18 Ocak 2008 Cuma

Amerikan Demokratları hidayete erdi


Amerikan başkanlık seçimlerinde din giderek önemli bir faktor haline geliyor. Seçimlerde yarışan Cumhuriyetçi adaylar her gittikleri yerde Tanrı ve Peygamber isimlerini dillerinden düşürmüyor. Öte yandan inançlı kesimi Cumhuriyetçilere kaptımaktan korkan Demokratlar ise sıkı laiklik prensiplerini şimdilik bir kenara bırakıp, karşı atağa geçtiler ve meydanlarda hidayete ermis inançlı insanlar gibi konuşmaya başladılar.

Hıdır Geviş/New York

Türkiye’de din ne kadar çok tartışılıyorsa inanın Amerika’da da o kadar çok tartışılıyor. “Laiklik elden gidiyor mu, din demokrasiyi tehdit eder mi, dini eğitim veren okullara devlet yardımi yapılmalı mı, yasalarda dini ögelere göre yeni değişikliklere gidilmeli mi, sosyal yaşamda dini baskı nasıl ortadan kaldırılır” şeklinde tekerrür eden bu tartışmalar, en son yürütülen seçim kampanyalarıyla birlikte iyice alevlendi.

Din tartışmalarını alevlendiren körüğü besleyen asıl kaynak ise Başkanlık aday adaylarının yaptıkları seçim konuşmalarıydı. 2008 Amerikan başkanlık seçimleri için yerbe yer gezip halkın karşısına çıkan adaylar, attıkları nutukların yanı sıra, ne kadar inançlı oldukları ve inançlarında ne kadar samimi oldukları yönünde de birbirleriyle ilginç bir yarışa girdiler. Üstelik bu garip “kim esas dinci “ yarışına Cumhuriyetçi adayların yanı sıra, laik olmaları beklenen Demokrat Partili adaylar da katıldı.

Demokartların bu konudaki yeni manevrasına yön veren endişeleri biraz anlamakta yarar var. Çünkü bir taraf halkı damardan yakalayan bir konuyu, yani dini ve tanrı inancını seçim kampanyalarında habire kullanırken demokratlar, laiklik konusundaki prensipleri gereği aynı şekilde davranamıyorlar. Dolayısıyla ortada haksız bir rekabet doğuyor. Zaten bir önceki yani 2004 deki seçimlerde de görüldü ki din unsurunu hep kullanan Bush, kendini protestan olarak tanımlayan kesimdem oranlama olarak iki oy alırken, o donemin Demokrat adayı Jon Kerry 1 oy almış.

Bu dezavantajlı durumdan kurtulmanın yollarını arayan demokratlar içinde bazı sesler yükseliyor ve diyor ki “Kardesim, neden bizim adaylarımız da halka giderken inanç üzerinden politika yapmıyor ve onların gönlünü fethedecek konuşmalar yapmıyor. Eğer dini kullanırsak daha fazla insanı kendimize çekmiş oluruz.”

Yine yapılan bazı seçim anketlerine bakılırsa, Demoratların din endişesinde pek de haksız sayılmadıkları görülür. Gallup’un daha yakın zamada yaptırdığı bir ankete göre, Amerikan halkının yüzde 95’i siyah başkan adayına , yüzde 88’i kadın başkan adayına, yüzde 55’i gay başkan adayına oy oy vermeye hazır olduğunu söylerken, örneğin ateiste, yani dine inanmayan bir başkan adayına oy verebilme konusunda çok temkinliler. Ateiste itimatlari düşük. Bu nedenle Amerikalıları’ın sadece yüzde 45’i ateist başkan adayı için oy kullanabileceğini söylüyor.

İşte tüm bu nedenlerden dolayı , seçim yarışında koşturan adayların hepsi biliyordu ki din lehine agızlarından çıkacak küçücük sözcükler bile, binlerce Amerikalı’yı kalbinden vuracak. Fakat kimse de Demokratlarin işi biraz abartı noktasına taşıyıp, bu kadar sofulasacağıni tahmin edememişti.

Birbirlerinin konuşmasına baktıkça şevke gelip bu kez yeni yaptıkları her konuşmada din dozajını daha da arttıran özellikle Cumhuriyetçi adayların en son geldikleri nokta ise şu: Din neredeyse ülkedeki diğer bütün hayatı öneme sahip meseleler kadar önemli ve onlarla ilişkili.

Demokratların yakışıklı başkan aday adayı olan John Edwards, ”Bugün Allah’ın elleri benim yaşamımda olduğu gibi gezegendeki bütün öteki insanların yaşamının her aşamasında olanlarla... ” diyor. Hilary Clinton ise kendisinin inançla yoğrulduğunu ve bunun da Ona düşündüklerini yapabime gücü ve şevki verdiğini anlatıyor seçmenlerine.

Obama ise Demokrat adaylar içinde inanç faktörünü en iyi kullananı. O da ”inancın rehberligi insanı guclü kılar” diyor.

Tabii din ögesini kampanyalarına katmayı yeni yeni öğrenen Demokratlar, bu konuda Cumhuriyetcilerin eline su bile dökemezler. Çünkü Cumhuriyetçi adaylar gitikleri her mahallede, köyde, kasabada Tanrı ve peygamberin isimlerini dillerinden düsürmüyor ve inanç konusunda uzun ve etkileyici konuşmalar yapıyorlar. Din unsuru sadece onların konuşmlarına renk katmakla kalmıyor, hazırlanan reklam filmlerinde de kullanılıyor.

Iowa eyaletindeki seçimleri kazanan Cumhuriyetçi aday ve eski Arkansas valisi olan Mike Huckabee bir reklamda kendisini “Hristiyan lider” olarak tanımlıyor ve ekliyor: “ Dini inaç sadece beni etkilemekle kalmıyor, beni ben yapıyor”. Dini bir bayram olan Christmas döneminde ise kırmızi gömleğini giymiş ve seçmenlerden fani olan politik sorunları bir kenara bırakmalarını isteyerek, “Gelin Christmas ve isa’dan bahsedelim” demisti.

Nitekim Huckabee dini nutuklarının geriye dönüşünü alıyor, GALLUP’un araştırmasına göre aşırı dinci Amerikalıların yüzde 27 si O’nu destekliyor ( John Mc Cain %11, Rudy Giuliani %14, Mitt Romney %10, Fred Thompsonise oranında destekleniyor %23.

Dün Michigan eyaletindeki seçimi kazanan bir diger Cumhuriteci aday Mitt Romney’in ise bu konuda Huckabee’den fazlası var eksiği yok. Tek şansızlığı ise azınlıkta olan Mormon mezhebınden gelmesı (Zaten koyu bir Mormon). Romney, Iowa da yaptığı konuşmada, “Amerika farklı inanışların bir araya geldiği dini bir bütündür. İnanıyoruz ki herkes Tanrı’nın çocuğudur ve özgürlük bize Tanrı’dan gelmiştir, bizim anayasamız manevi ve dini değerlere sahip olan insanlar tarafından yapıldı, bu nedenle özgürlük için din şarttır” gibi uzun uzun vaazlar vermişti.

Dini bu şekilde siyasetin bir aracı olarak kullanmak, bu adaylar için şimdilik verimli bir strateji olabilir, ancak bu stretejinin, sıyasetcıler ve secmenler arasında tehlikeli ve fantastik bir pin-pon oyununa dönüşme ve laik Amerikan toplumunu tehdit etme riski de var. Top, gittiği yönden büyüyerek geri dönecek ve geldiği yerden büyüyerek tekrar geri gidecektir. Oyun uzadıkça da top iyice büyüyecek ve oyuncusuna zarar verecek bir silaha dönüşecektir.

Sex hatıraları müzeye





New York daki Seks Müzesi nin başlattığı Bölgelere Göre Seks adlı proje kapsamında, isteyen her Amerikalı müzenin internet sayfasına girip yaşadığı cinsel ilişki deneyimini yazılı olarak müzeye teslim ediyor. Böylece müzelik olan seks anıları isteyen herkes tarafından aynı internet sayfasından okunabiliyor.

Hıdır Geviş-New York

Bir arkadaşım var, ismi lazım değil. Ne zaman başbaşa kalsak, bana hep bir önceki gün yaşadığı cinsel ilişki tecrübesini anlatiyor. Hiç karşılık vermiyor-ne kaşımı-ne gözümü oynatıyor-ne şöyle-ne böyle diyorum. Arada bir nafile bir çabayla konuyu degiştirmeye çalıştıgım da oluyor. Ancak bütün bu tavırları takan kim, arkadaşım bu kez detaylara giriyor.

