2 Şubat 2013 Cumartesi
Bürokraside neden Hristiyan yok!
Posted by
Unknown
at
23:01
0
comments
Haftanın yurttaş gazetecileri
Ayşegül Yönet-grafiker: Amerika'nın kaliforniya eyaletindeki Slikon vadisinde yaşayan Ayşegül Yönet, animasyonlarını yaptığı the faith in Big house adlı filmi Taraf gazetesindeki halka açık Pop-up köşesinde değerlendirdi.
Süleyman Günay-Öğrenci: Yeni Zellanda'nın Wellington kentinde yaşayan Günay, yaşadığı kente dair ilginç izlenimlerini Taraf gazetesindeki Pop-up adlı köşede paylaştı
Posted by
Unknown
at
22:54
0
comments
30 Ocak 2013 Çarşamba
Haftanın Yurttaş Gazetecileri
İnternet yatırımcısı Barış Şarer jamaika'ya yaptığı seyaha sırasındaki gözlemlerini POP-UP köşesinde paylaştı
Los Angeles'da yaşayan grafik sanatçısı Aram Bogosyan kentte en çok konuşulan meselelerden birini POP-UP'da paylaştı.
Avustralya'nın Sidney kentinde yaşayan grafik tasarım öğrencisi Yasemin Atasever, kentte düzenlenen Avustralya Günü'nü POP-Up köşesi okurlarıyla paylaştı.
Posted by
Unknown
at
00:01
0
comments
29 Ocak 2013 Salı
2011 yılında yapılmış bir röportaj: Dünya medyasındaki 'yurttaş gazeteciliği', Türk medyasına henüz taşınamadı
Aşağıdaki röportaj 7 Nisan 2011'de Zaman gazetesinde yayımlandı...
Büyük ilgi gören röportajların ilk ayağını Mısır olaylarında gerçekleştiren Hıdır Geviş, yaptıklarını şöyle anlatıyor: "Mısır'daki isyanın başlamasında Twitter önemli bir etkiye sahipti. Ben de o etkiyi kendi takipçilerime yansıtabilirdim. Mısır'a giden gazeteci arkadaşım Akın Emre'yle iletişim kurarak, bir röportaj gerçekleştirdim. Orada yaşananları sıcağı sıcağına öğrendik. Büyük de ilgi gördü. Libya isyanında, bir çölün ortasında, bir petrol istasyonunda mahsur kalan genç bir mühendisle röportaj yaptım. Japonya'daki deprem ve nükleer sızıntıyla ilgili, görüştüğümüz bir Türk'ten çok önemli bilgiler elde ettik. Bu arkadaşımız, daha sonra televizyon kanallarına da konuk oldu. Zaman muhabiri Büşra Erdal'la, Balyoz davasını izlerken yaptığımız canlı röportajda çok enteresan bilgiler ortaya çıktı. Özellikle internet medyası bu bilgileri geniş biçimde kullandı."
Türkiye'deki medyanın 'yurttaş gazeteciliği'ni kullanmada çok yetersiz kaldığını belirten genç gazeteci, dünyadaki haber ajanslarının bu konuda büyük yol aldığını şöyle anlatıyor: "CNN'nin sadece bunun için 'iReports' diye bir birimi var. Burada insanlar videoları, bilgileri paylaşabiliyor. CNN bu sistemi kurduktan sonra, sıcak haberleri hep bu sistemi kullanarak yaptı. Bu sistemdeki videoları, fotoğrafları, bilgileri kullandı. Associated Press (AP) de 'www.demotix.com' adlı bir site kurdu. Bu sitede de, dünyanın her yer yerinden akan fotoğraflar, videolar paylaşılıyor. AP, buradan yararlanıyor. Yahoo da benzeri bir şekilde 'Contributor Network' isimli bir sistem kurdu. Üstelik yapılan haberlerin tıklanma sayısına göre insanlara para da veriyor. Rusya haber ajansı 'Ria Novosti' de aynı sistemle, yurttaş gazeteciliğini kullanıyor. Habercilik anlamında rakiplerinizin önüne geçmek istiyorsanız, artık yurttaş gazeteciliğini kullanmak zorundasınız. Ancak Türk medyasında buna yönelik atılan adımlar oldukça yetersiz!"
Hıdır Geviş; sosyal ağları, özelinde ise Twitter'ı Türkiye'deki reklamcıların da keşfetme zamanının geldiği kanısında. Ona göre, firmalar artık "Klasik bakış açılarını bir kenara bırakıp, sosyal medyada bir ürünü nasıl tanıtabiliriz diye düşünmeli." Geviş, 'yurttaş gazeteciliği'nin Türkiye'deki sosyal ağlarda ilk temsilcisi olmakla kalmayıp, 'Bali Müzayede' isimli şirketi sponsoru yapmayı da başardı. Geviş, teklifin bizzat firma tarafından yapıldığını söylüyor. Firmanın, takipçi sayısı 10 binin üzerinde olan Geviş'in yaptığı röportaj ve haberlerin etkisinin 'retweet' yani paylaşımlarla yüz binlere ulaştığını fark etmesi zor olmamış. Hıdır Geviş, öncülüğünü yaptığı, 'sosyal ağda yurttaş gazeteciliği'ni Mayıs ayında, Medya Derneği aracılığıyla, meslektaşlarıyla da paylaşacak.
Posted by
Unknown
at
07:41
0
comments
27 Ocak 2013 Pazar
Haftanın Yurttaş gazetecileri
Niyazi Erdoğan-Moda Tasarımcısı
Ümit Ilgın Yiğit-Sanatçı
Funda Caro-Eğitmen
Posted by
Unknown
at
01:46
0
comments
Bu köşeyi halka açtım, artık sizindir
Hıdır GEVİŞ/Taraf GAZETESİ
- 27.01.2013
Geçenlerde radyocu arkadaşımEsin Anvari ile konuşuyorduk, çeviri haberlerin ne kadar itici olduğuna dair... İtici, çünkü kullanılan dil çok soğuk bir... İkincisi Batılıların bakış açısıyla yazılmış haberler... Bu da hiç hoş değil, biz neden dış dünyayı başkalarının bakış açısıyla tanımaya çalışalım ki... E peki başka toplumları kendi bakış açımızla tanımanın bir yolu yok mu... Var ama bu iş için medya patronlarının ciddi yatırımlar yapması gerekiyor. Bu da zor, Türkiye medyası da dış haberciliğe pek önem vermiyor.
Peki, ne olacak şimdi, oturup saçımızı başımızı mı yolacağız, ben yolmam, her teli çok kıymetli. Bu nedenle konuya ilişkin bir çıkış yolu buldum... Öyle bir çıkış yolu ki geleceğin gazeteciliği bunun üzerine temellenecek.
