemen ardından da 2,158,610 dolarlik yardımla Mitt Romney izliyor. Oysa kadere bakın ki Barak Obama daha geçen yazın başında yaptığı konuşmalarda Hillary Clinton’ı büyük şirketlerden büyük paralar almakla suçlamış ve bunun etik olmadığını idia etmişti. Gelinen noktada ise kendisinin de lobicilere karşı çark ettiği ve iştah açıcı yardımı geri çeviremediği görülüyor.

Bu arada hemen belirtmek lazım ki sektörel değil de genel olarak bakıldığında Cumhuriyetçi Mitt Romney lobicilerden en fazla yardım alan aday. Hatta Romney’in butcesinin neredeyse tümü bu şirketlerden gelen paralardan oluşuyor. Zaten Romney’in en top bir kaç danışmanı da tescilli lobiciler. O kadar icli dişlılar yani. Tabii Romney bu desteği tümüyle hakedecek bir politika izliyor ve asla cebine para sokan şirketlerin sırtını yere vermiyor. Örneğin daha bu ayın ilk haftasında New Hampsire eyaletinde bir araya gelen Cunhuriyetçi Parti’nin başkanlık aday adayları sağlık sigortası sorununu tartıştılar. Tartışma sırasında büyük ilaç şirketlerini eleştiren Joh McCaine “Neden Kanada’dan daha ucuza ilaç ithal edemiyoruz. Çünkü bu büyük şirketler izin vermiyor” dedi. Mit Romney hemen atılarak “ilaç şirketlerini hemen kötü adam yapma. Onlar bizim için iyi şeyler yapmaya çalısıyorlar” deyip para kaynaklarının sırtını sıvazladı.

Allah uzak etsin, eğer “Mitt Romney seçilirse Amerikan halkının başkanı mı olacak?”diye bir soru sorarsanız, cevabım “Yok, hayır. Amerikan şirketlerin başkanı olacak” olur.

LOBİCİLER POLİTİKACILARI SATIN ALIYOR

Amerika’da her şirketin Washington’da yani baskentte, sırf bürokratik işleri yürütmesi için özel departmanları var ve bu departmanda çalışanlara da lobiciler deniyor. Hatta lobi faaaliyetleri konusunda uzmanlaşmış bir takım taşeron şirletler de var. Bu taşeron şirketler belli alanlarda diyelim ki gida alanında uzmanlaşıyorlar ve birden fazla büyük gıda şirketinin lobi faaaliyetlerini bu gıda şirketleri adına yürütüyorlar.

Peki lobiciler gerçekten ne yapıyorlar? Amerika’da her sektör yasal düzenlemelerle dönüyor. Her gün ilacından, gıda ürününe, kimyasal maddesinden, oyuncağına kadar yüzlerce yeni ürün çıkıyor. Bütün bu yenilikler için “regulation” diye adlandırılan yeni yasal düzenlemeler gerekiyor. İşte lobicilerin görevi, bu duzenlemelerin mümkün olduğunca şirketlerin çıkarları yönünde yapılmasını sağlamak.

Örneğin kredi kartlarıyla ilgili yasal düzenlemeler tüketicilerin değil kredi kartı şirketlerinin lehine yapılmış. Bugün pek çok akademisyen, gazeteci, uzman ve halktan insanlar kredi kartı şirketlerinin hileli yöntemlerle tüketicileri soyduğu konusunda avazları çıktığı kadar bağırsalar da işe yaramıyor. Çünkü finans şirketleri çok zengin ve milyarlarca dolar harcayarak senatörleri kongre üyelerini ve diğer bürokratları satın alıyorlar. Bu satın alma elbette her zaman onların banka hesabına peşin para koyarak gerçekleşmiyor. Dolaylı yoldan yapılıyor. Örneğin seçim kampanyalarında olduğu gibi, adayların kampanyalarına büyük paralar bağışlayarak yapıyorlar. O aday başkan, belediye başkanı, vali ya da senator olunca da aldıklarını bu şirkerlere geri ödüyorlar. Peki nasıl ödüyorlar: Kanuni düzenlemeleri şirketlerin çıkarına bir biçimde hazırlayarak ödüyorlar. İşte bütün hikaye bu.

