2 Şubat 2013 Cumartesi

Bürokraside neden Hristiyan yok!

Taraf gazetesindeki Pop-Up köşesinde 03.02.2013 tarihinde yayımlanan yazı


Bu yazının başlığ,ı kafama takılan kronik sorulardan biriydi hep. Ama bir türlü yanıtı ne diye araştırmadım.  Meselenin kafama takılmasının asıl sebebi şuydu; Arap ülkelerindeki bürokratik kadrolarda çok üst noktalara gelen Hristiyan bürokratlar vardı. Geçen yıl temmuz ayındaki bir İntihar saldırısında ölen Savunma Bakanı Davud Racha Hristiyandı, yine dişişleri sözcüsülüğü yapmış Jihad Makdissi hristiyandı . Saddam dönemininuzun yıllar ırak dışişleri bakanlığı yapanTarık Aziz katolik bir Hristiyandı. Eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Mısırlı Boutros-Ghali Hristiyandı… Daha pek çok isim var.
Peki Onlar da neden var da bizde neden yok.  Hemen masabaşı gazeteciliğimi konuşturdum ve tarihçi dostum sevgili Mehmet Ö. Alkan ‘ı aradım. Alkan 1856 Islahat fermanıyla birlikte Müslüman olmayanların da Osmanlı bürokrasisine ve orduya alındığını söyledi. Cumhuriyet dönemine gelindiğinde ise bu konuda yasal bir mevzuat yok ama millileştirme ve Türkleştirme nedeniyle Müslüman olmayanlar bürokrasiye girmemişler, hatta baro ve ticaret odalarında bile sayıları azalıyor.  Bu nedenle cumhuriyet döneminde açık Hristiyan bürokrat göze çarpmıyor.
Peki Ortadoğu ülkelerinde durum nasıl. Bir kere Lübnan’ı geçmek lazım, orası zaten  Müslüman olduğu kadar Hristiyan bir ülke, haliyle hristiyan bürokralar her daim oldu. Diğer Ortadoğu ülkelerindeki durumu  ise İstanbul Üniversitesi öğretim görevlisi Erhan Keleşoğlu’na sordum. Keleşoğlu, Arap milliyetçiliğinin Hristiyanlığı da kapsayan bir kavram olduğunu, dolasıyla hristiyanların bürokraside rahatlıkla varolduklarını belirtiyor. Hatta Arap milliyetçiliğinin entelektüel mimarları arasında Hristiyan Araplar ağırlıkta... Bu anlamda Araplar bizden daha seküler. Ayrıca azınlık Hristiyanlar için toplumda yükselmenin en önemli yolu eğitim. Bu nedenle azınlıklar eğitime daha çok önem veriyor ve yükseliyor. Mısır’da Ghali ailesi büroksiye pek çok isim yetiştirdi örneğin… Ancak son savaşlarla bu sosyolojik yapı çözülüyor.  Irak’ın işgali, Suriye’deki iç savaş ve Filistin’deki durum nedeniyle  Hristiyanlara saldırılar arttı ve ülkelerinden göçetmeye başladılar.
Peki ya şimdi… Neden bizde Hristiyan ya da Yahudi bürokrat yok, yoksa var mı?

Haftanın yurttaş gazetecileri

Leyla Alaton-İş kadını: Hindistan'ın Yeni Delhi kentinde gerçekleştirilen Uluslararası sanat furarı'na davetliydi. Oradayken, izlenimlerini Taraf gazetesindeki Pop-up köşesine yazdı.


Ayşegül Yönet-grafiker: Amerika'nın kaliforniya eyaletindeki Slikon vadisinde yaşayan Ayşegül Yönet, animasyonlarını yaptığı the faith in Big house adlı filmi Taraf gazetesindeki halka açık Pop-up köşesinde değerlendirdi.

Süleyman Günay-Öğrenci: Yeni Zellanda'nın Wellington kentinde yaşayan Günay, yaşadığı kente dair ilginç izlenimlerini Taraf gazetesindeki Pop-up adlı köşede paylaştı

30 Ocak 2013 Çarşamba

Haftanın Yurttaş Gazetecileri

Türkiye müzik piyasasına yön veren önemli bir isim olan Doğan Müzik Genel Müdürü Samsun Demir-Fransa'nın Cannes kentinde katıldığı fuarla ilgili gözlemlerini ve meslek grupları adına yaptığı görüşmeleri Taraf'daki POP-UP köşesi için yazdı


İnternet yatırımcısı Barış Şarer jamaika'ya yaptığı seyaha sırasındaki gözlemlerini POP-UP köşesinde paylaştı

Los Angeles'da yaşayan grafik sanatçısı Aram Bogosyan kentte en çok konuşulan meselelerden birini POP-UP'da paylaştı.
Avustralya'nın Sidney kentinde yaşayan grafik tasarım öğrencisi Yasemin Atasever, kentte düzenlenen Avustralya Günü'nü POP-Up köşesi okurlarıyla paylaştı.




29 Ocak 2013 Salı

2011 yılında yapılmış bir röportaj: Dünya medyasındaki 'yurttaş gazeteciliği', Türk medyasına henüz taşınamadı

Aşağıdaki röportaj 7 Nisan 2011'de Zaman gazetesinde yayımlandı...

Taraf gazetesine ABD'de yazdığı yazılarla katkıda bulunan Hıdır Geviş, Türkiye'ye döndükten sonra, twitter'da 'butik gazetecilik' kavramını hayata geçiren isim oldu. 'Hıdır Geviş'le 20 Dakika' isimli programla, siyaset, medya ve sanat dünyasının isimleriyle haftanın üç günü Twitter'da halka açık röportajlar yaparken; "Hıdır Geviş'le Özel" programıyla da 'sıcak habercilik' yapıyor. 

Geviş, yaptığı işi 'butik gazetecilik' diye tanımlıyor. Bu kavramanı temeli ise 'yurttaş gazeteciliği'ne dayananıyor. Zira Geviş'in yaşanan sıcak olaylara ilişkin görüştüğü tanıklar, haberin kanyağı durumunda. Bu da, olayın tanığına bir çeşit 'muhabir' sıfatı yüklüyor. Bir gazetecinin dünyanın her yerine gitmesinin mümkün olamayacağını, aynı koşulların kurumlar için de geçerli olduğunu söyleyen Geviş, bugüne kadar Mısır ve Libya'da yaşanan isyanları; Japonya'da yaşanan deprem ve tsunami felaketiyle, nükleer sızıntıyı; Balyoz davası duruşmalarını birinci ağızlardan an be an vermeyi başardı.