Her şeyi başından anlatayım. Dünyanın 200 farklı kentinde yaşayan Türkiyelilerden oluşan bir ilişki ağım var. Bu ağı giderek geliştiriyorum. Twitter’da gazeteciler kendi aralarında diyaloglaşıp şöhretlerini cilalarken, ben hiç tanımadığım ama gözüme kestirdiğim ilginç insanları takip edip, onlarla iletişim kuruyorum... Böyle böyle ciddi miktarda bir ilişki bankası oluşturdum. Bu bankayı a haber kanalındaki “Benim Adım Hıdır” adlı programımda değerlendirmeye çalıştım. Beni aşan nedenlerden ötürü çok da istediğim gibi olmadı, ancak çok yenilikçi- devrimci bir yayıncılık akımı başlattık orada. Farklı dünya kentlerine bağlanıp o kentlerin gündemini bizzat orada yaşayan Türkiyelilerden alıyordum. Bir programda altı dünya kentiyle görüntülü- canlı bağlantılar kurabiliyor ve özgün içerik üretebiliyorduk. Habire bildik kellerin ekranla çıkıp vıdı vıdı konuştuğu bir dönemde, biz farklı yüzleri farklı bakış açılarını ekrana taşıyarak Yurttaş Gazeteciliği’ni hayata geçirdik.
Şimdi benzer şeyi bu köşede de yapacağım. Yani burada her zaman her konuda yüksek görüşlerini beyan eden Sayın Hıdır Geviş vıdı vıdı bişiyler yazmayacak. Sizler dünyanın farklı kentlerinden grafiklerinizle, karikatürlerinizle, fotoğraflarınızla, haberlerinizle ve aklınıza başka ne geliyorsa onunla buraya konuk olabilirsiniz. Tanımadığım okurlarla skype üzerinden bir ön görüşme yaptıktan sonra ürününü kullanacağım, güvenilirlik açısından...
İyi ediyorum değil mi... Mezara mı götürücem bu koca köşeyi, siz de yazın ben de yazayım
Kahireli kadınların şoförlüğü...
Funda Caro (Kahire)-
Kahire’ye geldiğinizde ilk gözlemleyeceğiniz farklılıklardan biri, trafikte araç kullanan kadınların İstanbul’dakinden daha fazla olması. Bu duruma nasıl bir açıklama lazım bilemiyorum: Türkiye’den yaklaşık yedi kat daha ucuz olan benzin fiyatlarıyla mı... Mısırlı kadınların daha iktidar sahibi olduklarıyla mı... Yoksa erkeklerin toleranslı oluşlarıyla mı... En nihayetinde kadınların da etkisiyle trafikte şiddet eğilimi bizden çok daha az. Bu iyi işte. Kaza bile olsa, “haydi yola devam, canımız sağ olsun” eğilimi hayli yaygın.
Akşam yemeği gece 23:00’te yeniyor
Mısır’da, bizdeki gibi bir kahvaltı alışkanlığı yok... Sabah saat 10:00 gibi sandviç yenir. Fool (dürüm arası bakla) ve felafeliyi (bakla köftesi) günün her saati tüketiyorlar... İşyerlerinde öğle arası kavramı yoktur. Saat 12:30’da ya da 13:00’te bir randevunuz olabilir. Genelde mesainin 09:00-16:00 arasında olduğu ülkede öğle yemeğini saat 17-18:00 civarında yerler. Eve dönüş saatine göre akşam ya da gece yemeği saatini siz belirleyin. 23:00 iyi mi? Yok eğer Ramazan ayındaysanız saat 02:00’de, sahurda da buluşulabilir. Nasıl olsa ertesi gün mesai sadece 10:00-13:00 arasında, sorun yok!
Liberaller sokakta, İslami kesim evde
Geçen yıl 25 ocakta, hep birlikte devrimin birinci yılını kutlayan Mısır halkı, bu yıl bölünmüş durumda. Tahrir Meydanı ile son dönem gösterilerinin merkezi olan İttihadiye’de (Başkanlık Sarayı civarı) genelde liberaller, solcular ve Hıristiyanlar gösteriler yaparken, İslami kesim bu yıl sokakları televizyondan izlemekle meşgul... Al Ahly isimli ülkenin en büyük futbol takımının taraftarları önceki gün metroyu durdurdular... Göstericiler, devrimin vaat ettiği adalet, özgürlük, demokrasi gibi kavramların içinin boşaldığını düşünüyorlar... Ancak eğrisiyle doğrusuyla, en azından kendilerini daha rahat ifade edebilme özgürlüğüne sahip olduklarının da farkındalar... Tabii kolay değil, yetmiş yıllık tek renk elbiseyi değiştirip renkli demokrasi elbisesini dikmeye, giymeye çalışmak...
Gattaca filminden ilham alan Dior
Niyazi Erdoğan (Paris)-
Who’s Next Paris fuarı katılımı sırasında, Paris Erkek Moda Haftasını inceleyen Moda Tasarımcısı Niyazi Erdoğan, koleksiyonları bizim için değerlendirdi.
• Paris erkek moda haftasının en beğendiğim beş tasarımcısı söyle sıralayabilirim: 3.1 Philip Lim, Ami, Dior Homme, Dries Van Noten, Givenchy.
• 3.1 Phillip Lim’in koleksiyonu Harley-Davidson’uyla seyahate çıkan bir erkeğin serüveninden esinlenmiş.
• Ami’nin koleksiyonu ise tam bir Parizyen erkeği anlatıyor. Şehir ve ışık ana teması ve Paris sokaklarında genç, modern bir işadamı görüntüsü hâkim.
• Dior Homme’un koleksiyonu ise Gattaca (1977) filminden ilham alıyor. Fütüristik detay ve malzeme kullanımı ön planda. Filmi izlemediyseniz mutlaka izleyin.
• Driez van Noten dünya gezgini bir bohemi anlatıyor koleksiyonunda. Siluetler bir sabah kalkmış ve üzerine ne varsa giymiş kadar rahat.
• Givenchy ise modern şehirli tavrından hiç taviz vermemiş. Deri detaylar ve dijital baskılar dikkat çekiyor. Baskıların içerikleri ise din ve Robert Mapplethorpe.