Ne zamandır bende başağrılarına yolaçan bu meseleyi “nasıl çözerim” diye düşünüp taşınıyordum. Bir arkadaş bir arkadaşa böyle bir kahır çektirmemeli öyle değil mi. Aslında Allah daha da fazlasını versin, gözüm yok. Yok ama yinede problem, klasik “biri yer -biri bakar-kıyamet bundan kopar” denklemine gelip çatıyor ve bendeki yaylar elimde olmayan sebeplerle kopuveriyor.

En sonunda çareyi buldum. Geçen akşam iş çıkışinda Splash’da buluştuk. Happy hours saatlerinde fena olmuyor bu mekan. Üstelik bir içki parasına iki içki alabiliyorsun.

Neyse. İçkileri ben aldım. Hani bizimki kendisini borçlu hissetsin de sazı eline alıp dünyanın en uzun ve aralıksız konuşmacısı rekoruna imza atmasın diye… İşe yaradı mi, hayir yaramadı tabii. “Nasılsın iyi misin” sorusuna verdiği yanıt, geleneksel biçimde şu cümleyle başladı : “ İnanmayacaksın dün gece neler oldu neler….”

Galiba insan kısmi, utana utana yırtık olmayı öğreniyor. Demek yine “dün gece” ha. Hiç çekinmeden, kırıp incitmekten korkmadan, yırtıkça sözünü kestim ve “Dur hele lafını unutma. Senin için cok hoşlanacagın bir şey keşfettim” dedim.

Beni duymadi bile. Ben de onu duymadım ve konuşmamı hiç kesmeden sürdürdüm.

Ona önerdiğim çözüm; New York’daki ilginç müzelerden biri olan Seks Müzesi’ne (Museum Of Sex) ait bir projeye katılmasıydı.

“Mapping Sex in Amerika” (Ben bunu Amerika’da Bölgelere Göre Seks olarak çeviriyorum) adını taşıyan projeyi anlatayım. Bu projenin amacı Amerika’da coğrafi bölgelere göre insanlarin seks alışkanlıkları (ya da cinsel ilişki gelenekleri) hakkında fikir edinmek. Böylece hem günümüz insanları için, hem de gelecekteki kuşaklar için bir belge-bir arşiv yaratmak. Örneğin 50 yıl sonra bu belgeleri inceleyen bir bilim insanı, 2000’li yılların başlarında Amerika’daki insanların cinsel ilişki deneyimlerinde ne gibi faktörlerin (Cinsel ilişkide insanlarin sınırları ne? Önyargılar, mevcut seks eğitimi ve hastalık korkusunun insanlarin cinsel yaşamındaki etkisi nedir?) etkili olduğu hakkında bir fikir sahibi olabilecekler.

Peki bu proje nasıl işliyor. Arkaşımın yapmasi gereken tek şey Müzenin internetteki sayfasına gitmek (museumofsex.com/USAmap). Orada karşısına bir Amerikan haritası çıkacak. Harita üzerinde, bulunduğu eyaleti tıklaması gerekiyor. Bu kez karşısına detaylı bir eyalet haritasi çıkacak. Sonra yaşadığı şehri , yani New York’u, hatta yaşadığı caddeyi ve sokağı seçebilecek. Ardından da önüne çıkan kutucuğa başkalarıyla paylaştığında rahatlatacağı bir seks ilişkisi deneyimini yazması gerekiyor. İsterse bir değil daha fazla da yazabilir. Hikaye bitince de “send” e tıklayip o güzel hatırasını müze yetkililerine teslim eder. Yazılan bu hatıralar, aynı internet sitesine giren diğer ziyaretçiler tarafından okuna biliyor. Böylece ben de arkadaşımın gece hatıralarını dinlemekten kurtulurum. Yani en azından öyle umuyorum.

Bu projenin esin kaynağı ise bir zamanlar sıra dışı araştırmalarıyla skandallar yaratan ünlü cinsellik uzmanı Alfred Kinsey (2004 yapımı Kinsey adli film bu bilim adamının hayatı üzerinedir). Hatta Kinsey’in 1930’larda yürüttüğü bir araştırma… Bu araştırma kapsamında, Dogudan Batıya, tepeden tırnaga her bölgeden her türden Amerikalı ile röportajlar yapılmış ve bu röportajlar kaydedilmişti. O gün, Dr. Kinsey ve yardımcılarına cinsel ilişki deneyimlerini anlatan Amerikalılarla ilgili kayıtlar, bugün Amerikalılar’ın gündelik cinsel tarihine ilişkin önemli bir döküman olarak duruyor.

Müzenin iddiasına göre projenin esin Kaynağı Kinsey, bana göreyse Kinsey değil, Turkiyeli gazeteci Tevfik Yener olabilir. Yaratıcı ve emektar bir gazeteci olan Tevfik Yener, 1990’lı yıllarda Sabah grubu adına Ekip adlı tabloid bir gazete çıkarmıştı. Bu gazetede, ”Dök içini rahatla” adlı bir bölüm yer alıyordu. Bu bölümde, Turkiye’nin dört bir yanindan gönderilen okur mektupları yayınlanıyordu. Okurlar, çoğunlukla birbirinden ilginç cinsel ilişki deneyimlerini anlatıyorlardı bu mektuplar aracılığıyla. Temizlikçi kadınlardan, köylü genç kızlara, eletrikçiden oto tamircisine, mevsimlik tarım isçisinden hasta bakıcıya, mühendisten şehirli ev kadınına her kesimden her meslekten ve cinsten insanın Ekip’e yolladığı çuval çuval mektuplar, gazete yönetimini bile şaşırtmıştı.

Yani aslında, Kinsey’in Amerika’da yaptığını Türkiye de bir bilimadami değil, bir gazeteci, yani Tevfik Yener yapmıştı. Üstelik amacı Kinsey ile aynı olmasa da… Ancak o yıllarda, hiç bir sosyal antropolog ya da sosyolog çıkıp da “dök içini rahatla” adlı köşede yayınlanan mektupların altın değerinde belgeler olduğunu ileri sürüp, bu mektuplar üzerinde bir tek makale olsun yazmaya kalkmadı. Her şeyi küçümsemekten, hiç bir şeyi göremeyen bilimadamları, böylece altın bir fırsatı daha kaçırmış oldular.
Hıdır Geviş/Taraf

15 Ocak 2008 Salı

“Keyfine Bak Ya Da Tozol”



Bu sloganla hareket eden ve 150 yıldan fazla bir zamandır kesintisiz olarak hizmet veren McSorley's adlı bar, hırsızından politikacısına,şairinden müzisyenine kadar her telden insana kapılarını açmışs. Ancak uzun yıllar kadınları eşikten içeri sokmayan bar sahipleri , 1970 yılında mahkeme kararıyla kadınlara da bira servisi yapmak zorunda kalmış.

Hıdır Geviş-New York

Elbette arkadaşlarımdan gelen her teklife, “evet” ya da “hayır” demeden önce, düşünüp taşınıyorum. Ancak bir İrlandalı’dan gelen “bara gidelim” teklifine, hiç düşünmeden “hayır” diyorum . Neden mi? Ne zaman “evet” dediysem başıma türlü işler açıldı da ondan. Bir kere, çok içiyorlar (İrlanda , OECD raporlarına göre en çok alkol tüketen ülke, ikinci sırada İngiltere ve Çek Cumhuriyeti geliyor. ) Amerika’da bu nedenle adları çıkmış zaten. İçmeye başladılar mı durdurana aşkolsun, kendilerini kaybedene kadar gidiyorlar.

İrlandalılar içip de sarhoç olmayanı günahkar sayıyor gibiler. İrlandalı arkadaşlarımla bu konuda çok kötü tecrübelerim oldu. Biri, bar çıkışında, duvar dibinde dizilmis homeless’lerin (sokakta yasayan evsizler) kucağına uzandı ve öylece uyuya kaldı. Ne ettiysem uyanmadı, taksiye doğru çekmeye çalıştım, ağırdı çekemedim. Diğeri, yine bar çıkışında, girdiğimiz pizzacıdaki bir masanın üzerine kendini attı, yılan gibi içe kıvrılarak uyudu. Üçüncüsü ise bardan bile çıkmadan, geniş katılımlı bir kavgaya yol açtı. Ogün bugündür, İrlandalı arkadaşlarımla bara gitmeye tövbeliyim. Zaten bu üçü dışında da başka İrlandalı arkadaşım yok şükür.