Büyük ilgi gören röportajların ilk ayağını Mısır olaylarında gerçekleştiren Hıdır Geviş, yaptıklarını şöyle anlatıyor: "Mısır'daki isyanın başlamasında Twitter önemli bir etkiye sahipti. Ben de o etkiyi kendi takipçilerime yansıtabilirdim. Mısır'a giden gazeteci arkadaşım Akın Emre'yle iletişim kurarak, bir röportaj gerçekleştirdim. Orada yaşananları sıcağı sıcağına öğrendik. Büyük de ilgi gördü. Libya isyanında, bir çölün ortasında, bir petrol istasyonunda mahsur kalan genç bir mühendisle röportaj yaptım. Japonya'daki deprem ve nükleer sızıntıyla ilgili, görüştüğümüz bir Türk'ten çok önemli bilgiler elde ettik. Bu arkadaşımız, daha sonra televizyon kanallarına da konuk oldu. Zaman muhabiri Büşra Erdal'la, Balyoz davasını izlerken yaptığımız canlı röportajda çok enteresan bilgiler ortaya çıktı. Özellikle internet medyası bu bilgileri geniş biçimde kullandı."

Türkiye'deki medyanın 'yurttaş gazeteciliği'ni kullanmada çok yetersiz kaldığını belirten genç gazeteci, dünyadaki haber ajanslarının bu konuda büyük yol aldığını şöyle anlatıyor: "CNN'nin sadece bunun için 'iReports' diye bir birimi var. Burada insanlar videoları, bilgileri paylaşabiliyor. CNN bu sistemi kurduktan sonra, sıcak haberleri hep bu sistemi kullanarak yaptı. Bu sistemdeki videoları, fotoğrafları, bilgileri kullandı. Associated Press (AP) de 'www.demotix.com' adlı bir site kurdu. Bu sitede de, dünyanın her yer yerinden akan fotoğraflar, videolar paylaşılıyor. AP, buradan yararlanıyor. Yahoo da benzeri bir şekilde 'Contributor Network' isimli bir sistem kurdu. Üstelik yapılan haberlerin tıklanma sayısına göre insanlara para da veriyor. Rusya haber ajansı 'Ria Novosti' de aynı sistemle, yurttaş gazeteciliğini kullanıyor. Habercilik anlamında rakiplerinizin önüne geçmek istiyorsanız, artık yurttaş gazeteciliğini kullanmak zorundasınız. Ancak Türk medyasında buna yönelik atılan adımlar oldukça yetersiz!"

Hıdır Geviş; sosyal ağları, özelinde ise Twitter'ı Türkiye'deki reklamcıların da keşfetme zamanının geldiği kanısında. Ona göre, firmalar artık "Klasik bakış açılarını bir kenara bırakıp, sosyal medyada bir ürünü nasıl tanıtabiliriz diye düşünmeli." Geviş, 'yurttaş gazeteciliği'nin Türkiye'deki sosyal ağlarda ilk temsilcisi olmakla kalmayıp, 'Bali Müzayede' isimli şirketi sponsoru yapmayı da başardı. Geviş, teklifin bizzat firma tarafından yapıldığını söylüyor. Firmanın, takipçi sayısı 10 binin üzerinde olan Geviş'in yaptığı röportaj ve haberlerin etkisinin 'retweet' yani paylaşımlarla yüz binlere ulaştığını fark etmesi zor olmamış. Hıdır Geviş, öncülüğünü yaptığı, 'sosyal ağda yurttaş gazeteciliği'ni Mayıs ayında, Medya Derneği aracılığıyla, meslektaşlarıyla da paylaşacak.

27 Ocak 2013 Pazar

Haftanın Yurttaş gazetecileri

Bu hafta, Taraf gazetesindeki Pop-Up adlı köşeye, 3 isim katkıda bulundu. Moda tasarımcısı Niyazi Erdoğan, Who’s Next için Paris'deydi, yeni döndü... Kendisi Paris Erkek Moda Haftası ile ilgili bir değerlendirme yaptı. İkinci isim sanatçı Ümit Ilgın Yiğit ... O da Dubrovnik'de çektiği bir fotoğraf çalışmasını ilk defa Pop-up köşesinde paylaştı. Diğer isim ise eğitmen Funda Caro. Kahire'de yaşayan Caro, şehrin politik gündemini ve sosyal hayatıyla ilgili pek bilmediğimiz unsurları bizlerle paylaştı. Mütevazı tavırları,  yurttaş gazetecilik projesine gösterdikleri ciddi ilgi, harcadıkları zaman ve emekleri nedeniyle üç isme de teşekkürler...

Niyazi Erdoğan-Moda Tasarımcısı



 





















Ümit Ilgın Yiğit-Sanatçı
 


















Funda Caro-Eğitmen

Bu köşeyi halka açtım, artık sizindir



Hıdır GEVİŞ/Taraf GAZETESİ
- 27.01.2013
Geçenlerde radyocu arkadaşımEsin Anvari ile konuşuyorduk, çeviri haberlerin ne kadar itici olduğuna dair... İtici, çünkü kullanılan dil çok soğuk bir... İkincisi Batılıların bakış açısıyla yazılmış haberler... Bu da hiç hoş değil, biz neden dış dünyayı başkalarının bakış açısıyla tanımaya çalışalım ki... E peki başka toplumları kendi bakış açımızla tanımanın bir yolu yok mu... Var ama bu iş için medya patronlarının ciddi yatırımlar yapması gerekiyor. Bu da zor, Türkiye medyası da dış haberciliğe pek önem vermiyor.
Peki, ne olacak şimdi, oturup saçımızı başımızı mı yolacağız, ben yolmam, her teli çok kıymetli. Bu nedenle konuya ilişkin bir çıkış yolu buldum... Öyle bir çıkış yolu ki geleceğin gazeteciliği bunun üzerine temellenecek.
Her şeyi başından anlatayım. Dünyanın 200 farklı kentinde yaşayan Türkiyelilerden oluşan bir ilişki ağım var. Bu ağı giderek geliştiriyorum. Twitter’da gazeteciler kendi aralarında diyaloglaşıp şöhretlerini cilalarken, ben hiç tanımadığım ama gözüme kestirdiğim ilginç insanları takip edip, onlarla iletişim kuruyorum... Böyle böyle ciddi miktarda bir ilişki bankası oluşturdum. Bu bankayı a haber kanalındaki “Benim Adım Hıdır” adlı programımda değerlendirmeye çalıştım. Beni aşan nedenlerden ötürü çok da istediğim gibi olmadı, ancak çok yenilikçi- devrimci bir yayıncılık akımı başlattık orada. Farklı dünya kentlerine bağlanıp o kentlerin gündemini bizzat orada yaşayan Türkiyelilerden alıyordum. Bir programda altı dünya kentiyle görüntülü- canlı bağlantılar kurabiliyor ve özgün içerik üretebiliyorduk. Habire bildik kellerin ekranla çıkıp vıdı vıdı konuştuğu bir dönemde, biz farklı yüzleri farklı bakış açılarını ekrana taşıyarak Yurttaş Gazeteciliği’ni hayata geçirdik.
Şimdi benzer şeyi bu köşede de yapacağım. Yani burada her zaman her konuda yüksek görüşlerini beyan eden Sayın Hıdır Geviş vıdı vıdı bişiyler yazmayacak. Sizler dünyanın farklı kentlerinden grafiklerinizle, karikatürlerinizle, fotoğraflarınızla, haberlerinizle ve aklınıza başka ne geliyorsa onunla buraya konuk olabilirsiniz. Tanımadığım okurlarla skype üzerinden bir ön görüşme yaptıktan sonra ürününü kullanacağım, güvenilirlik açısından...
İyi ediyorum değil mi... Mezara mı götürücem bu koca köşeyi, siz de yazın ben de yazayım

Kahireli kadınların şoförlüğü...