Ümit Ilgın Yiğit- İstanbul
Performans ve resimleri ile tanınan sanatçı aktivist sanatçı Ümit Ilgın’ın Dubrovnik adlı fotoğraf çalışması. Ilgın, son dönemde fotoğraflarıyla gençlerin ilgisini çekiyor. Dünya sanat ortamındaguarillartist mahlas ismiyle tanınıyor.
hidirgevis@yahoo.com twitter.com/hidirgevis
Posted by
Unknown
at
01:12
0
comments
24 Ocak 2013 Perşembe
Yurttaş gazeteci
Eski solun fırınında pişirilmiş “aydın misyonu” diye bir kavramı vardı. Bu kavram, çok çabuk yaygınlık kazanmış, kitleselleşmişti. Misyonun yükü ağırdı, eli kalem tutup bir şeyler yazan herkes, ülkenin bütün derdini yükünü çekmekle görevli bir sünger gibi algılanıyordu. Entelektüel üretimde bulunanlar, sanki her olaya tavır koymakla görevli bir insan hakları bekçisi, bir çeşit aktivist olmalıymış gibi... Toplumun, aydınlardan böyle bir misyon beklentisi var ama, ülke de öyle bir ülke ki kardeşim, hangi birini, neyin hakkını savunacaksın: 80’leri düşünün, insan hakları ihlalleri dizkapağını geçmiş...
90’lara gelindiğinde, bazı aydınlar, usul usul, ay bu misyondan fenalık geldi demeye başladılar. Ne yapsınlar, kolay değil, misyonu yerine getireyim derken, hapse girdiler, çıktılar, o kayıp yıllarda işlerini düzenlerini kaybettiler, çoluk çocuklarıyla, ana babalarıyla araları bozuldu, belli bir yaştan sonra kendilerini toparlamaları, geçinmeleri, geçinecek yeni bir meslek edinmeleri kolay olmadı... Oysa bir baktılar ki onlar dışında herkesin hayatı, iyi kötü rayına oturmuş, gidiyor. Yani öyle veya böyle herkesin keyfi gıcır ve olan aydınlara, siyaset yapan öğrencilere olmuş. Bu durumda o aydınların düştüğü psikolojiyi bir tahmin etmeye çalışın bakalım. Son seferini yapan, kaçırılmış bir hayat treninin ardında kalan yolcular gibiydiler... O nedenle 90 sonrası aydınlar, artık misyon kavramını omuzlarına yükleyerek, peşin peşin kendilerini görevlendirmek, halk muhafızlığını üstlenmek, halkla görünmez bir sözleşme yapmak istemiyorlardı: Bu nedenle kitlelere dönüp, ne istersem onu yaparım, ister kabul et ister etme, tutumuna girdiler.
Şimdi de gazetecilere böyle bir misyon biçiliyor. Halk siyasetçilerden değil, gazetecilerden Türkiye’yi kurtarmasını, düzeltmesini, bütün karanlıkları aydınlığa çıkarmalarını bekliyor... Gazeteciler cesur ve fedakâr olsun, kendilerini ateşe atsın yani adeta bir aktivist gibi, bir siyasetçi gibi davransınlar isteniyor. Tamam, gazetecilik mesleğinin özünde bu nüanslar var ama bu kadar da olmamalı. Burası rayına oturmamış bir ülke ve her şey fena hâlde riskli. Sonuçta gazetecilik de bir meslek ve insanlar buradan kazandıklarıyla kira ödeyecekler, çocuklarının cebine harçlık koyacaklar, vesaire vesaire...
Şimdiiiii... Gazetecilerden kahramanlık yapmalarını bekleyenlere sesleniyorum... Yok öyle yağma... Siz kenarda durun, gazeteciye de intihar bombacısı rolünü verin... Buyurun, siz de elinizi taşın altına koyun... Evet, yapabilirsiniz çünkü yeni bir çağdayız ve bu çağ, hangi meslek dalında olursanız olun, siz vatandaşlara da gazeteci olma fırsatı veriyor.
Bu çağ dediğim şu: Günümüzde çoğu insanın telefonunda internet erişimi var. Sokakta, etrafta, işyerinde rastladığınız ilginç gelişmelerin fotoğrafını, videosunu çekip, iki satır bilgisini de ekler, kendi blogunuzda, o yoksa Twitter veya Facebook’ta, olmadı YouTube’da , daha da olmadı e-mail listenizdeki arkadaşlarınıza yollarsınız. Değerli ve ilginç bir bilgiyse, domino etkisiyle, dalga dalga yayılır ve milyonlarca insana ulaşır. Bu bilgiyi paylaşarak farkındalık yaratır ve böylece topluma sosyal bir fayda sağlamış olursunuz. Demokrasi denen şey, bireylerin bu şekilde etkinlik ve gücünü arttırmasıyla kalkınır.
Hem sabah akşam, büyük medya şirketlerinden, sansürden, otosansürden şikâyet etmiyor musunuz. Alın size fırsat. Bugün internet üzerinden beş kuruş harcamadan, varolan sistemlerle, kendi bireysel radyonuzu, televizyonunuzu kurabilir, kendi alternatif medyanızı yaratabilirsiniz. Sizin gibilerle ortaklık kurup kooperatif bir medya şirketi bile kurabilirsiniz.
Bu konuda benim içim rahat olduğu için size de rahat rahat saydırıyorum... İki sene boyunca, sosyal medya üzerinde yurttaş gazeteciliği yaptım. Beş kuruş kazanmadan, sadece alternatif yollardan habercilik yapmanın mümkün olduğunu, kendime ve başkalarına gösterebilmek için... Şimdi ise Bahçeşehir Üniversitesi bir yurttaş gazeteciliği programı açtı. 23 şubatta eğitim başlıyor. Oraya gelirseniz, yurttaş gazeteciliğinin detayları, yeni medyayı kullanma yöntemleri ve sosyal medya konusunda farklı bir dünyaya kapı aralarsınız.
hidirgevis@yahoo.com twitter.com/hidirgevis
Posted by
Unknown
at
22:07
0
comments
22 Ocak 2013 Salı
Evinize dekorasyon önerisi
Sanat eserleri insan hayatına gerçekten yeni boyutlar katıyor. OK anladık... Resim sanatını alıp evimizin duvarına asarak bu boyutu evimize taşıyabiliyoruz değil mi... Heykelleri de öyle... Peki o bienallerde rastladığımız enstalasyon çalışmalarını ve Daniel Arsham’ın şu resimde gördüğünüz türde çalışmasını evimize nasıl taşıyacağız? Cevabı veremiycem... Çok yorgunum.