Geçen haftasonu bu üçünden biri, yani Amerikan- İrlandalı olanlar değil de gerçekten İrlandalı olanı, yani Dolan, New York’a geldi. Genellikle pek çok İrlandalı öğrenci gibi yazları Boston’a gider, insaatlarda çalışır, iyi de para biriktirir ve tekrar ülkesine geri döner. Dolan, bu Kış çalışmaya değil, gezmeye gelmiş. New York’a geleceği tarihi çok önceden biliyordum. Küçük ve bağımsız bir tiyatro grubunun gösterisi için tanesi 20 dolara iki bilet aldım. Bu beyfendi için onca para ödeyip Broadway showuna bilet alacak değildim.

Tiyatro oyunundan önce bir yerde yemek yedik. O yemekte inanmayacaksınız 4 tane siyah guinness birası içti. Çıkışta ise tiyatro izleyecek ruh halinde olmadığını söyleyerek, bara gitmek istediğini söyledi. Yemekte bana da zorla iki guinness içirdiği için elimde olmadan “evet, gidelim” demişim. 40 dolar ederindeki biletlerim telef oldu diye sonradan çok üzüldüm.

Onu aldım ve Manhattan'ın doğu kesiminde, 7. sokak üzerinde (2 ve 3. caddeler arasında ) McSorley Old Ale House adlı antik bir Irish Pub’a (İralanda birahanesi) götürdüm. Bu bar Amerika’nın en eski barı olmakla namlı, 1854 yılından beri kesintisiz olarak hizmet veriyor. 2004 yılında ise 150. Yıldonümleri’ni kutlamışlar.

İçersi yer yer eskici dükkanı, yer yer kötü bir antikacı dükkanı, yer yer de gayet güzel bir müze gibi. Geçmişten birike birike kalmış tuzluklar, porselen bira maşrafaları, resimler, sertifikalar, mobilyalar, döküm sobalar, yazarı tarafindan dükkan için imzalanmış kitaplar (Angela’nın Külleri kitabının yazarı Frank McCourt örneğin), fotoğraflar, hatta tozlar ve lades kemikleri bile.

Bu mekan öyle ilginç bir ruha sahip ki zamanında hırsızından şairine, gazetecisinden politikacısına (ABD eski başkanı Abraham Lincoln), müzisyeninden (John Lennon) aktörüne kadar herkesin uğrak yeriymiş.

Birahanenin arka bölümü, 1920’den başlayıp 1933’e kadar süren içki yasağı zamanında kullanılıyormuş. Hatta orada müşterilerin içeriye gizlice alındıkları ikinci bir giriş kapısı varmış. Bu bçlümde yer alan dev ve eski şöminenin üzerinde ise birahanenin sloganı haline gelen “be good or be gone (benim kendine özgü cevirimle, “keyfine bak ya da tozol”) sloganı yer alıyor.

Birahanenin bir başka sloganı daha var. "Good Ale, Raw Onions, and No Ladies." Anlamı şu: İyi Alle (alkol oranı yüksek bir çesit bira), çig soğan ve kadınsiz bir mekan. Aslında bu slogan hiç de boşuna değil. Tamamıyle bir erkek mekanı olan barın kadınlara olan antipatisini çok iyi dile getiriyor. Kadınlar ancak ve ancak 1970 de McSorley's in eşiginden adımlarını içeriye atabilmişler. Fakat birahane sahipleri kadınlar için ayrı bir tuvalet koymamışlar, O yıllarda buraya uğrayan bir kadının tuvalet ihtiyacı için erkekler tuvaletini kullanması gerekiyordu. Biranın içildigi bir yerde kadınlara özel tuvalet koymamak demek “baska kapıya” demekle eş anlama geliyor. Neyse ki 1986 yılında kadınlar tuvaleti yapılmış çok şükür.

Birahane, John McSorley tarafından 1847 yılında kuruluyor. Bu yoksul adam, 1800’lü yılların ortalarında İrlanda’da kıtlığin baş göstermesiyle birlikte, Dublin’i terkedip New York’a geliyor ve burada kendi adıyla bu birahayi açıyor. Mekanın ilk müşterileri ise İrlandalı işçiler.

Ogün bugündür bu mekan hayatta ve kendi biralarını da kendileri yapıyorlar. Bira sudan ucuz: iki birayı 4.5 dolara içebiliyorsunuz. Koyu balmumu rengi biraları gayet leziz.

Diğer barların tam tersine, bira içmeyi kesip sadece poponuzu koyduğunuz sandalyeyi ısıtmaya başlarsanız, dışarı atılabilirsiniz. Çalışanlar biraz kaba saba, hatırlatırım.

O gecenin sonunda İrlandalı arkadaşım Dolan’ın sorun yaratıp yaratmadığını merak ediyorsanız, benden bir şey dememi beklemeyin. Çünkü hatırladıkça asabım bozuluyor.


Taraf gazetesi Hıdır Geviş-New York

13 Ocak 2008 Pazar

Lezbiyen çiftin vicdanı

Hidir Gevis/New York-Nancy ve Laura 15 yıldır birlikte yaşayan lezbiyen bir çift: 2004 yılının Mayıs’ında Massachusetts eyaletinde gay çiftlere kanunen evlilik (same sex marriage) hakkının tanınmasıyla birlikte, hemen valiliğe koşup nikahı kıyanlardan. Onların bereberliğini “ mutlu birliktelik” gibi klişe ve manasız bir sözcükle tanımlamak istemiyorum. Yalnız şunu söyleyeyim siz çıkarın, birbirlerine olan saygıları hayranlık uyandırıcı.

Geçen hafta sonu Boston’daydım ve bu çifti Chambridge’de oturdukları iki katlı ve bahçeli evlerinde (Zengin olduklarıni düşünmeyin çünkü değiller, bu şehirde evlerin çogu böyle) ziyaret ettim. Nancy bana elmalı pasta (apple pie) yapma sözü vermişti. Biliyorki benim için yeter ki ev yapımı yiyecekler hazırlansın, dünyanın her yerine giderim.

Evlerine vardığımda karanlık çökmüştü. Ancak ortada garip bir durum vardı: Konu komşunun evi çıngır çıngırken bizimkilerin evinin ne bahçesinde, ne de girişinde, Christmas’ı anımsatan hiç bir süsleme ya da ışıklandırma yoktu. Durumu biraz garipsedim. İçeriye girince şaşkınlığım iyice arttı, çünkü evin içinde de bir Christmas havası yoktu. Salona geçince her yıl bu zamanlar köşede duran ağacın bu yıl olmadığını farkettim. Çiftin iki de cocukları var ve biliyorum ki sırf bu çocuklar için her yıl muntazaman salona bir agaç kondurulur. Gelin atı gibi süslenir püslenir.

İöeriye adımımı atarken, umarim kötü bir şey olmamıştir diye geçirdim içimden.

Unutmadan hatırlatayım. Çiftin, biri siyah olan 4 yaşında inanılmaz tatlı bir kızları, diğeri ise Çinli (zeka küpü bir cocuk) olan 6 yasinda bir oğulları var. İkisini de bebeklikten evlat edinmişler. İki farklı ırk ve bu iki farklı ırkın mensupları bu evde birbirleriyle kardeş olarak büyüyor. Ne kadar anlamlı değil mi! Üstelik Çinli oğulları için Çince bilen bir bakıcı tutulmuştu ve cocuk, bu bakıcı sayesinde, bugün İngilizce’İnin yanı sıra Çince de konuşabiliyor.

Hemen İstanbul nüfusunun neredeyse yarısını oluşturan ünlülere bir taş atayım. Paralarınızı yalnız basınıza yemeyiniz! Birazını da Muhtaç çocuklara yedirin. İlle de doğurmanıza da gerek yok: Hatta dogurmasanız daha iyi olur: Yetimhanelerde kötü koşullarda büyüyen çocukları evlat edinin.

Şöyle bir düşleyelim: Eğlence dünyasından biri çıksa ve bir Kürt, bir Türk, bir Laz ve bir Ermeni çocuğu evlat edinse, fena mı olurdu. Faklı ırk ve dinlerden gelen bu çocuklar, aynı evde kardeş olarak büyümüş olurdu.