Funda Caro (Kahire)-

Kahire’ye geldiğinizde ilk gözlemleyeceğiniz farklılıklardan biri, trafikte araç kullanan kadınların İstanbul’dakinden daha fazla olması. Bu duruma nasıl bir açıklama lazım bilemiyorum: Türkiye’den yaklaşık yedi kat daha ucuz olan benzin fiyatlarıyla mı... Mısırlı kadınların daha iktidar sahibi olduklarıyla mı... Yoksa erkeklerin toleranslı oluşlarıyla mı... En nihayetinde kadınların da etkisiyle trafikte şiddet eğilimi bizden çok daha az. Bu iyi işte. Kaza bile olsa, “haydi yola devam, canımız sağ olsun” eğilimi hayli yaygın.

Akşam yemeği gece 23:00’te yeniyor


Mısır’da, bizdeki gibi bir kahvaltı alışkanlığı yok... Sabah saat 10:00 gibi sandviç yenir. Fool (dürüm arası bakla) ve felafeliyi (bakla köftesi) günün her saati tüketiyorlar... İşyerlerinde öğle arası kavramı yoktur. Saat 12:30’da ya da 13:00’te bir randevunuz olabilir. Genelde mesainin 09:00-16:00 arasında olduğu ülkede öğle yemeğini saat 17-18:00 civarında yerler. Eve dönüş saatine göre akşam ya da gece yemeği saatini siz belirleyin. 23:00 iyi mi? Yok eğer Ramazan ayındaysanız saat 02:00’de, sahurda da buluşulabilir. Nasıl olsa ertesi gün mesai sadece 10:00-13:00 arasında, sorun yok!

Liberaller sokakta, İslami kesim evde



Geçen yıl 25 ocakta, hep birlikte devrimin birinci yılını kutlayan Mısır halkı, bu yıl bölünmüş durumda. Tahrir Meydanı ile son dönem gösterilerinin merkezi olan İttihadiye’de (Başkanlık Sarayı civarı) genelde liberaller, solcular ve Hıristiyanlar gösteriler yaparken, İslami kesim bu yıl sokakları televizyondan izlemekle meşgul... Al Ahly isimli ülkenin en büyük futbol takımının taraftarları önceki gün metroyu durdurdular... Göstericiler, devrimin vaat ettiği adalet, özgürlük, demokrasi gibi kavramların içinin boşaldığını düşünüyorlar... Ancak eğrisiyle doğrusuyla, en azından kendilerini daha rahat ifade edebilme özgürlüğüne sahip olduklarının da farkındalar... Tabii kolay değil, yetmiş yıllık tek renk elbiseyi değiştirip renkli demokrasi elbisesini dikmeye, giymeye çalışmak...

Gattaca filminden ilham alan Dior

Niyazi Erdoğan (Paris)-
Who’s Next Paris fuarı katılımı sırasında, Paris Erkek Moda Haftasını inceleyen Moda Tasarımcısı Niyazi Erdoğan, koleksiyonları bizim için değerlendirdi.
• Paris erkek moda haftasının en beğendiğim beş tasarımcısı söyle sıralayabilirim: 3.1 Philip Lim, Ami, Dior Homme, Dries Van Noten, Givenchy.
• 3.1 Phillip Lim’in koleksiyonu Harley-Davidson’uyla seyahate çıkan bir erkeğin serüveninden esinlenmiş.
• Ami’nin koleksiyonu ise tam bir Parizyen erkeği anlatıyor. Şehir ve ışık ana teması ve Paris sokaklarında genç, modern bir işadamı görüntüsü hâkim.

• Dior Homme’un koleksiyonu ise Gattaca (1977) filminden ilham alıyor. Fütüristik detay ve malzeme kullanımı ön planda. Filmi izlemediyseniz mutlaka izleyin.
• Driez van Noten dünya gezgini bir bohemi anlatıyor koleksiyonunda. Siluetler bir sabah kalkmış ve üzerine ne varsa giymiş kadar rahat.
• Givenchy ise modern şehirli tavrından hiç taviz vermemiş. Deri detaylar ve dijital baskılar dikkat çekiyor. Baskıların içerikleri ise din ve Robert Mapplethorpe.
Ümit Ilgın Yiğit- İstanbul

Performans ve resimleri ile tanınan sanatçı aktivist sanatçı Ümit Ilgın’ın Dubrovnik adlı fotoğraf çalışması. Ilgın, son dönemde fotoğraflarıyla gençlerin ilgisini çekiyor. Dünya sanat ortamındaguarillartist mahlas ismiyle tanınıyor.
hidirgevis@yahoo.com twitter.com/hidirgevis

24 Ocak 2013 Perşembe

Yurttaş gazeteci


TARAF-POP-UP 25.01.2013
Eski solun fırınında pişirilmiş “aydın misyonu” diye bir kavramı vardı. Bu kavram, çok çabuk yaygınlık kazanmış, kitleselleşmişti. Misyonun yükü ağırdı, eli kalem tutup bir şeyler yazan herkes, ülkenin bütün derdini yükünü çekmekle görevli bir sünger gibi algılanıyordu. Entelektüel üretimde bulunanlar, sanki her olaya tavır koymakla görevli bir insan hakları bekçisi, bir çeşit aktivist olmalıymış gibi... Toplumun, aydınlardan böyle bir misyon beklentisi var ama, ülke de öyle bir ülke ki kardeşim, hangi birini, neyin hakkını savunacaksın: 80’leri düşünün, insan hakları ihlalleri dizkapağını geçmiş...