TARAF GAZETESI

21 Ocak 2008 Pazartesi

AKP'DEN NEFRET SUCLARI


ASAGIDAKI YAZI 26 KASIM 2007 TARIHINDE HABER7.COM'DA YAYINLANMISTIR.

Hıdır Geviş-New York

Geçen hafta Cuma günü, binlerce Siyah Amerikalı, son zamanlarda ülkede hortlayan ırkçılığı protesto etmek için Washington kentinde yürüdü. Son iki yıl içinde siyahlara karşı yapılan saldırılara öfkelenen kalabalıklar, Washington’daki Adalet Bakanlığı’nın önüne gelerek, hükümetten, işlenen nefret suçlarına karşı ciddi önlemler alınmasını istedi. Ayrıca Bush hükümeti , ırkçı saldırıları görmezden gelmekle suçlandı.

Siyahları bu yürüyüşü yapmaya iten etkenler, özellikle geçen yılın sonunda başlayan ve arka arkaya devam eden saldırı olaylarından kaynaklanıyor.

Nikah Törenine Giden Damadı Polis Öldürdü

2006’nin sonunda , 23 yaşındaki siyah Sean Bell, New York Polis Departmanı’na bağlı polisler tarafından öldürüldü. Bu gelişme, siyahlarin öfkesini kabartan önemli etkenlerden biri oldu. Çünkü öldürülen siyah genç, bir damat adayıydı ve arkadaşlarıyla birlikte kendi nikahına yetişmeye çalısırken polisler tarafından durdurulmuştu. Polis memurları, otomobilin içindeklere 50 el ateş ettiler. Damat adayı olay yerinde hayatını kaybederken, diğer bir genç çok ağır biçimde yaralandı.

Silah Sandılar Saç Fırçası Çıktı

İçinde bulunduğumuz ayın ayın 13’ünde yaşanan ayrı bir polis saldırısı, bardağı taşıran son damla oldu. Bu kez eli silahlı diye 18 yaşındaki siyah genç Kyle Coppin, polisler tarafından öldürüldü. Çünkü psikolojik olarak tedavi gören bu genç, “dur” ihtarına uymamıştı. Ancak öldürülen gencin üzerinde silah değil, saç fırçası bulundu.

Latent (Bastırılmış) Irkçılık Su Yuzüne Çıkıyor

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi ırkçılık üniversitelere kadar sıçradı. Geçtiğimiz ay Colombia Üniversitesi nde görev yapan bir siyah öğretim üyesinin ofisinin kapısında kement bulundu. Kement, bu ülkede siyah düşmanlığının en önemli sembolü. Üniversitelerde toplumdaki baskın ırkçılığı ortaya çıkaran buna benzer pek çok olay yakın geçmişte de yaşanmıştı

2007 yılında resmi kayıtlara geçen ırkçı saldırı sayısı 189. Bunların arasında beyazların sihaylara karşı gerçekleştirdiği tecavüz ve işkence olayları da var. İşte hem resmi görevliler arasinda, hem de halk arasında iyice belirginleşen ırkçı tutumlar ve saldırılar karşında, siyah grupar acil bir adım atılması gerektiği konusunda uzlaştılar ve Cuma günkü yürüyüşü gerçekleştirdiler. Aralarında ünlü siyah politikacı aktivistlerden Al Sharpton, Martin Luther King III ve sihay sivil toplum örgüt liderlerinin de bulunduğu isimler, Bush yönetimini, toplumdaki nefret suçlarına karşı önlemler üzerinde ciddi adımlar atma konusunda uyardı.

Peki Nefret Suçları Ne Demek?

Amerika’da 1969 da devreye konulan “Nefret Suçları” kanunu, temel olarak renk, ırk ve din farklılığı üzerine kurulmuştu.