Posted by
Unknown
at
23:16
0
comments
Medyanın Beatles’ı
Türkiye’de 1990’dan 2000’e uzanan siyaset koridoru adeta lunaparktaki korku tüneli gibiydi, o döneme ilişkin hatırladığım pek çok şey hâlâ midemi kaldırır. Ancak bu 10 yıllık aralık, benim gibi 68 doğumlular için önemli bir dönüşüm süreciydi. Kemalizm, sosyalizm, sosyal demokrasi ve yeşil hareket kavramlarının kafamda dans ettiği, birbirinin yerine geçtiği bir dönemdi. İşte bu dönemde ürettikleriyle beni etkileyen, geçmişten getirdiğim pek çok inanç şablonunu yıkmama yardımcı olan, farklı düşünmemi sağlayan isimler vardı. Bunlar daha çok gazetecilik akademi ve edebiyat kökenli yazarlardı: Mehmet Ali Birand, Murat Belge, Ahmet Altan, Mehmet Altan, Cengiz Çandar, Hasan Cemal, Ali Bayramoğlu, Enis Batur, İskender Savaşır, Ahmet Oktay. Yazılarıyla değilse de yayın yönetmenliği yaptığı yayınlarla Tuğrul Eryılmaz. Hatta Abdurrahman Dilipak bile. Dindar cenahtan Nehir Yayınları’nın kitapları, Dergâh Dergisi yazarları... Bu nedenle bu isimler biraz benim yetişme dönemimin dört üyeli değil ama çok üyeli Beatles’ıydı, isterseniz siz aralarından dört isim seçip kendi Beatles’ınızı çıkarabilirsiniz...
Beatles manyaklığı, 1963-66 arası baskınlaşmıştı. Sonra John Lennon’un tek başına yaptığı “barışa bir şans ver” gibi şarkılarla daha ileriye gitti... Dipten gelen yeni bir kültürel ve politik dalganın kitleselleştiği yıllardı. Farkındalık duygusunun güçlendiği, giyimden saç tıraşına kadar her türlü kişisel hak ve özgürlüklerin talep edildiği bir dönem... Savaş karşıtlığı, pasifizm, ekolojik sorunlar, gay hakları gibi kavramlarla bu dönemde tanıştı Batı dünyası. Popüler değerlerin sorgulanmaya başladığı bütün bu sürece önderlik eden sembollerden biriydi dört Livepoollu gençten oluşan Beatles müzik grubu.
Aralarında Birand’ın da yer aldığı yukarıda saydığım isimler ise 90’lı yıllarda Türkiye’yi yepyeni kavramlarla tanıştırmışlardı. Yerleşik siyasi değerlerin sorgulanmasını ve böylece Türkiye’nin nefes yollarının açılmasını sağladılar. Mayınlı tarlaya ilk onlar girdiler, yaralandılar... Ama sağolsunlar, gerçekten sağolsunlar...
Posted by
Unknown
at
23:13
0
comments
Araştırmacı gazetecilik nasıl oldu da öldü
Paris suikastı ile ilgili bilgiler Fransa’dan akmaya devam ediyor... Sorumlular, failler, yakalananlar... Detayları benden iyi takip ediyorsunuzdur, tekrara düşmeyeyim... Benim rahatsızlığım bu bilgilerin hepsinin kafada yeni soru işaretleri doğuruyor olması... Bilgiler resmî kaynaklardan aktığı için güvenilirliği ister istemez kuşku uyandırıyor... Ya bu bilgiler gerçeğin üzerini örtmek ve kurmaca bir gerçek yaratmak içinse... Öyle ya, derinlerde neler oluyor bilmiyoruz ve biliyoruz ki bütün siyasi cinayetler resmî kurumların içindeki karanlık tünellerden geçiyor.
Bir vatandaş olarak kuşkularımızın üzerine gidecek, bizi aydınlatacak, rahatlatacak, puzzle’daki kayıp parçaları bulacak, bulanık parçaları netleştirecek, olaylar ve kişiler arasında ikna edici bir ilişki haritası çıkaracak bir müessese var aslında. O müessese araştırmacı gazetecilik. Ancak araştırmacı gazetecilik kaldı mı ki... Galiba kalmadı... Türkiye’yi yakından ilgilendiren böyle bir olayda, sadece bu olayı araştırmak ve haber yapmakla görevlendirilmiş muhabirler kaç tane? Ama haber televizyonlarının isimlerini sayın desem, say say bitiremezsiniz değil mi...
Araştırmacı gazetecilik dünyada ölüyor bizde ise öldü galiba... Suriye’deki iç savaşın en yoğun döneminde ve durum Türkiye ile bu kadar ilişkilendirilmişken, kimse oraya bir muhabir göndermedi. Ne zamanki Twitter’da kendisiyle yaptığım röportajda Amberin Zaman, “Neden ben dâhil, Suriye’deki iç savaşı izleyen bir gazeteci yok” diye sordu ve bu söz, sosyal medyada yayıldı, medyada da hemen bir hareketlenme oldu... Suriye’ye muhabirler gönderildi. Ama gidenler de sanki kafalarındaki sabit fikrin sağlamasını yapmaya gitmiş gibiydiler. Oraya giden gazeteciler farklı düşünerek geri dönmedi, çünkü farklı kesimlerle görüşmediler, bir tarafın verdiği enformasyonla donanıp geri döndüler.
Dünyada da bu konuda durum çok vahim. Amerikan CNN kanalı araştırmacı gazetecilik departmanını feshetti. Nedeni basit, çok masraflı olması. E nasıl olsa internet üzerinden bedava olan Skype’la sağa sola görüntülü bağlantı yapabiliyorsunuz diye. İyi de Skype bağlantısının yeri ayrı, araştırmacı muhabirin yeri ayrı... Neyse... CNN’deki departmanın önemli muhabirlerinden biri Kaj Larsen’di, işinden oldu. Güney Amerika’da uyuşturucu tacirlerinin açtığı tünellerden geçip sağ çıkmıştı... Mogadişu cehennemine girmiş ilk Batılı gazeteciydi. Kaj şimdi ne yapıyor biliyor musunuz? HBO kanalındaki “The Newsroom” adlı dizide danışmanlık yapıyor. Gerçek hayatta araştırmacı gazetecilik yapamıyor ama dizide araştırmacı gazetecilikle ilgili haber konularını belirliyor. Daha neler görücez Allah’ım, sen büyüksün...
Posted by
Unknown
at
23:11
0
comments
20 Ocak 2013 Pazar
Siz ayrıcalıklılar, Birand’la aramıza girmeseniz...