90’lara gelindiğinde, bazı aydınlar, usul usul, ay bu misyondan fenalık geldi demeye başladılar. Ne yapsınlar, kolay değil, misyonu yerine getireyim derken, hapse girdiler, çıktılar, o kayıp yıllarda işlerini düzenlerini kaybettiler, çoluk çocuklarıyla, ana babalarıyla araları bozuldu, belli bir yaştan sonra kendilerini toparlamaları, geçinmeleri, geçinecek yeni bir meslek edinmeleri kolay olmadı... Oysa bir baktılar ki onlar dışında herkesin hayatı, iyi kötü rayına oturmuş, gidiyor. Yani öyle veya böyle herkesin keyfi gıcır ve olan aydınlara, siyaset yapan öğrencilere olmuş. Bu durumda o aydınların düştüğü psikolojiyi bir tahmin etmeye çalışın bakalım. Son seferini yapan, kaçırılmış bir hayat treninin ardında kalan yolcular gibiydiler... O nedenle 90 sonrası aydınlar, artık misyon kavramını omuzlarına yükleyerek, peşin peşin kendilerini görevlendirmek, halk muhafızlığını üstlenmek, halkla görünmez bir sözleşme yapmak istemiyorlardı: Bu nedenle kitlelere dönüp, ne istersem onu yaparım, ister kabul et ister etme, tutumuna girdiler.
Şimdi de gazetecilere böyle bir misyon biçiliyor. Halk siyasetçilerden değil, gazetecilerden Türkiye’yi kurtarmasını, düzeltmesini, bütün karanlıkları aydınlığa çıkarmalarını bekliyor... Gazeteciler cesur ve fedakâr olsun, kendilerini ateşe atsın yani adeta bir aktivist gibi, bir siyasetçi gibi davransınlar isteniyor. Tamam, gazetecilik mesleğinin özünde bu nüanslar var ama bu kadar da olmamalı. Burası rayına oturmamış bir ülke ve her şey fena hâlde riskli. Sonuçta gazetecilik de bir meslek ve insanlar buradan kazandıklarıyla kira ödeyecekler, çocuklarının cebine harçlık koyacaklar, vesaire vesaire...
Şimdiiiii... Gazetecilerden kahramanlık yapmalarını bekleyenlere sesleniyorum... Yok öyle yağma... Siz kenarda durun, gazeteciye de intihar bombacısı rolünü verin... Buyurun, siz de elinizi taşın altına koyun... Evet, yapabilirsiniz çünkü yeni bir çağdayız ve bu çağ, hangi meslek dalında olursanız olun, siz vatandaşlara da gazeteci olma fırsatı veriyor.
Bu çağ dediğim şu: Günümüzde çoğu insanın telefonunda internet erişimi var. Sokakta, etrafta, işyerinde rastladığınız ilginç gelişmelerin fotoğrafını, videosunu çekip, iki satır bilgisini de ekler, kendi blogunuzda, o yoksa Twitter veya Facebook’ta, olmadı YouTube’da , daha da olmadı e-mail listenizdeki arkadaşlarınıza yollarsınız. Değerli ve ilginç bir bilgiyse, domino etkisiyle, dalga dalga yayılır ve milyonlarca insana ulaşır. Bu bilgiyi paylaşarak farkındalık yaratır ve böylece topluma sosyal bir fayda sağlamış olursunuz. Demokrasi denen şey, bireylerin bu şekilde etkinlik ve gücünü arttırmasıyla kalkınır.
Hem sabah akşam, büyük medya şirketlerinden, sansürden, otosansürden şikâyet etmiyor musunuz. Alın size fırsat. Bugün internet üzerinden beş kuruş harcamadan, varolan sistemlerle, kendi bireysel radyonuzu, televizyonunuzu kurabilir, kendi alternatif medyanızı yaratabilirsiniz. Sizin gibilerle ortaklık kurup kooperatif bir medya şirketi bile kurabilirsiniz.
Bu konuda benim içim rahat olduğu için size de rahat rahat saydırıyorum... İki sene boyunca, sosyal medya üzerinde yurttaş gazeteciliği yaptım. Beş kuruş kazanmadan, sadece alternatif yollardan habercilik yapmanın mümkün olduğunu, kendime ve başkalarına gösterebilmek için... Şimdi ise Bahçeşehir Üniversitesi bir yurttaş gazeteciliği programı açtı. 23 şubatta eğitim başlıyor. Oraya gelirseniz, yurttaş gazeteciliğinin detayları, yeni medyayı kullanma yöntemleri ve sosyal medya konusunda farklı bir dünyaya kapı aralarsınız.
hidirgevis@yahoo.com twitter.com/hidirgevis

22 Ocak 2013 Salı

Evinize dekorasyon önerisi




Sanat eserleri insan hayatına gerçekten yeni boyutlar katıyor. OK anladık... Resim sanatını alıp evimizin duvarına asarak bu boyutu evimize taşıyabiliyoruz değil mi... Heykelleri de öyle... Peki o bienallerde rastladığımız enstalasyon çalışmalarını ve Daniel Arsham’ın şu resimde gördüğünüz türde çalışmasını evimize nasıl taşıyacağız? Cevabı veremiycem... Çok yorgunum.

Medyanın Beatles’ı




Türkiye’de 1990’dan 2000’e uzanan siyaset koridoru adeta lunaparktaki korku tüneli gibiydi, o döneme ilişkin hatırladığım pek çok şey hâlâ midemi kaldırır. Ancak bu 10 yıllık aralık, benim gibi 68 doğumlular için önemli bir dönüşüm süreciydi. Kemalizm, sosyalizm, sosyal demokrasi ve yeşil hareket kavramlarının kafamda dans ettiği, birbirinin yerine geçtiği bir dönemdi. İşte bu dönemde ürettikleriyle beni etkileyen, geçmişten getirdiğim pek çok inanç şablonunu yıkmama yardımcı olan, farklı düşünmemi sağlayan isimler vardı. Bunlar daha çok gazetecilik akademi ve edebiyat kökenli yazarlardı: Mehmet Ali Birand, Murat Belge, Ahmet Altan, Mehmet Altan, Cengiz Çandar, Hasan Cemal, Ali Bayramoğlu, Enis Batur, İskender Savaşır, Ahmet Oktay. Yazılarıyla değilse de yayın yönetmenliği yaptığı yayınlarla Tuğrul Eryılmaz. Hatta Abdurrahman Dilipak bile. Dindar cenahtan Nehir Yayınları’nın kitapları, Dergâh Dergisi yazarları... Bu nedenle bu isimler biraz benim yetişme dönemimin dört üyeli değil ama çok üyeli Beatles’ıydı, isterseniz siz aralarından dört isim seçip kendi Beatles’ınızı çıkarabilirsiniz...
Beatles manyaklığı, 1963-66 arası baskınlaşmıştı. Sonra John Lennon’un tek başına yaptığı “barışa bir şans ver” gibi şarkılarla daha ileriye gitti... Dipten gelen yeni bir kültürel ve politik dalganın kitleselleştiği yıllardı. Farkındalık duygusunun güçlendiği, giyimden saç tıraşına kadar her türlü kişisel hak ve özgürlüklerin talep edildiği bir dönem... Savaş karşıtlığı, pasifizm, ekolojik sorunlar, gay hakları gibi kavramlarla bu dönemde tanıştı Batı dünyası. Popüler değerlerin sorgulanmaya başladığı bütün bu sürece önderlik eden sembollerden biriydi dört Livepoollu gençten oluşan Beatles müzik grubu.
Aralarında Birand’ın da yer aldığı yukarıda saydığım isimler ise 90’lı yıllarda Türkiye’yi yepyeni kavramlarla tanıştırmışlardı. Yerleşik siyasi değerlerin sorgulanmasını ve böylece Türkiye’nin nefes yollarının açılmasını sağladılar. Mayınlı tarlaya ilk onlar girdiler, yaralandılar... Ama sağolsunlar, gerçekten sağolsunlar...