Burnumu Turkiye’nin sosyal-işlerinden çıkarıp tekrar Nancy’lere döneyim. Bu çift, birbirlerine olduğu gibi çocuklarına da saygıyla davranıyor. Ancak çocuklar bu yıl Santa onların evine gelmeyecek diye başlangıçta çok üzülmüşler. Çünkü evlerinde hiç bir süsleme yapılmamış, Christmas ağacı da konulmamış. .. Fakat ebeveynler, bu ufacık çocuklara oturup olan biteni onların anlayacağı şekilde anlatmış. Çocuklar da anlamışlar…

Peki olan biten ne? Protesto tabii ki? Nancy ve Laura, Wal-Mart’ı protesto ediyorlarmış meğer. Bu nedenle agaç mağaç yok bu yıl.

Wal-Mart eskiden beri bu ulkede en nefret edilen marketler ziciri. Elemanı hamile kalır, işten atar, çalışanlarının sosyal haklarını kese kese geriye bir şey bırakmaz. Onlara afedersiniz hayvan muamelesi yapar. Bütün bunları da tüketicilere daha ucuz mal satmak için yapar. Ucuzcu olduğu ici her geçen gün büyüyerek daha da devleşir. Amerika’da binlerce ufak tefek dükkan ve iş yeri Wal-Mart yüzünden iflas etti ve bu dükkanların sahipleri Wal-Mart’a saati 7 ya da 10 dolara işci oldular. Çalış babam çalıs ki geçinesin.

Wal-Mart Amerika’da hala en çok eleman çalıştıran şirket. Geçen yılın ilk yarısına göre bu yıl yüzde 6’nın üzerinde bir kar artışı sağladılar.

İşte bu nedenlerle şu fakirliğimle bile bu marketten bir tek kopca satın almıyorum. Bir çok insan da aynen benim gibi yapıyor. Sanki bir şeye yariyor mu diyeceksiniz! Isterse yaramasın .

Nancy ve Laura Wal-Mart’ta satılan Christmas malzemelerinin, Çin’de imal edildiğini bir yerlerde okumuşlar ( Gerçi bu ülkedeki bütün Christmas malzemeleri neredeyse Çin’de imal ediliyor). Okudukları daha pek çok ilginç nokta var: Çin’de Wal-Mart’a mal üreten Guangzhou Huanya adlı dekorasyon malzemeleri şirketi 12 yaşındaki cocukları eski zamanın kürek mahkumları gibi çalıstırıyor. Hiç abartmıyorum. Bu çocuklar Wal-Mart’a Christmas sezonunda süs malzemeleri yetiştirmek için günde 15 saatten haftanın 7 günü çalıstırılıyorlar. Saatte kazandıkları ücret ne biliyor musunuz? Sadece 25 sent (Çin’de saatlık asgari ücret 50 sent). Bu cocukların 1 dolar kazanması için 4 saat çalışmaları gerekiyor.

Bu da değil. Bu cocuklar hiç bir korunma olmadan kimyasal maddeler kullanıyorlar. Bu nedenle yüzleri gçzleri yara bere içinde kaliyor. Sigortaları da yok.

Amerikan Ulusal İşçi Komitesi raporuna göre bu çocuklar bir gün içinde binlerce süslemeyi elden çıkarmak zorunda, yani nefes nefese çalışmaları gerekiyor. Her 39 saniyede bir süs eşyasının üzerine elle ya da spreyle desenler çizmeleri gerekiyor. Her bir vardiyada maskesiz-eldivensiz çalısarak 64 bin ile 76 bin parça arasında dekorasyon malzemesi yapmaları şart.

Peki Wal-Mart bu duruma ses çıkarıyor mu? Hayır. Çinli çocuklar öldüresiye çalıştırılıyormuş, Onların umurunda mı . Wal-Mart için mallarının bir an önce Çin’den Amerika’ya yetişmesi önemli.

Senator Byron Dorgan yakın zamanda Wall Mart’ın işlediği insanlık suçuyla ilgili ciddi bir rapor hazırladı ve bu son durumun Christmas’ın ruhuna aykırı olduğunu belirtti.

“Amann senetoru dinleyen var mı?” demeyin. Nancy ve Laura dinliyor işte. Onların çocukları dinliyor. Bu vicdanlı insanlar, üş beş kurus hesabına zavallı çocukların hayatıyla oynayan gözü dönmüş şirketlerin mallarını satın almıyorlar.

Walmart’a karşı AK Parti hükümetinin çok uyanık olması gerekiyor. Yabancı yatırımcı geliyor diye Wal Mart’ı ülkeye sokarsanız bir felakete yolaçabilirsiniz. İstanbul sokaklarını dolduran bütün o tabak çanak satan dükkanlar, elektronik eşya satanlar, tuhafiyeciler, kumaşçılar, mobilyacılar, hepsi hiç abartmiyorum domino taşı gibi birbiri ardına yıkılıverir. Çünkü Wal-Mart onların sattığının yarı fiyatına satacaktır her şeyi.

“Türkiye Çin gibi olsun” diyenlere de bir lafım var: Aman Allah korusun


Hidir Gevis-Taraf gazetesi

11 Ocak 2008 Cuma

Amerikan Ateistlerinin dincilerle savaşı

Hıdır Geviş/New York

Amerika’da dini grupların her geçen gün örgütlenip güç kazanması, ateistler ve agnostikleri de örgutlenmeye itti. Laiklerin cephesinde yer alan bu yeni kesim,cinsel eğitimden, din okullarına yapılan yardıma, kürtajdan mahalle baskısına kadar her konuda dini kesimle çatısma içine giriyor. Nufusun yüzde 2' sinin ateist, yüzde 4’ünün ise agnostik olduğu Amerika'daki tek açık ateist kongre üyesi olan Pete Stark , sayıları 50 olduğu tahmin edilen ve ateist olupda kendilerini gizleyen kongre üyelerini de mücadeleye çagırıyor.

Bu ülkeye taşındığımdan beri kiminle tanışsam bir kaç yumuşak geçiş sorusunun ardından, müslüman olup olmadığımı öğrenmek istiyor. Buranın eskilerine göre, Amerikan halkı, 11 Eylül saldırısının ardından bu tür sorular sormayı adet edindi.

“Müslüman mısın?” sorusunu cevaplamak öyle zor ki; dinle arasına ciddi bir mesafe koymus biri olarak “müslümanım’ desem, kendi kendimi inkar etmiş olacağım. Değilim desem sanki geldiğim yeri inkar etmiş gibi olacağım.

Ama artık eskisi gibi takmıyor, mantıklı bir açıklama yapmaya çalışmıyorum. Cevaplarım moduma göre değişiyor. Eğer tanıştığım insanın benden nefret etmesinde hiç bir sakınca görmüyorsam bu soruya iki şekilde cevap veriyorum: “El Kaide’nin Guantanamo’dan kaçan bir üyesiyim, ya da corabimin rengini de merak ediyor musunuz?” Hemen ardından da sevimsiz sevimsiz sırıtıyorum. Ama yok eğer o an normal halimdeysem, “Musluman bir aileden geliyorum. Son 10 yildir Zerdüştüm, atese tapıyorum. Peki sen? Sen hala annenin dinini mi takib ediyorsun.” deyip geçiyorum.

Geçen yılın başında iş başı yaptığım finans şirketinde Anthony hariç hiç kimse bana “müsluman mısın?” sorusunu sormadı. Büyük bir kuruluşta çalışıyorsanız ve biriyle çok icli dışlı değilseniz bu tür sorular sormak tehlikeli zaten. Çünkü hemen İnsan Kaynakları departmanına gider ve “Bu şahıs kişisel sorular sormak yoluyla beni taciz etti” diyebilirsiniz. İste O gun o soruyu size soran şahsın o sirketteki son günü olabilir. Bu arada bir parantez açıp süyleyeyim. Türkiye’deki şirketlerin HR (Huma Resource-İnsan Kaynakları) departmanları muhasebe departmanı olmaktan çıkıp bu tür ince noktalara da yoğunlasmalılar.

Peki Anthony’yi HR‘a bildirdim mi? Tabi ki hayır. Anthony şirin bir genc. New York Üniversitesi mezunu, finans okumuş aynı zamanda çok da iyi bir bilgisayar programcısı. Iyi işler çıkarıyor. İnsanın yaşı geçtikce gençleri çocuk gibi görüyor. Bu nedenle henüz ögrenme çağındaki birine kötü bir şok yaşatmak istemem.