Taraf gazetesindeki POP-UP başlıklı köşemde 20.01.2013 tarihinde yayımlanan yazı
Manhattan’da dapdaracık bir stüdyoda oturan arkadaşım Edward’ın, geniş bir arka bahçesi vardı. Orada verdiği partilerden biriydi. Su gibi içilen şarapların etkisiyle ruhlar grileşti. Aaa... bi baktım herkes 11 Eylül anılarını anlatmaya başlamış. Konuşulanlar içindeki şu veri ilginçti: New Yorklular İkiz Kuleler’e yapılan saldırının ardından, ketumluklarını bir kenara bırakmış, birbirlerine karşı daha sıcak, samimi, yardımsever ve merhametli davranmaya başlamışlar; sanki aynı evde oturan bir ailenin fertleri gibi... Aa dedim, İstanbul depreminin ardından da aynı şey oldu. Aa dediler; bir süre sonra, New Yorklular eski NewYokluluğuna geri döndüler. Aa dedim; İstanbullular da öyle.
Böyle işte, herkesin hayatını etkileyecek ortak tehditler, toplumun birbiriyle daha fazla kenetlenmesini sağlar. Aralarında soğuk bir Berlin Duvarı gibi uzanan egolarından, komplekslerinden, kaprislerinden ve güvensizliklerinden eser kalmaz. Ta ki o tehdidin etkisi geçene ya da unutulana kadar. Sonra herkes yine eski hâline döner. Bu psikoloji geniş kalabalıklar tarafından benimsenmiş, ikonlaşmış insanların ölümü sonrasında da yaşanır. Gidenin geride bıraktığı ruh, insanları biraraya getirir, ketumluklarını bir süreliğine üzerlerinden atarlar. Nitekim Mehmet Ali Birand’ın ölümünden sonra da öyle oldu. O birbiriyle didişmek, birbirine bağırmak, alay etmek, birbirine geçirmek, birbirinde kusur aramak ve o kusurları kullanarak karşı tarafı incitmek için 10 takla atabilecek gazeteciler, bir anda biraraya gelip, gidenle ilgili ciğer paralayan laflar ettiler. Herkes normale döndü çünkü. Negatif hırslarının tekeri altında ezdikleri insaniyetleri canlandı. Şimdi Birand’ı keşfediyorlar; muhabirmiş, iyi insanmış yardımsevermiş, insanların önünü açmış, adam yetiştirmiş, hepsi doğru ama...
Keşke yaşarken de bu iyi özelliklerini Birand’ın yüzüne vurabilseydiniz. O’nun için ne hoş olurdu, kendisine biraz mutluluk vermiş olurdunuz. Ama gazetecilik sadece kötülüğün yüze vurulması olarak algılandığı için, övgüde cimri (övgü derken samimi ve gerekçesi sağlam övgü), sövgüde ise cömert bir meslek grubuyuz biz. Övmekten neden bu kadar korkulur bilmiyorum, küçülürüz, karşı taraf yüzümüzü kara çıkarır diye mi... Hâlbuki çıkarsın yani ne olacak... Ama olmuyor, bizim gazetecilerin 140 karakterlik tweetleri bile o kadar kıymetli ki... Sanki her biri NASDAQ’da işlem görüyor mübarek. Tweetlerinin içinde bir başkasının ismini, reklamını yapmayayım diye geçirmekten imtina edecek kadar övgü ve destek cimrisiler...
Cemil Barlas hoş bir tweet yazmıştı: “Birisi öldüğünde rekabet bittiği için sevgi çıkıyor.. Keşke yaşarken kıymet billinse...” Aynen de öyle. Son sözüm, Birand’ı kişisel olarak tanıyan siz ayrıcalıklı gazetecilere! Ölümünün hemen ardından televizyonlara çıkıp derin acılarınızı toplumla paylaşmak, anılarınızı tek tek anlatmak zorunda mısınız. Biraz geri çekilemez ve üzüntünüzün şiddeti dağıldıktan sonra ortaya çıkamaz mıydınız. Hem böylece, biz onu gerçekten seven okur ve izleyicileri, Birand’ın hâlâ ısısını koruyan ruhuyla başbaşa kalmış oluruz.
Nazlı Ilıcak’a açık mektup
Gazetecilerin tuhaf gelenekleri çok. Bunlardan biri de tepelerini attıran siyasetçiye oturup mektup döşenmek. Okur aradan çekilip bir kenara fırlatılıyor ve doğrudan sevgiliye yazar gibi o siyasetçiye yazılıyor mektup. Bunun adı da açık mektup oluyor. Hep özenmişimdir. İzninizle bu köşedeki hakkımı tepe tepe kullanmak ve bir açık mektup da ben yazmak istiyorum. Allah’ım, bana bu günleri de gösterdin ya, çok mutluyum. Bu arada sizi aradan çekip bir kenara fırlatırken, umarım bir yeriniz incinmez.
Açık mektubumu gazeteci bir meslektaşıma yazmak istiyorum. Fikirsel olarak yüzde şu kadar uyuştuğumuz yüzde bu kadar uyuşmadığımız için değil, sözkonusu gazetecinin kendi özgün ruhu nedeniyle...
Kendisi bir kadın olarak, erkek köşe yazarları arasında dimdik var olabilmiş... İdeolojik kalıplara bağımlılığını en aza indirdiği için de özgürce fikir yürütebiliyor... Tartışma kabiliyetiyle, en güçlü rakibini dahi kolaylıkla sırtüstü yere serebilir... Hem zeki, hem birikimli, hem başarılı, hem ünlü, hem zengin ve hem de kadın olduğu için kaderi biraz Yoko Ono’ya benziyor; erkekler onu pek sevmiyor, biraz yalnız... Kendine özen gösteriyor, estetikten yardım almakta hiçbir sakınca görmüyor, ilerleyen yaşına rağmen alımlı, her zaman podyumda yürüyormuş gibi serin ve şık, sesi tok ve romantik bir titreşime sahip.
Aslında bu mektubun yeraldığı şu sayfada kenar süsleri de olsa ne iyi olurdu. Satır aralarına da güzel kokulu mum resimleri isterdim, sayfanın rengi de bu kadar beyaz olmamalı, biraz loş olmalı. Evet, sanırım şimdi açık mektubumu yazmaya hazırım, başlıyorum. Sevgili Nazlı Hanım... Yok, hayır, yapamıycam. Galiba henüz hazır değilim. Başka bir sefere belki...
Murat Boz mu Kim Junsu mu
Geçenlerde Murat Boz’un Geri Dönüş Olsa şarkısının remix’ine çektiği klipini izledim... Güzel şarkı ancak ben yine hayal kırıklığına uğradım. Murat habire kolunu, başını, vücudunu rastgele sallayıp duruyor. Hani düğün salonlarında içkinin tesiriyle piste çıkıp dans ediyorum derken kendini sallayan çekingen insanlar vardır ya, öyle...