Araştırmacı gazetecilik nasıl oldu da öldü



Paris suikastı ile ilgili bilgiler Fransa’dan akmaya devam ediyor... Sorumlular, failler, yakalananlar... Detayları benden iyi takip ediyorsunuzdur, tekrara düşmeyeyim... Benim rahatsızlığım bu bilgilerin hepsinin kafada yeni soru işaretleri doğuruyor olması... Bilgiler resmî kaynaklardan aktığı için güvenilirliği ister istemez kuşku uyandırıyor... Ya bu bilgiler gerçeğin üzerini örtmek ve kurmaca bir gerçek yaratmak içinse... Öyle ya, derinlerde neler oluyor bilmiyoruz ve biliyoruz ki bütün siyasi cinayetler resmî kurumların içindeki karanlık tünellerden geçiyor.
Bir vatandaş olarak kuşkularımızın üzerine gidecek, bizi aydınlatacak, rahatlatacak, puzzle’daki kayıp parçaları bulacak, bulanık parçaları netleştirecek, olaylar ve kişiler arasında ikna edici bir ilişki haritası çıkaracak bir müessese var aslında. O müessese araştırmacı gazetecilik. Ancak araştırmacı gazetecilik kaldı mı ki... Galiba kalmadı... Türkiye’yi yakından ilgilendiren böyle bir olayda, sadece bu olayı araştırmak ve haber yapmakla görevlendirilmiş muhabirler kaç tane? Ama haber televizyonlarının isimlerini sayın desem, say say bitiremezsiniz değil mi...
Araştırmacı gazetecilik dünyada ölüyor bizde ise öldü galiba... Suriye’deki iç savaşın en yoğun döneminde ve durum Türkiye ile bu kadar ilişkilendirilmişken, kimse oraya bir muhabir göndermedi. Ne zamanki Twitter’da kendisiyle yaptığım röportajda Amberin Zaman, “Neden ben dâhil, Suriye’deki iç savaşı izleyen bir gazeteci yok” diye sordu ve bu söz, sosyal medyada yayıldı, medyada da hemen bir hareketlenme oldu... Suriye’ye muhabirler gönderildi. Ama gidenler de sanki kafalarındaki sabit fikrin sağlamasını yapmaya gitmiş gibiydiler. Oraya giden gazeteciler farklı düşünerek geri dönmedi, çünkü farklı kesimlerle görüşmediler, bir tarafın verdiği enformasyonla donanıp geri döndüler.
Dünyada da bu konuda durum çok vahim. Amerikan CNN kanalı araştırmacı gazetecilik departmanını feshetti. Nedeni basit, çok masraflı olması. E nasıl olsa internet üzerinden bedava olan Skype’la sağa sola görüntülü bağlantı yapabiliyorsunuz diye. İyi de Skype bağlantısının yeri ayrı, araştırmacı muhabirin yeri ayrı... Neyse... CNN’deki departmanın önemli muhabirlerinden biri Kaj Larsen’di, işinden oldu. Güney Amerika’da uyuşturucu tacirlerinin açtığı tünellerden geçip sağ çıkmıştı... Mogadişu cehennemine girmiş ilk Batılı gazeteciydi. Kaj şimdi ne yapıyor biliyor musunuz? HBO kanalındaki “The Newsroom” adlı dizide danışmanlık yapıyor. Gerçek hayatta araştırmacı gazetecilik yapamıyor ama dizide araştırmacı gazetecilikle ilgili haber konularını belirliyor. Daha neler görücez Allah’ım, sen büyüksün...

20 Ocak 2013 Pazar

Siz ayrıcalıklılar, Birand’la aramıza girmeseniz...



Taraf gazetesindeki POP-UP başlıklı köşemde 20.01.2013 tarihinde yayımlanan yazı

Manhattan’da dapdaracık bir stüdyoda oturan arkadaşım Edward’ın, geniş bir arka bahçesi vardı. Orada verdiği partilerden biriydi. Su gibi içilen şarapların etkisiyle ruhlar grileşti. Aaa... bi baktım herkes 11 Eylül anılarını anlatmaya başlamış. Konuşulanlar içindeki şu veri ilginçti: New Yorklular İkiz Kuleler’e yapılan saldırının ardından, ketumluklarını bir kenara bırakmış, birbirlerine karşı daha sıcak, samimi, yardımsever ve merhametli davranmaya başlamışlar; sanki aynı evde oturan bir ailenin fertleri gibi... Aa dedim, İstanbul depreminin ardından da aynı şey oldu. Aa dediler; bir süre sonra, New Yorklular eski NewYokluluğuna geri döndüler. Aa dedim; İstanbullular da öyle.


Böyle işte, herkesin hayatını etkileyecek ortak tehditler, toplumun birbiriyle daha fazla kenetlenmesini sağlar. Aralarında soğuk bir Berlin Duvarı gibi uzanan egolarından, komplekslerinden, kaprislerinden ve güvensizliklerinden eser kalmaz. Ta ki o tehdidin etkisi geçene ya da unutulana kadar. Sonra herkes yine eski hâline döner. Bu psikoloji geniş kalabalıklar tarafından benimsenmiş, ikonlaşmış insanların ölümü sonrasında da yaşanır. Gidenin geride bıraktığı ruh, insanları biraraya getirir, ketumluklarını bir süreliğine üzerlerinden atarlar. Nitekim Mehmet Ali Birand’ın ölümünden sonra da öyle oldu. O birbiriyle didişmek, birbirine bağırmak, alay etmek, birbirine geçirmek, birbirinde kusur aramak ve o kusurları kullanarak karşı tarafı incitmek için 10 takla atabilecek gazeteciler, bir anda biraraya gelip, gidenle ilgili ciğer paralayan laflar ettiler. Herkes normale döndü çünkü. Negatif hırslarının tekeri altında ezdikleri insaniyetleri canlandı. Şimdi Birand’ı keşfediyorlar; muhabirmiş, iyi insanmış yardımsevermiş, insanların önünü açmış, adam yetiştirmiş, hepsi doğru ama...


Keşke yaşarken de bu iyi özelliklerini Birand’ın yüzüne vurabilseydiniz. O’nun için ne hoş olurdu, kendisine biraz mutluluk vermiş olurdunuz. Ama gazetecilik sadece kötülüğün yüze vurulması olarak algılandığı için, övgüde cimri (övgü derken samimi ve gerekçesi sağlam övgü), sövgüde ise cömert bir meslek grubuyuz biz. Övmekten neden bu kadar korkulur bilmiyorum, küçülürüz, karşı taraf yüzümüzü kara çıkarır diye mi... Hâlbuki çıkarsın yani ne olacak... Ama olmuyor, bizim gazetecilerin 140 karakterlik tweetleri bile o kadar kıymetli ki... Sanki her biri NASDAQ’da işlem görüyor mübarek. Tweetlerinin içinde bir başkasının ismini, reklamını yapmayayım diye geçirmekten imtina edecek kadar övgü ve destek cimrisiler...