Anthony, tam karşımda oturuyor ve ne zaman fırsat bulsa bana dinle ilgili sorular soruyor. Katolik-İtalyan asıllı bir aileden geliyor. O’nun kafasındaki müslüman klişesinden farklı olduğum besbelli. Bu nedenle beni kurcalayıp duruyor.

Yetmiyor “dışarıda bulusup konusalım” teklifleri getiriyor. Her defasinda bir bahane buluyorum, ama geçenlerde bahanesiz kaldım ve “tamam” dedim. 39 yaşında bir adam olarak 23 yaşında bir gençle dışarıda başbaşa gözükmek istemem doğrusu. Direnmelerim bu yüzdendi.

Neyse, beni ilginc bir yere götürecekmiş. Gittik. 1854 yılından beri hiç kapanmadan faaliyet göstermis Amerika’nın en eski barı: McSorley (Manhattan'in dogu kesiminde, 7. sokak uzerinde (2 ve 3. caddeler arasinda)2004 yılında 150. Yıldonümleri’ni kutlamışlar. İçersi yer yer eskici dükkanı, yer yer kötü bir antikacı dükkanı gibi; geçmişten birike birike kalmış tuzluklar, resimler, dolaplar, fotoğraflar, hatta tozlar bile. Bu bir İrlandali barı ve kendi biralarını da kendileri yapıyorlar. Bira sudan ucuz: iki birayı 4.5 dolara içebiliyorsunuz. Siyah biralari fena değil. Söylendigine göre bir çok tarihsel figur buraya uğrarmış, hatta Abraham Lincoln, ABD’ye başkan olmadan onceki döneminde burada demlenirmis. Barın ilginç prensipleri de olmuş: 1970’lere kadar kadınlar içeri alınmıyormus. (Acaba burası o zamanlar adi konmamis bir gay barmıydı? Hakkinda “gay” soylentileri cikarilan Lincoln de buraya takıldığına gore… ) 1990 yılına kadar birahanede kadın tuvaleti bile yokmuş. Bu mekanda, diğer barların tam tersine, bira içmeyi kesip sadece poponuzu koydugunuz sandalyeyi ısıtmaya başlarsanız, dışarı atılabilirsiniz. Çalısanlar biraz kaba saba.

Biraları Anthony aldı. Benim için bu bir tehlike işareti. Demek ki O çok konuşacak ben çok dinleyeceğim. Nitekim de öyle oldu. İçtikce sanki çene kemikleri yağlandı daha iyi işler oldu, sesi açıldı ve eskisinden daha konuşkan oldu. Bir yandan içtik-bir yandan din üzerine konustuk.

Aramızdaki diyalogları burada replika edersem bu yazı yazi dizisine donusebilir. İyisi mi sadece Anthony’nin düşüncelerini özetleyeyim. Çocuk ateizme merak salmış . O’na gore nasıl ülkedeki Hristiyanlar Müslümanlar, Budistler, Museviler örgütleniyorsa, Ateistler de örgütlenmeli. Nasıl bu gruplar, insanları kendi doğruları yönünde etkilemeye çalışıyorsa, atesistler de yüzyıllık utangaçlığı ve bastırılmış suçluluk hissini bir tarafa bırakıp, dine karşı mücadele etmeli. O’na göre budizm gibi en barışcıl gözüken dinler bile ellerine güç geçirdiklerinde dogmatik ve baskıcı bir organizasyona kolaylıkla dönüşebilir. İşte bu nedenle bitirdigi üniversitenin “Atheist, agnostik ve özgür düşünceliler” adlı kulübüne (nyu.edu/clubs/atheists) destek oluyor. Bunun yanı sıra atheist ittifakı adlı bir organizasyonla (atheistalliance.org) ilişkileri var. secular.org adli internet sitesini surekli takib ediyor. Benim de onlara katılmamı istiyor. Elbette hiç bir konuda unumu eleyip eleğimi asmış değilim ama yinede “Ih” dedim , geçtim.

Amerikan nüfusunun yüzde 2 sinin ateist, yüzde 4’ünün ise agnostik olduğunu Anthony’den ögrendim.

Ben de O’na kendi ülkemin laik olduğunu ve bunun nasıl işlediğini anlatmaya çalıştım. Ama bana biraz şüpheyle baktı, “Ne oldu, neden öyle bakıyorsun?” deyince de açtı ağzını: “Eğer ülkenizde bütün bir halktan vergi toplanıyor ve bu vergilerlerden bir bütçe ayrılarak sadece sunni müslümanların dinsel gereksinimlerine yardım ediliyorsa bu nasıl laiklik?” Bu soruya cevabim şu oldu: “Yeni iktidar, öteki mezheplere de örneğin Aleviler’e de yardım edecek” Anthony ille de tartışmak istiyor ya devam etti, “Peki ülkenizde hiç mi Hıristiyan yok, hiç mi Musevi yok, onların durumu ne olacak.? Onların dini gereksinimleri için neden yardım yapılmıyor? Demek ki devletiniz bütün dini gruplara eşit davranmiyor”

O’na hak versemde “Sen haklısın” deyip ülkemi küçük düşürmek istemedim. O’nun yerine daha politik bir cevap verdim. “Hükumetimiz zannedersem bu konuda da bir şeyler yapmaya çalışıyor.” Anthony yine durmadı: “Peki dinsiz olanlar yani Ateistlerin ve Agnostiklerin payı? O halde devletiniz onlara da yardım etmeli. Ya da durumu telafi etmek için onlara özel bir vergi indirimi yapmalı. İlkenizde dine inanmayan ama vergi veren insanlar yok mu? ”. Ne demeliydim ben simdi bu cocuğa, “Haklısın” dedim artık, sırf meseleyi noktalamak için. Ancak Anthony’de tartışacak o kadar çok fikir var ki durmuyor, konuşuyor, “Yok hayır, devlet hiç bir dini gruba yardım etmemeli. Bu devletin işi değil. Devlet çalışanlarının dini inancı olabilir ama devletin dini olmaz. Devlet dinsiz yani ateist bir organizasyondur. Bu nedenle hiç bir dini gruba yardım etmememeli.”

Amerika’da da laik ve ateistlerin olusturduğu cepheyle dinciler arasında ciddi bir çatışma var. İste Athony ile aramızdaki diyalogdan çıkardığım sonuçlar. Bakın bakalım Amerika’da çatışma ne düzeyde ve nasıl yaşanıyor.

*Laikler ve ateistler, Christmas döneminde, insanların birbirine dini bir anlam içeren “Marry Christmas” demek yerine “Happ Holiday” (İyi tatiller) demelerini öneriyor. Çünkü her gördüğüne Marry Christmas demek herkesi Hristiyan kefesine koymak demek. Oysa bu ülkede başka dine mensup insanlar ve ayrıca dinsizler de var.

*Amerikan Kongresinin 50 üyesinin gizli ateist olduğu tahmin ediliyor. Kongrenin tek açık ateisti olan Pete Stark, gizli ateistleri saklandıklari dolaptan çıkmaya cağırıyor.

*Dinciler kürtajin yasaklanmasını isterken ateistler ve laikler buna karşı geliyor.

*Bush yönetimi dini okullara ödenek ayırırken, laik ve ateistler bu ödeneklerin derhal kesilmesi yönünde mücadele veriyorlar.

*Laikler ve ateistler okulardaki cinsel eğitim derslerinde evlilik öncesi cinsel perhizin ögütlenmesine karşı cıkıyor.

*Devletin sosyal hayatta, okullarda ve orduda ateistlere karşı psikolojik baskıları önlemek için yasal tedbirler alınması isteniyor.

Hmmm! Bu ağır bar muhabbetinin ardından, kafam allak-bullak olmuştu. Anthony’nin konuşmalarındaki alkol oranı sanki daha fazla gibiydi. “Anthony! dur ne olur, ben bardan iki bira alip geleyim de şöyle kendimize gelelim lütfen” dedim ve kalktım yerimden.

Mini sözlük: Atheizm: Ateizim bir din değil. Sadece Tanrı’nin varlığına inanmamak. Agnostisizim: Bu düşünceye göre Tanrı’nın varlığı ya da yokluğu şu an için bilinemez.