Türkiyeli popçular dans etmeyi bir türlü öğrenemedi, dans dersine para harcamak mı istemiyorlar, bilemiyorum artık. Son zamanlarda Koreli popçulara sardım. Popçu diyorsam müzikleri Hip Hop’tan R&B’a kadar her şeyi içeren bir salata tabağı. Ancak çok başarılılar. Kim Junsu var mesela. Tarantallegra şarkısına çektiği klipi izleyin. Dans, koreografi, mizansen ve dekorlardaki estetik seviye ile çekimlerdeki ustalık insanı hayran bırakıyor. Kore pop müzik sektöründe, Junsu gibi pek çok isim ve grup var. Video kalitesi, modanın sınırlarını zorlayan inanılmaz yaratıcı kıyafet ve kostümler dikkate alındığında, Amerikan müzik endüstrisinden çok çok ileride ve daha yaratıcılar. Gençlerden oluşan girls generation, sistar, B:A:P, SHINee EXO ve Bingbang dikkatimi çeken gruplar. Bingbang'in fantastic baby kliplerini izleyin, ne demek istediğimi anlayacaksınız.
hidirgevis@yahoo.com twitter.com/hidirgevis
Posted by
Unknown
at
00:44
0
comments
23 Kasım 2012 Cuma
Müslümanların namusu
Geçtiğimiz Ekim ayında Amerika’nın önemli yayın kuruluşları biraraya gelip, Suudi Arabistan ile ilgili bir bildiri yayınladılar. Bildiriye imza atanlar arasında Random House, Time Warner ve Amazon’un üst düzey yöneticileri de vardı. Bildiride, Suudi Arabistan’da, çocuklara okutulan ders kitaplarının içeriği kamuoyuna şikayet ediliyordu. Kitaplarda, dini azınlıklar ve inançsızlara karşı derin bir hoşgörüsüzlük ve nefret tohumu ekildiği vurgulanıyordu. Dolayısıyla artık bu eğitim politikasına son verilmesi isteniyordu. Daha 9. sınıfdaki Suudi öğrenciye okulda şöyle satırlar okutuluyordu: ‘Yahudiler ve Hristiyanlar inananların düşmanıdır’.
Aslına bakılırsa bu konu 2001’deki 11 Eylül saldırısından sonra pek çok defa Amerikalılar tarafından Suudi yetkililere bildirilmişti, sözler alınmış ama görünen o ki pek bir ilerleme sağlanamamıştı. Sorun bugünlere kadar sarktı. Arabistan eğitimine sızan bu sistematik nefretin bırakın diğer Arap devletlerini, bizim gibi laik toplumlarda bile nasıl kök saldığını son Gazze krizinde gördük. Sosyal medyada, İsrail develetinin şiddetini, onların dinleriyle yani Yahudilikleriyle gerekçelendiren tonlarca yorum yapıldı. Örneğin bir kanalın ana haber spikeri, bir şairden alıntı yaparak Twitter’da şunu yazdı: "Yahudiler mi dediniz, Onlar, yumurtalarını pişirmek için, dünyayı ateşe vermekten çekinmeyen lanetlilerdir"
Bu cephedeki nefret duygusu ve bu duygunun İsrail saflarındaki karşılığı, İsrail-Filistin çatışmasının 64 yıldır çözülememesinin en temel nedeni. Çünkü bir tür bulaşıcı hastalık haline gelen nefret ve düşmanlık duyguları, zihinleri kirletip gerçeklerle kurulan ilişkiyi çarpıtıyor… Sonuçta rasyonel davranamıyor, doğru hareket edemiyor, yaratıcı politikalar geliştirmiyorsunuz… Bu nedenle Ortadoğu’daki siyasal sorunlar, her türlü mantıklı çözüme açık siyasal bir sorun olmaktan çok, karmaşık bir psikolojik sorun haline geliyor. Demem o ki aslında Filistin-İsrail sorunu, elinden tutulup bir pikoloğa gösterilecek türde bir sorun.
Çözümün önündeki bir başka engel ise o topraklar dışında kalan bizim gibi Müslümanların bu işi bir namus davasına dönüştürürken, ortaya koydukları yanlış tutum nedeniyle güvensizliği köpürtmeleri. İkili sorunların çözümü güvenle başlar, akılcı diplomasiyle sıcaklığa kavuşur, masaya oturulur ve diyalogla devam eder. Ancak aradaki bazı güçler nedeniyle bu güven sağlanamıyor. Ne İran ne Katar ne S. Arabistan ne de diğer güçlü bölge ülkeleri İsrail’i bir devlet olarak tanımıyor zaten. Buna rağmen olaya müdahil oluyorlar; örneğin İran, İsrail’i tanımayan sertlik yanlısı Hamas’a Sudan ve Mısır üzerinden silah aktarıyor… Katar, İsrail’i tanıyan West Bank merkezli Filistin yönetimine deği, Hamas’ın kontolündeki Gazze’ye ekonomik yardım yapmayı planlıyor. Davudoğlu, Tunus Fas gibi ülkelerin dışişleri bakanlarıyla Gazze’ye giderek iyi bir iş gerçekleştiriyor, ancak bu sadece bir gövde gösterisi olarak kalıyor, çünkü İsrail ile temas kurulamıyor. Neticede karşımızda seçim sloganı ‘güçlü güvenlik’ olan Netanyahu var, gövde gösterisinden ne kadar etkilenir ki. ateşkes görüşmelerinde aracı oldu.
Son söz: Saddam, 2000 yılında, İsrail’i ortadan kaldıracağını söylemişti şimdi Ahmedinecad İsrail’i haritadan sileceğini söylüyor. Bu tür radikal tutumların soruna bir faydası yok zararı var ama bu liderlere bir faydası var tabii: Ortadoğu müslümanlarının sağını da solunu da birleştiren Filistin rüzgarını kendi yelkenlerine doldurup güç kazanmak, yani istismar etmek…
Posted by
Unknown
at
01:42
0
comments
8 Kasım 2012 Perşembe
Obama'nın pozitif intikamı
Negatif intikam: Hayat yolu bu; sizi birileri tökezletir, canınızı acıtır, haysiyetinizle oynar, incitir, bütün enerjinizi çekip alır. Güçsüz ve savunmasız olduğunuzda, karşı koyamaz ya da karşı tarafı engelleyemezsiniz. Sonuçta başınıza bu saydıklarımdan biri, öyle veya böyle gelir. Sizi mağdur eden haksızlıkları unutmak, sindirmek öyle kolay değildir. En fazla sineye çeker ve bilincinizin karanlık bir köşesinde saklarsınız. Hayatın koridorlarında yürüdükçe, sabretmeyi öğrenir ve gününü beklersiniz. Kendinizi toparladığınızda ise bilincinizin karanlığındaki o kötü hatıralar usulca göverir, serpilir ve sizi rahatsız etmeye başlar, gözünüzü alan güçlü bir far gibi yanıp söner. Öfkelenirsiniz ve bu öfke duygusu bir başka duyguyu, intikam duygusunu besler, büyütür. Bir süre sonra intikam alarak geçmişin kötü hatıralarını bastırabileceğinize ya da tümden yok edebileceğinize inanırsınız. O tehlikeli duygu sizi yönlendirmeye başlamıştır artık. Önünüzde iki seçenek vardır: pozitif ve negatif intikam. Bu iki intikam çeşidi, çıkış noktaları aynı olmakla birlikte, birbirine tümüyle zıttır ve hangisini seçeceğiniz, sizin insan sevme ve empati kurma gücünüzle ilgilidir.