Cemil Barlas hoş bir tweet yazmıştı: “Birisi öldüğünde rekabet bittiği için sevgi çıkıyor.. Keşke yaşarken kıymet billinse...” Aynen de öyle.

Son sözüm, Birand’ı kişisel olarak tanıyan siz ayrıcalıklı gazetecilere! Ölümünün hemen ardından televizyonlara çıkıp derin acılarınızı toplumla paylaşmak, anılarınızı tek tek anlatmak zorunda mısınız. Biraz geri çekilemez ve üzüntünüzün şiddeti dağıldıktan sonra ortaya çıkamaz mıydınız. Hem böylece, biz onu gerçekten seven okur ve izleyicileri, Birand’ın hâlâ ısısını koruyan ruhuyla başbaşa kalmış oluruz.


Nazlı Ilıcak’a açık mektup


Gazetecilerin tuhaf gelenekleri çok. Bunlardan biri de tepelerini attıran siyasetçiye oturup mektup döşenmek. Okur aradan çekilip bir kenara fırlatılıyor ve doğrudan sevgiliye yazar gibi o siyasetçiye yazılıyor mektup. Bunun adı da açık mektup oluyor. Hep özenmişimdir. İzninizle bu köşedeki hakkımı tepe tepe kullanmak ve bir açık mektup da ben yazmak istiyorum. Allah’ım, bana bu günleri de gösterdin ya, çok mutluyum. Bu arada sizi aradan çekip bir kenara fırlatırken, umarım bir yeriniz incinmez.


Açık mektubumu gazeteci bir meslektaşıma yazmak istiyorum. Fikirsel olarak yüzde şu kadar uyuştuğumuz yüzde bu kadar uyuşmadığımız için değil, sözkonusu gazetecinin kendi özgün ruhu nedeniyle...


Kendisi bir kadın olarak, erkek köşe yazarları arasında dimdik var olabilmiş... İdeolojik kalıplara bağımlılığını en aza indirdiği için de özgürce fikir yürütebiliyor... Tartışma kabiliyetiyle, en güçlü rakibini dahi kolaylıkla sırtüstü yere serebilir... Hem zeki, hem birikimli, hem başarılı, hem ünlü, hem zengin ve hem de kadın olduğu için kaderi biraz Yoko Ono’ya benziyor; erkekler onu pek sevmiyor, biraz yalnız... Kendine özen gösteriyor, estetikten yardım almakta hiçbir sakınca görmüyor, ilerleyen yaşına rağmen alımlı, her zaman podyumda yürüyormuş gibi serin ve şık, sesi tok ve romantik bir titreşime sahip.

Aslında bu mektubun yeraldığı şu sayfada kenar süsleri de olsa ne iyi olurdu. Satır aralarına da güzel kokulu mum resimleri isterdim, sayfanın rengi de bu kadar beyaz olmamalı, biraz loş olmalı. Evet, sanırım şimdi açık mektubumu yazmaya hazırım, başlıyorum. Sevgili Nazlı Hanım... Yok, hayır, yapamıycam. Galiba henüz hazır değilim. Başka bir sefere belki...



Murat Boz mu Kim Junsu mu



Geçenlerde Murat Boz’un Geri Dönüş Olsa şarkısının remix’ine çektiği klipini izledim... Güzel şarkı ancak ben yine hayal kırıklığına uğradım. Murat habire kolunu, başını, vücudunu rastgele sallayıp duruyor. Hani düğün salonlarında içkinin tesiriyle piste çıkıp dans ediyorum derken kendini sallayan çekingen insanlar vardır ya, öyle...

Türkiyeli popçular dans etmeyi bir türlü öğrenemedi, dans dersine para harcamak mı istemiyorlar, bilemiyorum artık. Son zamanlarda Koreli popçulara sardım. Popçu diyorsam müzikleri Hip Hop’tan R&B’a kadar her şeyi içeren bir salata tabağı. Ancak çok başarılılar. Kim Junsu var mesela. Tarantallegra şarkısına çektiği klipi izleyin. Dans, koreografi, mizansen ve dekorlardaki estetik seviye ile çekimlerdeki ustalık insanı hayran bırakıyor. Kore pop müzik sektöründe, Junsu gibi pek çok isim ve grup var. Video kalitesi, modanın sınırlarını zorlayan inanılmaz yaratıcı kıyafet ve kostümler dikkate alındığında, Amerikan müzik endüstrisinden çok çok ileride ve daha yaratıcılar. Gençlerden oluşan girls generation, sistar, B:A:P, SHINee EXO ve Bingbang dikkatimi çeken gruplar. Bingbang'in fantastic baby kliplerini izleyin, ne demek istediğimi anlayacaksınız.