Yaşlılara Ve Gençlere Karşı Ayrımcılık

Bu yasa, esas olarak toplumdaki ırksal, dinsel, cinsel ve politik azınlıkları koruma amaçlı olarak gerçekleştirilmiş bir yasa. Dolayısıyla bu yasa tarafından korunanlar elbette siyahlar, yahudiler, gey kadın- erkekler, straight kadınlar, gençler ve yaşlılar. Nefret suçları genel geçer suç tanımlarından çok farklı. Yasa, toplumda baskı görmeye açık, savunmasız ve zayıf grupları, başka grupların ve sınıfların ön yargıya dayanan her türlü saldırılarına karşı güvence altına alınmasını amaçlıyor. Bu kapsamda her türlü azınlığın, olası bir ayrımcılığa karşi fiziki, sosyal, mesleki ve duygusal güvenliği teminat altına alınıyor.

1992 yılında, bu yasanın kapsamı daha da genişletildiği gibi, cezaların da daha fazla artırılması sağlandı. Yasanın ilk halinde, farklı cinsel kimlikler, yaş ve fiziki saktlığa bağlı ayrımcılık çok net değildi. Mayıs 2007’de daha detaylı yeni bir tasarı oluşturuldu ve senatodan geçti. Ancak Başkan Bush, özellikle eşcinsellere karşı ayrımılığı çok net biçimde yasaklayan bu yasa tasarısına tamamen karşı. Son söylediği söz ise şu: “Eğer bu yasa masama kadar gelirse veto ederim”.

Şirketler Elemanlarını Ayrımcılığa Karşı Nasıl Koruyor?

Nefret Suçları kanunu Amerika’da pek çok şeyi değistirdi, özellikle iş yerlerinde yasanan ayrımcılık büyük ölçüde azaldi. Amerika’da, bugün pek çok büyük şirket, eleman alımları sırasında çalışanlarına bir metın imzalatıyor. Bu metne imza atan elemanlar, hiç bir şekilde ayrımcılık yapmayacaklarına dair söz vermiş oluyorlar. Bu metinlere göre iş yerlerinde çalışanların birbirlerini, cinsel kimliginden (straigt kadın, gey kadın, gey erkek, ) dinsel kimliğinden (müslüman, yahudi, vs.) yaşından (genç, yaşlı) ve fiziki durumundan ( sakat, sişman vs.) dolayı sözlü, yazılı, görsel, şaka ve ima yoluyla taciz etmesi isten atılmaya neden oluyor.

Amerika’daki nefret suçu raporlarında görülüyor ki işlenen suçların çoğu siyahlara yönelik. FBI istatiklerine göre 1991 tarihinden bu yana işlenen 113 bin nefret suçunun yüzde 55’i farklı ırklara özellikle de siyahlara yönelik gerçekletirilmiş suçlar. Yüzde 15’i dinsel farkliğı yüzünden ayrımcılık ve saldırıya ugrayanlar (özellikle Museviler’e karşı), yüzde 15 i cinsel kimliklerinden dolayı ayrımcılık ve saldırıya uğrayanlar (özellikle geyler), yüzde 14’ü etnik kökenleri yüzünden ayrımcılık ve saldırıya uğrayanlar (özellikle Latinler) , yüzde 1’i fiziki durumundan dolayı ayrımcılık ve saldırıya uğrayanlar.

Bunun yanı sıra Amerika’da eyeletler, Federal bir yasa olan nefret suçları yasasını aynen uygulamıyor. Uygulama eyaletten eyalete değisiyor. Eyaletlerin sadece 32’si cinsel kimliğe karşı ayrımcılığı suç sayıyor. 32’si fiziki sakatlığa karşı ayrımcılığı suç sayıyor. 13’ü yaş ayrımcılığını (Örneğin iş görüşmesi sırasında bir adayı, sırf yaşı geçkin diye geri çevirmek. Ya da ev sahibinin, evini sırf genç olduğu için birine kiralamaması) suç sayıyor. 15’i travesti ve transseksüellere karşı ayrımcılığı suç sayıyor. 5’ ise farklı politik görüşlere karşı ayrımcılığı suç sayıyor.