Hıdır Geviş/ showtv.net

9 Ocak 2008 Çarşamba

TARAF GAZETESİ YAZARI HIDIR GEVİŞ YAZILARINDAN SEÇMELER: Başım göğe erdi; Times Square’de yeni yıla girdim



Hıdır Geviş-New York

Her yılbaşı öncesi, profesör Yalçın Küçük’ün öğüdünü dinleyip, o akşam yeni yıla yeni bir kitap okuyarak girmeyi tasarlıyorum ama olmuyor, yapamiyorum. Çünkü her defasında arkadaşlarım kolumdan tutup dışarı çekiyor. Sokağa bir çıkınca, haliyle eve ertesi günün sabahı dönüyorum.

Yani her defasında yine kendime verdiğim sözü tutamamış, yeni yıla yeni bir kitap okuyarak girememiş oluyorum.

Ancak bu yıl yeni yıla bir kitap okuyarak girme konusunda çok kararlıydım. Çeyiz dizen eski moda genç kızlar gibi hazırlık bile yaptım. Üşenmeden Union Square’deki Barnels & Nobels adlı kitapçıya gidip kitaplar beğendim.

Bu konuda ağzımı o kadar gevşettim ki planımdan bütün arkadaşlarımın haberi oldu. Hatta Penguin yayın grubunun halkla ilişkilerini yürüten arkadaşım Ben, bana kendi yayınevlerinden çıkan üç kitabi (A Thousand Splendid Suns, The World Without End ve The Bastard Of Istanbul) Fedex’e verip yollattı. Ev arkadaşım Jonathan bile bana bir kitap hediye etti. İnsanlar projem konusundaki kararlılığımı anlayınca destek olmak istemislerdi. Odam el değmemiş yeni ve güzel kapaklı kitaplarla dolmuştu. Hangisini okuyarak yeni yıla girecegime karar vermek zordu.

Yeni yıla girmeye 12 saat kalmıştı ve ben hala hiç bir kitabın sayfasını çevirmemiştim. Çıkardığım bunca tantana karşısında yatağımın üzerindeki kitap grubunun içinden birini seçmeli ve başlamalıydım. Aksi halde arkadaşlarıma ne diyecektim. Yeni yıla 11 saat kala televizyon izliyordum, 10 buçuk saat kala yemek pişiriyordum, 9 buçuk saat kala meillerimi kontrol ediyordum. 9 saat kala odamda, kitaplarımın başına dikildim. Ancak bir anda salona geri dönüp sehpanın üzerinde duran ve Jonathan’a ait olan kitabı elime aldım. Kitap Amerikan Başkanı George Bush’a aitti ve adı da suydu: “Beş kuruşluk aklınız olmadan nasıl başarılı olursunuz” Şaka yapıyorum tabii. Boyle bir kitap yok.

Tüm o yeni kitap edinme telaşına rağmen, Yeni Yıl arefesinde başladığım kitabı yeni aldıklarım arasından değil, eski ve okunmuş kitaplarım arasından seçtim. Cemile Çakır’ın Buzdan Heykel adlı öykü kitabıydı seçtiğim. Kitabi ikinci kez okuyunca daha da sevdim.

Neyse yeni yila 1.5 saat kala bu ince ve keyifli kitabi bitirdim. ikinci bir kitabi elime alacaktım ki içimden bir ses: “Hıdır ne duruyorsun, git Times Square’e ve insanların yeni yıla nasıl girdiğine tanıklık et. Hem böylece yapılması gerekenler listesindeki bir madde eksilmiş olur.”

Içimdeki bu ses bana gayet mantıklı geldi ve gece 10.50 gibi evden çıktım.

Hoboken’den Path trenini alıp, Manhattan’daki 33.sokakta, yani son durakta indim. Her tarafta polisler vardı. Bazıları köpekli, bazıları atlı, bazılari ise sadece silahlı.

Times Squar’e akan insan selini kontrol etmek için bazi sokaklar tutulmuştu. Daha önce benzerine bir tek Boston’daki bağımsızlık günü kutlamalarında rastladığım türde bir kalabalık vardı. Hatta daha fazlası.

Buradaki kalabalığı, Manhattan’da yaşayanlardan çok, dünyanın çesitli ülkelerinden gelmiş turistler ile çevre kasabalardan ve başka Amerikan şehirleriden gelenler oluşturuyordu.

Gec kalmistim. Birakin Times Square yaklasmayi, 42. caddeye ulasmak bile mumkun gorunmuyordu. Buraya sabahin korunde yer tutmak icin gelen binlerce insan vardi. Ancak onlar icin cis ve soguk onemli bir sorun olusturuyor. Yerinizi birakip cise gittiniz mi, tekrar ayni noktaya donmek mumkun degil. Ayrica o sogukta saatlerce beklemek de tam bir iskence

Insanlarin arasindan akip ilerlerken iki babayigit erkek aralarında New York polislerinin nasıl da çirkinleştiği üzerine konuşuyorlardı. Davraniş olarak değil, görünüş olarak tabii. İkiliden biri bunun nedenini bulmuştu bile, “11 Eylül’den sonra polis kadrosu katbe kat artırıldı, dolayısıyla her önüne geleni işe alıp polis yaptılar. Oysa eskiden polisleri işe alırken yakışıklılığa dikkat edilirdi.” Bu kanaate hakverdim.

Bu arada Times Square’e ulaşma amacımdan vazgeçmiş değildim. Uğraşa didine kendimi 6.cadde ile 42’nin (Bu sokak, Manhattan adasını, Hudson nehrinden Doğu nehrine kadar uzanarak ortadan ikiye bölen uzun bir cadde aslında) kesiştiği noktaya-yani HBO (kablolu TV kanalı) binasının tam karşısına ancak atabildim kendimi.

Hiç durmayan insan akışı nedeniyle ben ve benim cevremdekiler sirk göstericileri gibi 35 derece öne yaylanıp sonra normale dönüyor ve bu kez 35 derece geriye-sağa-sola yaylanıyoruz.

Onca kalabalıga ragmen, ne kavga eden, ne küfreden, ne birbirine sataşan, ne birbirini mıncıklayan kimseye rastlamadım.

Belirtmeden edemeyeceğim. Açık alanda içki içmek yasak olduğu için kimse içki içmiyor.

Etrafı gözetlerken bir yandan da düşünüyorum. Neden insanlar buraya toplanıyor diye. Oyle ya ne bir muzik, ne bir konser, hic bir şey yok. Gençlerin ağızlarındaki düdükler de olmasa ortalık bebek odası kadar sessiz olacak.

Derken düdük sesleri yükseldi, bağrısmalar arttı. Chase Bank binasinin damında, hiç de gösterişli olmayan ve toplam 1 dakika bile sürmeyen sönük bir havai fişek gösterisi yapıldiı (Siz asil Boston’da Charles nehrinin kıyısında her 4 Temmuz bagımsızlık gününde yapılan havayi fişek gösterilerini görmelisiniz. Çok uzun sürüyor, renkler, gokyuzunde beliren şekiller, ışık kombinasyonu muthiş.)

Nasil oldu anlayamadım, yeni yıla girmiştik. “Hepsi bu muydu!” diye içimden gecirdim tabii.

Evime geldiğimde bu kez Elif Şafak’ın kitabını aldım elime bu kez. Artık içim rahattı. Başım göğe elbet ermedi ama yıllar sonra da olsa hep yapmak istediğim ama yapamadığım planımı gerçeıe dönüştürmüştüm. Yeni yıla hem yeni bir kitap okuyup öyle girmiş, hem de sokaga çıkabilmiştim.

Hıdır Geviş-New York

Taraf gazetesi

3 Ocak 2008 Perşembe

TARAF GAZETESİ YAZARI HIDIR GEVİŞ YAZILARINDAN SEÇMELER: Ben Evlenmeyecegim Anne!!!!

Küçümseniyor, ayrımcılığa uğruyor, acınacak ve kimsesiz insanlar olarak bakılıyorlar. Ancak herkes onları evlendirmeye çalışırken, büyük şehirlere sığınan bekarlar, sultanlıklarını yaşıyor. 18 yaşın üzerinde 90 milyon bekarın yaşadıgı Amerika da bekarlar evlilerin düzenine nasıl savaş açtı…

Hıdır Geviş-New York

Brezilyalı arkadaşım Rosangela ile buluşup bir kahve içtik. Haftasonu erkek arkadaşı ile sinemaya gitmişler. Filmi izlerken,cocuk çantasından iki minyatür şarap şişesi, iki de kağıt bardak çıkarmış.Şarapları etraftakilerin görmeyeceği şekilde güzelce bardaklara doldurmuş. Sonra da özel bir dükkandan alınan homemade (ev yapımı) çikolataları çıkarmış. Ardından ikisi birlikte şaraplarını yudumlayıp çikolatalarını yiyerek fimi izlemeye devam etmişler.