hidirgevis@yahoo.com twitter.com/hidirgevis

23 Kasım 2012 Cuma

Müslümanların namusu


Taraf Gazetesi 23.11.2012

Geçtiğimiz Ekim ayında Amerika’nın önemli yayın kuruluşları biraraya gelip, Suudi Arabistan ile ilgili bir bildiri yayınladılar. Bildiriye imza atanlar arasında Random House, Time Warner ve Amazon’un üst düzey yöneticileri de vardı. Bildiride, Suudi Arabistan’da, çocuklara okutulan ders kitaplarının içeriği kamuoyuna şikayet ediliyordu. Kitaplarda, dini azınlıklar ve inançsızlara karşı derin bir hoşgörüsüzlük ve nefret tohumu ekildiği vurgulanıyordu. Dolayısıyla artık bu eğitim politikasına son verilmesi isteniyordu. Daha 9. sınıfdaki Suudi öğrenciye okulda şöyle satırlar okutuluyordu: ‘Yahudiler ve Hristiyanlar inananların düşmanıdır’.
Aslına bakılırsa bu konu 2001’deki 11 Eylül saldırısından sonra pek çok defa Amerikalılar tarafından Suudi yetkililere bildirilmişti, sözler alınmış ama görünen o ki pek bir ilerleme sağlanamamıştı. Sorun bugünlere kadar sarktı. Arabistan eğitimine sızan bu sistematik nefretin bırakın diğer Arap devletlerini, bizim gibi laik toplumlarda bile nasıl kök saldığını son Gazze krizinde gördük. Sosyal medyada, İsrail develetinin şiddetini, onların dinleriyle yani Yahudilikleriyle gerekçelendiren tonlarca yorum yapıldı. Örneğin bir kanalın ana haber spikeri, bir şairden alıntı yaparak Twitter’da şunu yazdı: "Yahudiler mi dediniz, Onlar, yumurtalarını pişirmek için, dünyayı ateşe vermekten çekinmeyen lanetlilerdir"
Bu cephedeki nefret duygusu ve bu duygunun İsrail saflarındaki karşılığı, İsrail-Filistin çatışmasının 64 yıldır çözülememesinin en temel nedeni. Çünkü bir tür bulaşıcı hastalık haline gelen nefret ve düşmanlık duyguları, zihinleri kirletip gerçeklerle kurulan ilişkiyi çarpıtıyor… Sonuçta rasyonel davranamıyor, doğru hareket edemiyor, yaratıcı politikalar geliştirmiyorsunuz… Bu nedenle Ortadoğu’daki siyasal sorunlar, her türlü mantıklı çözüme açık siyasal bir sorun olmaktan çok, karmaşık bir psikolojik sorun haline geliyor. Demem o ki aslında Filistin-İsrail sorunu, elinden tutulup bir pikoloğa gösterilecek türde bir sorun.
Çözümün önündeki bir başka engel ise o topraklar dışında kalan bizim gibi Müslümanların bu işi bir namus davasına dönüştürürken, ortaya koydukları yanlış tutum nedeniyle güvensizliği köpürtmeleri. İkili sorunların çözümü güvenle başlar, akılcı diplomasiyle sıcaklığa kavuşur, masaya oturulur ve diyalogla devam eder. Ancak aradaki bazı güçler nedeniyle bu güven sağlanamıyor. Ne İran ne Katar ne S. Arabistan ne de diğer güçlü bölge ülkeleri İsrail’i bir devlet olarak tanımıyor zaten. Buna rağmen olaya müdahil oluyorlar; örneğin İran, İsrail’i tanımayan sertlik yanlısı Hamas’a Sudan ve Mısır üzerinden silah aktarıyor… Katar, İsrail’i tanıyan West Bank merkezli Filistin yönetimine deği, Hamas’ın kontolündeki Gazze’ye ekonomik yardım yapmayı planlıyor. Davudoğlu, Tunus Fas gibi ülkelerin dışişleri bakanlarıyla Gazze’ye giderek iyi bir iş gerçekleştiriyor, ancak bu sadece bir gövde gösterisi olarak kalıyor, çünkü İsrail ile temas kurulamıyor. Neticede karşımızda seçim sloganı ‘güçlü güvenlik’ olan Netanyahu var, gövde gösterisinden ne kadar etkilenir ki. ateşkes görüşmelerinde aracı oldu.
Son söz: Saddam, 2000 yılında, İsrail’i ortadan kaldıracağını söylemişti şimdi Ahmedinecad İsrail’i haritadan sileceğini söylüyor. Bu tür radikal tutumların soruna bir faydası yok zararı var ama bu liderlere bir faydası var tabii: Ortadoğu müslümanlarının sağını da solunu da birleştiren Filistin rüzgarını kendi yelkenlerine doldurup güç kazanmak, yani istismar etmek…

8 Kasım 2012 Perşembe

Obama'nın pozitif intikamı


Taraf Gazetesi-09.11.2012
Negatif intikam: Hayat yolu bu; sizi birileri tökezletir, canınızı acıtır, haysiyetinizle oynar, incitir, bütün enerjinizi çekip alır. Güçsüz ve savunmasız olduğunuzda, karşı koyamaz ya da karşı tarafı engelleyemezsiniz. Sonuçta başınıza bu saydıklarımdan biri, öyle veya böyle gelir. Sizi mağdur eden haksızlıkları unutmak, sindirmek öyle kolay değildir. En fazla sineye çeker ve bilincinizin karanlık bir köşesinde saklarsınız. Hayatın koridorlarında yürüdükçe, sabretmeyi öğrenir ve gününü beklersiniz. Kendinizi toparladığınızda ise bilincinizin karanlığındaki o kötü hatıralar usulca göverir, serpilir ve sizi rahatsız etmeye başlar, gözünüzü alan güçlü bir far gibi yanıp söner. Öfkelenirsiniz ve bu öfke duygusu bir başka duyguyu, intikam duygusunu besler, büyütür. Bir süre sonra intikam alarak geçmişin kötü hatıralarını bastırabileceğinize ya da tümden yok edebileceğinize inanırsınız. O tehlikeli duygu sizi yönlendirmeye başlamıştır artık. Önünüzde iki seçenek vardır: pozitif ve negatif intikam. Bu iki intikam çeşidi, çıkış noktaları aynı olmakla birlikte, birbirine tümüyle zıttır ve hangisini seçeceğiniz, sizin insan sevme ve empati kurma gücünüzle ilgilidir.
Negatif intikam yoluna girdiğinizde tanınmaz bir insan olabilirsiniz. Hiç fark etmeden geçmişte sizi mağdur eden düşmanınızın ruhunu, bedeninize misafir eder, bir süre sonra da kendinizden onun bir kopyasını yaratırsınız. Size geçmişinizde yapılanların aynını siz de başkalarına, hatta fazlasıyla yaparsınız. Aşağılandınız mı siz de ilk fırsatta aşağılarsınız, iftiraya mı uğradınız siz de iftira edersiniz. Bu süreçte bir türlü yenemediğiniz içinizdeki haklı çıkma isteğiyle, çevrenizdekileri daha çok cezalandırır, çok geçmez, başkalarının hayatında sevimsiz ve gereksiz bir varlığa dönüşürsünüz.
Başarıyla intikam almak: Obama’nın da bir intikamcı ama pozitif bir intikamcı olduğunu düşünüyorum. Başarısıyla, hep koruduğu güzel karakteriyle intikam aldı kendine haksızlık edenlerden. Ülkeyi terk etmiş siyah Kenyalı bir babanın, eşinden ayrı yaşayan beyaz bir annenin oğlu olmak... Obama’nın bu soyağacı nedeniyle bugün uğradığı saldırılar, geçmişte neler yaşamış olabileceği hakkında size bir fikir veriyordur. Daha yakınlarda, rakibi Mitt Roney’nin oğlu, “babamım vergi beyannamesini istiyorlar, önce Obama doğum sertifikasını göstersin” gibi mat da olsa ırkçı bir zeminden vurmaya çalışmıştı Obama’yı. Bu durumda ilkokulda arkadaşlarının ırkçılık içeren imalı sözleri ve şakaları karşısında Obama’nın ne hissettiğini varın siz düşünün.
İntikam için bizzat kendinizin haksızlığa uğraması gerekmiyor, benzerlerinizin haksızlığa uğraması da sizi acıtabilir. Kürt’seniz Kürt kimliğinden dolayı bir Kürt’e yapılan haksızlığı, Alevi’yseniz Alevi kimliğinden dolayı bir Alevi’ye yapılan haksızlığı size yapılmış bir haksızlık sayabilirsiniz. Obama da hayat yolunda yürürken benzerlerine yani siyahlara yapılan pek çok ırkçı saldırıya şahit oldu, ancak bir gün gelip de ülkeyi yöneten bir başkan olduğunda asla karşıtına dönüşmedi, bütün ezilenlerle empati kurdu, toleranslı ve insancıl bir tavır sergiledi.
Kozmopolit ruhun birleştiriciliği: Obama’nın çocukluğundan bugüne bütün fotoğraflarına baktığınızda yüzünde o sevgi taşan gülümsemesini görürsünüz. Siyah olması, beyaz bir anneye sahip olması, Amerika’da doğması, Kenya kökeni, bütün bunlar onun kozmopolit ruhunu yapılandıran, ayırt etmeksizin insanları sevmesini sağlayan unsurlar. O’nun bu ruhu, bir göçmen ülkesi olan ve kendine gelenleri her kim olursa olsun kucaklayan Amerika’nın gerçek özüyle, gerçek benliğiyle örtüşen bir ruh. Bu yüzden ilk defa oy kullanan yeni jenerasyon Amerikalılar, sosyal medya üzerinde gecelerini gündüzlerine katarak twit attılar, facebook’dan videolar paylaştılar, Mitt Romney’nin yalanları ve birbiriyle çelişen açıklamalarını bir dedektif gibi bulup ortaya çıkardılar.
Biz de Obama gibi bir lideri hak ediyoruz: Obama’nın bu ruhu sadece Amerika’daki farklı kesimleri (geyler, siyahlar, beyazlar, Latinler, Müslümanlar, Hıristiyanlar, Asyalılar, zenginler, yoksullar) birleştirmekle kalmadı, dünyanın farklı ülkelerinden insanları da o ruh etrafında biraraya getirdi. Böylece Amerika’nın o ağır negatif imajını aşarak, pozitif bir dünya markası hâline geldi Obama. Nitekim onun olağanüstü derinlikteki zafer konuşmasının metnini Amerikalılar kadar Pakistanlılar, Çinliler ve biz Türkiyeliler de sosyal medya üzerinden paylaştık. Seçimleri kazanınca attığı “4 yıl daha” twitini 780 bin kere RT ettik. Çünkü bizler de en az Amerikalılar kadar evrensel değerlere inanan, bu değerlere saygılı bir lidere sahip olmayı hak ettiğimizi düşünüyoruz. Öyle ya dünyanın doğusu ve güneyinde, kendi üzerine diktiği elbiseyi herkese zorla giydirmeye kalkan liderlerden geçilmiyor ve biz o liderlerden artık çok sıkıldık. Kendine özel tutması gereken inançlarını ve değerlerini bize zorla dayatan, azarlayan, bazen hiç düşünmeden, kolay ve büyük konuşan, sırf kendini haklı çıkarmak ve rakiplerini karalamak için konuşurken hile yapan, incitici ve kibirli liderlere yer yok yeni dünyada. Kapitalizmde rekabet var, siyaset marketinin raflarında daha iyisini bulduğunuz an, eldeki bir kenara atılıverir. Bu işlerin hiç hatırı yok.
hidirgevis@yahoo.com twitter.com/ hidirgevis