Türbanlı Genç Kızların iş Başvurularında Karşılaştıkları ayrımcılık

Türkiye, tıpkı Amerika gibi çok kültürlü, çok dinli, çok mezhepli, çok ırklı, çok politik görüşlü bir ülke. Böyle bir ortamda azınlık olan gruplar, çoğunluk grupların her türlü saldırılarına tümüyle açık. Maraş’da Alevilere karşı yapılan saldırı ve katliam, Kürt olduğunu ya da Ermeni olduğunu açıkça ifade edenlerin, iş yerlerinde ve toplumda karşılaştığı sorunlar, sünnetsiz bir Rum gencinin lisede yaşadığı psikolojik taciz, bazı vatandaşların sırf politik görüşlerini dile getirdikleri için devlet tarafindan cezalandırılması, türbanlı genç kızların iş başvuruları sırasında karşılaştıkları ayrımcılık ( ozellikle medya sektorunde), yine iş yerlerinde kadınların ve eşcinsellerin yaşadıkları üstü örtülü dışlanma ve taciz. Bütün bu olanlar Türkiye’nin en çok kanayan ama en görmezden gelinen yarası.

Azınlıkların Gururunu Güvence Altına Almak

Dolayısıyla, Türkiye’nin bu görmezden gelinen yarası, nefret suçları benzeri bir yasayla iyileştirilebilir. İktidarının ikinci döneminde, ülkedeki yasal bir takım reformlara imza atan AKP yönetimi , her türlü azınlığın rahatını, gururunu, ekonomik ve fiziki varlığını güvence altına alacak bir yasal düzenleme konusunda da çaba harcamalı. Amerikan yasal sistemindeki Nefret Suçları yasası bu konuda AKP’ye çok iyi bir ilham kaynağı olabilir. Türkiye’de gerçekleştirilecek Nefret Suçları benzeri bir yasal düzenleme, toplumsal barışın da en büyük güvencesi olacaktır. Hiç bir insanoğlu, horlandığı, kabul görmediği, önünün kesildiği bir yerde nefes alamaz; imkanı varsa terkeder, yoksa orada kalır ve karşı çıkar. Ancak Nefret Suçları, böyle bir çatışma ortamına yolaçan sebepleri baştan ortadan kaldırır. Çünkü bu yasa, başkasının etnik kimliğine, cinsel kimligine dinsel kimliğine ve politik kimliğine karşı zorunlu saygıyı getirecektir. Saygı duymayan, saygı göstermeyen cezalandırılacaktır. Unutmamak lazım; hakiki demokrasi ancak ve ancak saygının varolduğu bir ortamda kök salar.

Hemşirelikte karar kılan erkek porno starı

Hıdir Geviş/ New York
Geçenlerde bir kaç arkadaş toplandık ve hep beraber, Chealse’deki Clearview sinemasında, yönetmen Tim Burton’un Jony Deep’li yeni filmi Sweeney Todd’ı izledik. Ardından da Chealsea daki La Bergamote (20 sokak ile 9. Caddenin köşesinde ) adlı pastaneye gittik. Burası Fransız tatlıları yapıyor. Çok aç olunca böyle yerlere girmek sakıncalı: Hem keseniz hep sağlığınız için. Ben the buttery pain au chocolat aldım. Adının karışıklığına bakmayın, çorba kasesinde servis yapılan bir çesit sıcak çikolata işte. Yanında da cevizli croussant pek iyi gitti. Buranın mamullerinin tadına doyum olmuyor ama ayrılırken de hesabı ödemek pek zor oluyor. Pahalı bir yer. İçinde yer aldığım bu arkadaş grubuyla galiba ilişkimi kesmeliyim. Onlar yüzünden paramı böyle yerlere harcıyor ve sonunda beş parasız kalıyorum. Aman gülmeyin. Bazen kiramı ödeyemeyip homeless (evsiz) olacağım diye ödüm kopuyor.

Genellikle film sonrası filmden konuşulur değil mi ama bizimki öyle olmadı. Bu kez film kritiği değil, bir erkek porno yıldızının kritiğini yaptık, daha doğrusu dedikodusunu... Dedikodu masasının kahramanı olan erkek porno starı ise sadece üç masa aşağımızda oturuyordu. Chris maşallah Chealse’nin ayaklı gazetecisi gibi, herşeyden haberi var, herkesi tanıyor. Dolayısıyla bu adamı da tanıyor. Tövbe ben bilmem etmem.