Negatif intikam yoluna girdiğinizde tanınmaz bir insan olabilirsiniz. Hiç fark etmeden geçmişte sizi mağdur eden düşmanınızın ruhunu, bedeninize misafir eder, bir süre sonra da kendinizden onun bir kopyasını yaratırsınız. Size geçmişinizde yapılanların aynını siz de başkalarına, hatta fazlasıyla yaparsınız. Aşağılandınız mı siz de ilk fırsatta aşağılarsınız, iftiraya mı uğradınız siz de iftira edersiniz. Bu süreçte bir türlü yenemediğiniz içinizdeki haklı çıkma isteğiyle, çevrenizdekileri daha çok cezalandırır, çok geçmez, başkalarının hayatında sevimsiz ve gereksiz bir varlığa dönüşürsünüz.
Başarıyla intikam almak: Obama’nın da bir intikamcı ama pozitif bir intikamcı olduğunu düşünüyorum. Başarısıyla, hep koruduğu güzel karakteriyle intikam aldı kendine haksızlık edenlerden. Ülkeyi terk etmiş siyah Kenyalı bir babanın, eşinden ayrı yaşayan beyaz bir annenin oğlu olmak... Obama’nın bu soyağacı nedeniyle bugün uğradığı saldırılar, geçmişte neler yaşamış olabileceği hakkında size bir fikir veriyordur. Daha yakınlarda, rakibi Mitt Roney’nin oğlu, “babamım vergi beyannamesini istiyorlar, önce Obama doğum sertifikasını göstersin” gibi mat da olsa ırkçı bir zeminden vurmaya çalışmıştı Obama’yı. Bu durumda ilkokulda arkadaşlarının ırkçılık içeren imalı sözleri ve şakaları karşısında Obama’nın ne hissettiğini varın siz düşünün.
İntikam için bizzat kendinizin haksızlığa uğraması gerekmiyor, benzerlerinizin haksızlığa uğraması da sizi acıtabilir. Kürt’seniz Kürt kimliğinden dolayı bir Kürt’e yapılan haksızlığı, Alevi’yseniz Alevi kimliğinden dolayı bir Alevi’ye yapılan haksızlığı size yapılmış bir haksızlık sayabilirsiniz. Obama da hayat yolunda yürürken benzerlerine yani siyahlara yapılan pek çok ırkçı saldırıya şahit oldu, ancak bir gün gelip de ülkeyi yöneten bir başkan olduğunda asla karşıtına dönüşmedi, bütün ezilenlerle empati kurdu, toleranslı ve insancıl bir tavır sergiledi.
Kozmopolit ruhun birleştiriciliği: Obama’nın çocukluğundan bugüne bütün fotoğraflarına baktığınızda yüzünde o sevgi taşan gülümsemesini görürsünüz. Siyah olması, beyaz bir anneye sahip olması, Amerika’da doğması, Kenya kökeni, bütün bunlar onun kozmopolit ruhunu yapılandıran, ayırt etmeksizin insanları sevmesini sağlayan unsurlar. O’nun bu ruhu, bir göçmen ülkesi olan ve kendine gelenleri her kim olursa olsun kucaklayan Amerika’nın gerçek özüyle, gerçek benliğiyle örtüşen bir ruh. Bu yüzden ilk defa oy kullanan yeni jenerasyon Amerikalılar, sosyal medya üzerinde gecelerini gündüzlerine katarak twit attılar, facebook’dan videolar paylaştılar, Mitt Romney’nin yalanları ve birbiriyle çelişen açıklamalarını bir dedektif gibi bulup ortaya çıkardılar.
Biz de Obama gibi bir lideri hak ediyoruz: Obama’nın bu ruhu sadece Amerika’daki farklı kesimleri (geyler, siyahlar, beyazlar, Latinler, Müslümanlar, Hıristiyanlar, Asyalılar, zenginler, yoksullar) birleştirmekle kalmadı, dünyanın farklı ülkelerinden insanları da o ruh etrafında biraraya getirdi. Böylece Amerika’nın o ağır negatif imajını aşarak, pozitif bir dünya markası hâline geldi Obama. Nitekim onun olağanüstü derinlikteki zafer konuşmasının metnini Amerikalılar kadar Pakistanlılar, Çinliler ve biz Türkiyeliler de sosyal medya üzerinden paylaştık. Seçimleri kazanınca attığı “4 yıl daha” twitini 780 bin kere RT ettik. Çünkü bizler de en az Amerikalılar kadar evrensel değerlere inanan, bu değerlere saygılı bir lidere sahip olmayı hak ettiğimizi düşünüyoruz. Öyle ya dünyanın doğusu ve güneyinde, kendi üzerine diktiği elbiseyi herkese zorla giydirmeye kalkan liderlerden geçilmiyor ve biz o liderlerden artık çok sıkıldık. Kendine özel tutması gereken inançlarını ve değerlerini bize zorla dayatan, azarlayan, bazen hiç düşünmeden, kolay ve büyük konuşan, sırf kendini haklı çıkarmak ve rakiplerini karalamak için konuşurken hile yapan, incitici ve kibirli liderlere yer yok yeni dünyada. Kapitalizmde rekabet var, siyaset marketinin raflarında daha iyisini bulduğunuz an, eldeki bir kenara atılıverir. Bu işlerin hiç hatırı yok.
hidirgevis@yahoo.com twitter.com/ hidirgevis
Posted by
Unknown
at
22:56
0
comments
2 Kasım 2012 Cuma
Resmî dili kaldırsak mı
Amerika’da resmî dil yok:
Çoğunuzun şaşıracağı bir bilgi vereceğim: Amerika‘da resmî dil yok... Yani bizim anayasamızda yer alan “Devletin resmî dili Türkçedir” benzeri bir ibare yok Amerikan anayasasında. Evet, 30 eyaletin kendi eyalet anayasalarında İngilizce resmî dil. Ama bu bir şey fark ettirmiyor. Oralarda bile devlet dairelerinde farklı dillerin kullanımına getirilen bir yasak ya da sınırlama yok, kimse size zorla İngilizceyi dayatmıyor. İşin esası şu; İngilizce denen dil, Amerika’nın genelinde sadece de facto olarak ulusal çapta kullanılan bir dil hâline gelmiş de jureolarak değil.