Bu tatlı sürpriz karşısında çok etkilenen Rosengela’nın o günkü bütün negatif enerjisi üzerinden sökülüp gitmiş.

Ben Rosangela’yı tanıyalı daha 6 ay oluyor. Çok eğlenceli kıpır kıpır bir kız. Bir reklam şirketinde grafiker olarak çalışıyor. O’na sinemada şarap ikram eden sevgilisi ise Macar asıllı bir Amerikalı, 3 yıldır beraberler. Çok güzel bir ilişkileri var. Aynı mahallede ama ayrı evlerde oturuyorlar. Birbirlerine karşı olan sevgileri hiç azalmıyor her geçen gün artıyor. Hergün buluşmak zorunda değiller. Her şeyi birlikte yapmak zorunda da değiller. Ortak arkadaşları olduğu gibi farklı arkadaşlara da sahipler. Ama sık sık görüşüyorlar. Birbirlerinin yardmına koşuyorlar. Birlikte seyahatlere çıkıyorlar. İmrendirici bir ilişki yaratmış bu iki genç insan.

Ancak Rosengela bir dertten muzdarip: Ailesinden, Özellikle de annesinden. Ailesi Brezilya’da yaşıyor. Kızcağaz ne zaman ülkesine telefon etse annesinin ilk söylediği şey, ”Ne oldu Rosangela! Ne zaman evleniyorsun?” oluyor. Rosengela bekar haliyle mutlu olduğunu, bu mutluluğunu evlenerek bozmaktan korktuğunu söylese de hiç bir şey farketmiyor. Annesi O’nun çocuk doğurmasını istiyor, ” Yaşın geçiyor kızım” diyor. Rosengela “anne ileride bir çocuk, belki bir kaç çocuk evlat edinirim, meraklanma” deyince, anne iyice çılgına dönüyor.

Rosangela’ya benim de aynı dertten muzdarip olduğumu itiraf ettim. Anneler galiba bekar çocuklarına biraz acıyor. Onların zavallı olduklarını ve ileride bir odanın içinde kimsesiz-yardımsız ölüp gideceklerini düşünüyorlar. Aslında bu günümüz koşullarıyla hiç bağdaşmayan bir eski çag korkusu.

Ailelerin anlamadıkları nokta ise şu: Sevgilisi olan bekarlar da sevgilisi olmayan bekarlar da kendilerine gayet güzel, mutlu, saygın ve onurlu bir hayat kurabiliyorlar. Gençler artık erken yaşlardan itibaren ekonomik bağımsızlıklarını kazanıyorlar. Yaşadıkları evlerdeki teknolojik imkanlar (bulaşık makinası, çamaşır makinası) ve hazır yiyecekler onların kendilerine yeter hale gelmesini kolaylaştırıyor. İşleri nedeniyle edindikleri sosyal güvenlik haklari ise bekarları, ileride hastalandiklarında ya da yaşlandıklarında başkalarının yardımına muhtaç olacak hale getirmiyor: Yani, ne dırdırlanarak yardım eden bir kocanın, ne suratını ekşiten bir gelinin, ne de yaptığını zorla yapan bir torunun yardımına tenezzul etmeyebilirler.

Anne babaların endişelerini besleyen diğer bir neden ise bekarlığın toplumdaki negatif imajıyla ilgili. Bekar kızlar sürekli erkek peşinde koşan, güvenilmez, kurnaz, tehlikeli, bekar erkekler ise elin karısına kızına göz diken, barda pavyonda,vaktini ve parasını çar çur eden seks manyakları olarak algılanıyor. Sadece bu da değil. Eger bir erkek evlenmiyorsa “bu çocukta bir sorun mu var, ne iş kardeşim” gibi kaba ve paranoyakça bir yargılamaya da tabii tutuluyorlar.

Bütün bunlar yine geçmişten gelen ve bugün hiç de doğruluğu olamayan bir eskicağ bekarlık miti (ya da imaji). Bekar evlat sahibi aileler, biraz da bu negatif imajin omuzlarına koyduğu yük nedeniyle çocuklarını bir an önce evlendirmek için seferber oluyor. Kendi yüklerini hafifletmek için gençlerin yasamını haksızca edite etmeye çalışıyorlar.

Bekarlar mı mutlu evliler mi gibi ahmakça bir kıyaslamaya gitmeyeceğim. Ancak günümüzde bekarların nüfusu hızla artmasına rağmen hala toplum içinde onlara üvey evlat muamelesi yapıldıği (bir çeşit ayrımcılık) önemli bir gerçek. Onlar sadece aileleri tarafından “evlen” baskısıyla taciz edilmiyorlar, beri yandan toplumda ikinci sınıf insan muamelesi de görüyorlar.

Peki bekarlar ne yapıyor? Bütün bunlara kulak mı tıkıyor, yoksa bir süre sonra toplum baskısı karşında pes mi ediyorlar. Her ikiside de değil. Onlar ne kulak tıkıyor ne de topluma boyun eğiyorlar. Amerikalı bekarlar seslerini yükseltip yeter artık diyorlar. Örneğin unmarriedamerica.org adlı internet sitesi onların seslerini dile getiren ve hukuki haklarının kazanılması için çaba gösteren bir internet sitesi.

Bugün Amerika’da 18 ve bu yaşın üzerindeki yetişkinlerin yüzde 41’i bekar. Yani toplam sayıları 90 milyon (bu rakkama kadın ve erkek dullar, bekar anneler, bekar babalar ve birlikte yaşayanlar da dahil) kadar.

Bekarların bugün uğruna savaştiğı asıl nokta ise toplum ve devlet katında yaşadıkları ayrımcılığı ortadan kaldırmak. Pek çok iş yerinde evlilere bekarlardan daha fazla sosyal haklar veriliyor. Maaş konusunda bile öyle. Eğer bekarsaniz daha düşük ücret teklif edilebiliyor. İşten atılmalarda ilk bekarlardan başlanıyor. Yine evli ve çocuklu olanlara vergiden indirim yapılıyor. Dolayısıyla bekarsaniz daha fazla vergi ödüyorsunuz.

Öte yandan bir başka savaşım ise beraber yaşayan nikahsız çiflerin evlilerle aynı hakları elde etmesi uğruna yaşanıyor. Bu konuda önemli bir ilerleme de sağlanmış durumda. Örneğin Kentucky Universitesi, çalıştırdığı elemanların, birlikte yaşadıkları sevgililerinin de üniversitesnin sunduğu saglık sigortası gibi haklardan yararlanmasına imkan tanıyor.

Bu tür olumlu gelişmeler, bekarlık kurumunun bir kültür olarak her geçen gün kendini biraz daha kabul ettirdiği anlamına geliyor. Artık kendi şarkıcılarını bile yaratıyorlar. Örneğin 83 doğumlu İngiliz şarkıcı Natasha Bedingfield, Amerika turunda bekarlar için “Single” adlı özel bir şarkı yaptı (şarkının klibini youtube’dan izleyebilirsiniz). Kendisi de bekar olan bu pop şarkcısı,sırf bekarların bekar oldukları için kendilerini daha iyi hissetmelerini istediğini ve bu nedenle bu şarkıyı yaptığını açıklamıştı. Yine tek başlarına ev almaya gücü yetmeyen ancak sevgili olmasalar dahi bir arkadaşlarıyla birlikte ev satın alan bekarların sayısı artıyor. Aynı şekilde şirketler artık bekarları daha ciddiye alıyor ve reklam kampanyalarını ona göre hazırlıyorlar. Siyaset alanında da aynı yönelim söz konusu. 2008 seçimleri için siyasi parti adaylarının yürürttükleri seçim kampanyalarında bekar seçmenlerin etkisini görmemek mümkün değil.

Öte yandan bekarlara kucak açan şehirler daha çok büyük şehirler. Örneğin Manhattan da ev sahipleri evli çocuklu çiflerdense bekar kiraciları tercih ediyorlar. Ayrıca büyük şehirde online buluşma-tanışma vaziyetleri daha kolay. Size karışan yok eden yok. Bütçeniz yetmezse kendiniz gibi bekar birini bulur birlikte ev tutar ve kirayi bölüşebilirsiniz (ben öyle yapıyorum ), gece yaşamı çok zengin ve çeşitli, Kendiniz gibi bekar arkadaşlar bulmak kolay. Şehirde oyalanacak bir sürü şey var: müzesinden-sinemasından tutun da farklı türde etkinliklere kadar.