Chris, adını burada söylemek istemediğim bu porno starıyla Eagle adlı bir barda tanışmış. Adam artık film yapmıyormuş. Bırakmış. Çünkü bakmış ki bu işte para yok pul yok. Uyuşturucu batağına da saplanmış ve çok zor günler geçirmiş. Zaten görseniz eski görünümü hiç kalmamış. Daha önce de bir kaç porno starına sağda solda rastlamıştım. Çoğu, annemin Kuyulu köyündeki evimizin duvarına, kurutmak için astığı dolmalık biberleri hatırlatmıştı bana, suyunu çekmiş gibiler. Büyük bir ihtimalle uyuşturucudan...

New York daki porno fim sektörünün bu yıldızları ister postu eskitmiş olsun, isterse tazeliğini korusun, pek çoğu çevirdikleri filmlerle geçinemiyorlar. Arta kalan bolca zamanda ise bedenlerini satmak zorunda kalıyorlar. Bu işten de fazla kazandıkları yok. Saatlik ücretleri 150 dolardan başlıyor. Gecelikleri ise 500 dolar ile 2 bin dolar arasında değişiyor. Ama müşteriler öyle tahmin ettiğiniz gibi kapıda kuyruk oluşturmuş değil tabii. Örneğin yine Chris’in anlattığına göre aşağı masadaki porno starı, bütün bu nedenlerden dolayı zorlu bir mğcadele sergilemiş ve uyuşturucuyu bırakmış, sonra da iki yıllık bir hemşirelik okuluna gitmiş. Daha geçenlerde de hemşire (Bu ülkede erkek hemşirelerin sayısı bir hayli fazla) olarak bir hastanede işe başlamış. Adam sözde Chris’e demiş ki “Başıma ne geldiyse penisimin olağan dışı ölçüsünde geldi, öyle olmasaydı belki da farklı bir hayatım olurdu, bu kadar yıpranmazdım”

Bir ara, haftaya hangi filmi izleyeceğimize geldi söz. Ben Paul Thomas Anderson’ un yeni filmi There Will be Blood’u izlemeyi önerdim. Magnolia filmiyle hayran olduğum bu yönetmenin yeni çalışması ile ilgili çok iyi şeyler duymuştum. Sonra Laf nereden döndü dolaştı tam hatırlamıyorum ama geldi geldi Anderson’un gençken yaptıği bir belgesel filme dayandı. The Dirk Diggler Story Adlı bu 30 dakikalik film, efsanevi büyüklükte bir penise sahip ünlü porno stari John Holmes’in hayatıyla ilgiliydi.

2,500 porno film çeviren ve 1988 yılında AIDS den ölen Holmes’un yaşamı, oyle dolu dolu-öyle farlı ki hakkında 10 ayrı film yapsanız yine O’nun hayatına yetişemezsiniz.

Bu adamın penisinin kesin santimetre olcusu konusunda yuzlerce çesit rivayet var. Öyle ya zamanın porno film endüstrisinin en large (X –Large demek daha doğru) penisine sahip. Rivayetler 25.4 cm den 41 cm ye kadar değişiyor. Bu sorun vakti zamanında milletin içine öyle dert oldu ki ölünce bile adamcağazın penisini ölçüp raporlara geçirdiler.

70’lı yıllarda günde 3 bin dolar kazanan Holmes, gün geldi bedenini hem erkeklere hem kadınlara para karşılıgı sattı. Yetmedi genç sevgilisini de sattı. Prezarvatifsiz film çevirdi. AIDS’ li olduğunu bile bile rol arkadaşlarıyla korunmasız ilişkiye girdi. Uyuşturucu sattı, silah taşıdı, kredi kartı sahtekarlığında bulundu, iki üç kuruş için hırsızlık bile yaptı. Birlikte Porno film çevirdiği anal seks kraliçesi olarak namlanmış Laurie Rose ile evlendi, silahli çetelere bulaştı. Hangi birini sayayım, o kadar çok şey varki.

İşte şimdi, hemsire olan porno yıldızını hem daha iyi anlıyor hem de kendisiyle ilgili yaptığı değerlendirmeye hak veriyorum. Nitekim, John Holmes’un da penisinin ölçüsü bu kadar olağandışı olmasaydı, porno piyasasına düşmeyecek ve başına da bunların hiç biri gelmeyecekti.

SHOWTVNET.COM

#navbar-iframe { height: 0px; }