Bir ülkede birden fazla resmî dil:
İçinizden Allah Allah diyenleriniz vardır. Sahiden Amerika bu kadar farklı ırkları ve dilleri barındırdığı hâlde resmî dili yok. Çünkü sizin bir devlet olarak bir diliresmî dili seçmeniz diğer dillerin ister istemez değerini düşüren bir uygulama... İkincisi, resmî dil kavramı biraz yabancı korkusundan biraz da saf ırkçılıktan türüyor... Dünyanın pek çok ülkesinde uygulanması da bu işin doğruluğunu göstermez... Dünyanın pek çok ülkesindeki cumhuriyet rejimleri o rejimlerin demokratik rejimler olduğunu göstermediği gibi... Farklı modeller de var: İki resmî dilli Kanada, dört resmî dili olan İsviçre gibi... İki ülke de çok güçlü ve barışçı...
Bazıları bütün bunların bizim için karmaşık, tuzaklı ve tehditkâr olduğunu düşünebilir çünkü bizde siyasal sistem ipin üzerinde yürüyen ve bir türlü öteki uca ulaşamayan bir cambazın ruh hâli ile hareket ediyor: Her an düşüp, paramparça olabilirim korkusuyla kendi dışındaki etkilere, seslere, radikal değişimlere kapalı ve alerjik. Orada hiç değişmeden yürüyebildiği için de hastalıklı derecede narsist ve kibirli.
Toplumsal hayaller mi:
Peki nasıl oluyor da 100’ün üzerinde dilin konuşulduğu ABD denen ülke, dünyada birlik ve bütünlüğü en iyi sağlayan ülke... Nedeni basit: Amerika bu konudaki gücünü dil, din, ırk gibi kişilerin doğuştan miras aldığı değerlerden değil, sonradan edinilenpolitik ideallerden, toplumsal hayallerden ve iyi bir hayat hevesinden alıyor. Farklı dillerden korkmaması bu yüzden, Franco’nun Bask ve Katalanlara, Rusya’nın eski Sovyet cumhuriyetlerine, Britanyalıların İrlandalılara yaptığını yapmaması yani belli bir dili zorla dayatmaması bu yüzden.
İyimser Amerika:
Amerika’da halk gönüllü olarak o dili zaten öğrenmeye çalışıyor, ekonomik ve sosyal avantajları çok, bu yüzden... Dolayısıyla Amerika’yı güçlendiren diğer ülkelere göre daha progresif ve özgürlükçü kılan anahtar da burada: Manasız duygusallıklar, kronik kompleksler, inandırıcılığı zayıf mitler ve melankoli üzerine inşa edilmiş bir akılla değil, gerçekler üzerine kurulu pragmatist ve iyimser bir akılla hareket ediyor Amerikalılar.
Bugün ölüm orucuna dönüşen açlık grevlerinin 52. günündeyiz.
Ölüm sınırı olan 60. güne yaklaşan grevci Kürt mahkûmlarının istemlerinden biri de anadilde eğitim. Ancak bu konuda sadece hükümet değil oldukça büyük bir kalabalık, sadece ıslık çalıyor ve taviz verilir endişesiyle hiçbir adım atmıyor. Oysa Kürtlerin de diğer etnik grupların da kendi anadillerinde eğitimleri ne o kadar zor ne o kadar korkulası bir şey. Hatta bu talep neden hükümetten değil de BDP ve PKK’dan geliyor diye sorası geliyor insanın. Çünkü eğer bir halkı ortak bir toplumsal ideale doğru motive etmek istiyorsanız, onları oldukları gibi kabul etmeye mecbursunuz. Kabul edeceksiniz ki daha mutlu, üretken ve verimli olabilsinler. Oysa bizde Muhsin Kızılkaya’dan tutun, hangi Kürt aydınının kişisel tarihine merdiven dayayıp inerseniz inin, orada Türkçe bilmediği, öğrenmekte zorlandığı için öğretmeninden dayak yiyen bir Kürt çocuğunu görüyorsunuz.
Amerika’da anadilde eğitim var:
Kürtlerin bu sıkıntılardan kurtulmasının tek yolu ise bir kısım Türklerin bu küflü ve kötü koku yayın inadını bırakmaları... Bu tayfaya Amerikan deneyimine bakmalarını öneriyorum. Türkiye nüfusunun yarısı kadar yani 34 milyon kişinin İspanyolca konuştuğu bir ülke Amerika. Nüfusun yüzde 13’den fazlası evde İngilizce dışı başka bir dil konuşuyor. Nitekim Chicago’da yaşayan dilbilimci Prof. Gülşat Aygen’le bir görüşme yaptım. Aslında dâhi bir dilbilimci olan Chomsky ile çalışmış Aygen. Amerika’da 1800’lü yıllardan beri anadilde eğitim olduğunu söylüyor. Hatta bu anayasal garanti altına alınmış. Bush döneminde anayasadan çıkarılsa dahi uygulama fiili olarak aynen devam etmiş... Şu an 30 ayrı dilde anadilde eğitim var. Aygen’e göre anadilde eğitim Kürt çocuklarının Türkçeyi daha iyi öğrenmelerini kolaylaştıracak. “Bu konuda eğitmen bulmak da sorun değil, kısa ve uzun vadeli çözümleri belli ve çok kolay” diyor. Aygen’ e göre iki dili çok iyi konuşup yazan bir kuşakyetiştirmek Türkiye için büyük bir kazanım.
Türkiye Ortadoğu’da etkin olmak istiyorsa, o coğrafyanın farklı bölgelerine dağılmış Kürtlerle iyi ilişkiler kurmaya mecbur. Bu ilişkiyi her boyutta sağlıklı yürütebilmesi için de Kürtçeyi ve Türkçeyi iyi bilen iç Kürtlere ihtiyacı var.
hidirgevis@yahoo.com
twitter.com/ hidirgevis
Posted by
Unknown
at
04:11
0
comments
Dijital çağda ölmeye yatmak
Posted by
Unknown
at
04:10
0
comments
Putin ve Erdoğan arasındaki 7 benzerlik
Posted by
Unknown
at
04:09
0
comments






