Bu nedenlerle benim yaşadığım şehir, yani New York bekarlar için yaşanılacak en iyi şehir sıralamasında ikinci sırada. Birinci sırada San Francisco yer alıyor. Atlanta üçüncü Chicago ise dördüncü.

Son söz olarak diyorum ki bırakın bekarları
istedikleri kadar bekar kalsınlar.
Neticede herkesin hayatı sahibine ait.

1 Ocak 2008 Salı

TARAF GAZETESİ YAZARI HIDIR GEVİŞ YAZILARINDAN SEÇMELER: “Nereden geliyorsun?”… “Köpeğimi psikoloğa götürmüştüm de, oradan”

Büyük şehrin derdi tasası insanları olduğu gibi köpekleri de bunalıma sokuyor. New York da pek çok kimse depresyona giren köpeklerini uzman köpek psikologlarına götürüyorlar. Köpeklerin yaşadığı kaygı ve endişeyi hafifletmek için kullanılan en yeni ilaçlardan biri ise insanların da kullandığı Prozac.

Hıdır Geviş/New York

Televizyonda, MSNBC’nin çok sevdiğim anchorman’i Keith Olbermann’i izliyorum. Irak savaşı ile ilgili konuşuyor. Amerikan Başkanı George Bush’a karşı öyle sert şeyler söylüyor ki bir tek baba-avrat düz gitmediği kalıyor. “Mr. Bush ! O ülkeden derhal çıkmalısın. Orada insanlar senin yüzünden ölüyor. Herkesi terörize ettin. Senin saçma sapan politikalarina katlanmak zorunda değiliz. Sözde, Amerikalılar’ı korumak için Irak’a girdin ama terörü daha da artırdın, güvenliğimiz asıl şimdi tehlikede. Hiç bir şeyi çözemedin, aksine berbat ettin”

Kızgın spikeri izlerken bir yandan da kendi hayal alemimde çesitli kestirimlerde bulunmaya çalısıyorum. Bu adamdan bir tane de İstanbul televizyonlarında olsa ve bu şekilde konuşsa, başına neler gelirdi acaba?

Olbermann’in kışkırtıcı konuşmaları karşısında zaten bozuk olan asabım iyice bozuldu. O an, evimin duvarında Bush’un kocaman bir tablosu asılı olmuş olsa, eski bir Yeşilçam filminde olduğu gibi elimdeki viski kadehini (aslında elimde yarısı içilmis süt bardağı duruyor) hiddetle fırlatır ve tablonun camlarını şangırrr diye aşağı dökerdim. O kadar kinlenmiştim başkan Bush’a.

Psikolojimin bozuk olduğu şu günlerde, böyle sıkıntı verici programlar izlememeliyim. Zaten depresyondayım. Küçümsenecek bir depresyon da değil. Eskiden depresyona girince yataktan çıkmaz, uyur da uyurdum. Şimdi ise yatağa ne zaman girsem , debelen-dur, uyuyamıyorum. İmsomnia olsa gerek, durumum belki de çok ciddi.

Bugünlerde, şehirde psikolojisi bozuk olan sadece ben değilim. Arkadaşım Dan’in köpeği Maya da ciddi biçimde depresyonda. Fakat ikimiz arasında bir fark var: Ben psikoloğuma gitmeyi aksatıyorum. O ise hiç aksatmıyor. Maya psikoloğunu çok seviyor.

Dany ve Maya’yı en son bizim emlakçı Ali Aydın ile birlikte 8. cadde üzerinden Greenwich Village’e doğru inerken, Christopher sokağının oralarda görmüştüm. Maya biraz durgundu, normalde beni görür görmez yanaşır-oynaşır. Çok sıcakkanlı bir köpek. Ancak bu kez ilgisiz davrandı. Üstelik bayağı da kilo almış, şişman bir köpek olmuş. Ben yine her zamanki densizliğimle, “Maya böyle kilo aldığına göre depresyonda olmalı” dedim. Dany suratını ekşiterek ,beni “evet” diye yanıtladı. Zaten onlar da Maya’nın psokoloğundan dönüyorlarmış (Saatine de 250 dolar ödüyorlarmış, bu miktara telefonla danışmanlık hizmeti de dahil).

Aslına bakarsanız bu sonuca hiç şaşırmadım. Ben bu köpekle 1 yıl önce tanıştığımda nasıl olup da ruhsal olarak bu kadar sağlıklı kalmayı başardığına şaşırmıştım. Çünkü Dany hiç durmadan köpeğine emirler veriyor, O’nu o yana bu yana çekiştiriyor, azarlıyordu . Hani köpeğe insan gibi davranılmasına diyeceğim yok ama gaddar bir diktatörün eline düşmüş politik bir mahkum gibi davranılmasına itirazım var.

Zavallı Mayacık. Demek ki sahibinin bütün o psikolojik tacizlerine dayanamamış ve sonunda depresyona girmişti. Kader arkadaşım benim.

Köpek de psikoloğa götürülür mü demeyin. Bu ülkede yaklaşık 74.8 milyon ev köpeği (90 milyon da ev kedisi var) yaşıyor. Yani köpekler hayatın bir parçası. Ailler de köpek bakmayı tercih ediyor, Dany gibi bekarlar da… Bu insanlar köpeği sokağa salmıyor, evde onlarla birlikte yaşıyorlar. Ancak özellikle New Yok gibi büyük kentlerde nasıl insanlara çok dar yaşama alanları düşüyorsa bu durum köpekler içinde geçerli, Büyük kentin stresi, sahiplerin stresi, gürültü, kalabalık ve yüksek binalar köpekleri de bunaltıyor. Şehir köpekleri taşra köpekleri gibi özgürce kuyruk sallayıp hoplayıp-zıplayıp dolaşamıyorlar. Hal ve davranışlarına dikkat etmek zorundalar. Hepsinin boynunda bir ucu sahibinin elinde olan bir de tasma var. Onların hayatı, lüks içinde olup da yari açık ceza evinde yaşamak gibi bir şey. Bir elleri yağda bir elleri balda ama günlerinin çoğu dört duvar arasında geçiyor.

Modern yaşamın getirdiği bu yeni sorun, resmi yetkililer tarafından da kabul edilmis. Amerikan Veterinerler Birliği ilk kez 1993 yılında hayvan davranışlarını incelemenin veterinerlikten ayrı bir uzmanlık dalı olduğunu resmi olarak kabul etti. Ayrıca Devletin gida ve İlaçtan sorumlu birimi, psikolojik sorunları olan insanların iyileştirilmesi için kullanılan Clomicalm ve Anipryl gibi bazı ilaçların, köpeklerin ruhi promlerinin tedavisinde de kullanılmasını serbest bırakmıştı. Clomicalm ilacını 1999 yılında üretmeye başlayan Novartis fimasının, o yıl, hayvanlar için ürettiği depresyon ilaçlarından kazanmayı bekledikleri para yıllık 25 milyon dolardı. Yani piyasası öyle küçümsenecek bir piyasa değil. Sadece psikoloji ilaçları da değil her tür ilaç üretiliyor köpekler için . Günümüz rakkamlarına göre sadece kireçlenmenin yolaçtığı sorunlar için satılan köpek ağrı kesicileri (Pfizer’in ürettigi Rimadyl çok ünlü) yıllık 130 milyon dolarlık bir pazar.

Hatta bayaği namlı ve tartışmalı bir antidepresan ilaç olan Prozac’ın köpekler için özel bir versiyonu bile üretildi. Bunun bir farkı insanların kullandığından daha lezzetli bir tada sahip olmasi ve çiğnenerek alınabilmesi. Köpek Prozac’ın, köpeklerde çok görülen bir sorun olan Separation anxiety disorder (birinden yada bir yerden ayrılmaktan doğan derin kaygı ya da bir çeşit depresyon) konusunda köpeklere çok yardımcı olduğu iddia ediliyor.

Kuaförüydü, mamasıydı, bakıcısıydı, gezdirmesi-tozdurmasıydı, sağlık kontrollleriydi derken New Yorklular için köpek bakmak hem para hem zaman acızından çok külfetli. Şimdi bütün bu masraflara bir de psikoloğa verilen ücet eklenmis oldu. Allah yardımcıları olsun.

Bu yazı Okan Arpaç'ın Dia'sına adanmıştır.

#navbar-iframe { height: 0px; }