2 Kasım 2012 Cuma

Resmî dili kaldırsak mı



Amerika’da resmî dil yok:
Çoğunuzun şaşıracağı bir bilgi vereceğim: Amerika‘da resmî dil yok... Yani bizim anayasamızda yer alan “Devletin resmî dili Türkçedir” benzeri bir ibare yok Amerikan anayasasında. Evet, 30 eyaletin kendi eyalet anayasalarında İngilizce resmî dil. Ama bu bir şey fark ettirmiyor. Oralarda bile devlet dairelerinde farklı dillerin kullanımına getirilen bir yasak ya da sınırlama yok, kimse size zorla İngilizceyi dayatmıyor. İşin esası şu; İngilizce denen dil, Amerika’nın genelinde sadece de facto olarak ulusal çapta kullanılan bir dil hâline gelmiş de jureolarak değil.


Bir ülkede birden fazla resmî dil:
İçinizden Allah Allah diyenleriniz vardır. Sahiden Amerika bu kadar farklı ırkları ve dilleri barındırdığı hâlde resmî dili yok. Çünkü sizin bir devlet olarak bir diliresmî dili seçmeniz diğer dillerin ister istemez değerini düşüren bir uygulama... İkincisi, resmî dil kavramı biraz yabancı korkusundan biraz da saf ırkçılıktan türüyor... Dünyanın pek çok ülkesinde uygulanması da bu işin doğruluğunu göstermez... Dünyanın pek çok ülkesindeki cumhuriyet rejimleri o rejimlerin demokratik rejimler olduğunu göstermediği gibi... Farklı modeller de var: İki resmî dilli Kanada, dört resmî dili olan İsviçre gibi... İki ülke de çok güçlü ve barışçı...

Bazıları bütün bunların bizim için karmaşık, tuzaklı ve tehditkâr olduğunu düşünebilir çünkü bizde siyasal sistem ipin üzerinde yürüyen ve bir türlü öteki uca ulaşamayan bir cambazın ruh hâli ile hareket ediyor: Her an düşüp, paramparça olabilirim korkusuyla kendi dışındaki etkilere, seslere, radikal değişimlere kapalı ve alerjik. Orada hiç değişmeden yürüyebildiği için de hastalıklı derecede narsist ve kibirli.


Toplumsal hayaller mi:
Peki nasıl oluyor da 100’ün üzerinde dilin konuşulduğu ABD denen ülke, dünyada birlik ve bütünlüğü en iyi sağlayan ülke... Nedeni basit: Amerika bu konudaki gücünü dil, din, ırk gibi kişilerin doğuştan miras aldığı değerlerden değil, sonradan edinilenpolitik ideallerden, toplumsal hayallerden ve iyi bir hayat hevesinden alıyor. Farklı dillerden korkmaması bu yüzden, Franco’nun Bask ve Katalanlara, Rusya’nın eski Sovyet cumhuriyetlerine, Britanyalıların İrlandalılara yaptığını yapmaması yani belli bir dili zorla dayatmaması bu yüzden.


İyimser Amerika:
Amerika’da halk gönüllü olarak o dili zaten öğrenmeye çalışıyor, ekonomik ve sosyal avantajları çok, bu yüzden... Dolayısıyla Amerika’yı güçlendiren diğer ülkelere göre daha progresif ve özgürlükçü kılan anahtar da burada: Manasız duygusallıklar, kronik kompleksler, inandırıcılığı zayıf mitler ve melankoli üzerine inşa edilmiş bir akılla değil, gerçekler üzerine kurulu pragmatist ve iyimser bir akılla hareket ediyor Amerikalılar.


Bugün ölüm orucuna dönüşen açlık grevlerinin 52. günündeyiz.
Ölüm sınırı olan 60. güne yaklaşan grevci Kürt mahkûmlarının istemlerinden biri de anadilde eğitim. Ancak bu konuda sadece hükümet değil oldukça büyük bir kalabalık, sadece ıslık çalıyor ve taviz verilir endişesiyle hiçbir adım atmıyor. Oysa Kürtlerin de diğer etnik grupların da kendi anadillerinde eğitimleri ne o kadar zor ne o kadar korkulası bir şey. Hatta bu talep neden hükümetten değil de BDP ve PKK’dan geliyor diye sorası geliyor insanın. Çünkü eğer bir halkı ortak bir toplumsal ideale doğru motive etmek istiyorsanız, onları oldukları gibi kabul etmeye mecbursunuz. Kabul edeceksiniz ki daha mutlu, üretken ve verimli olabilsinler. Oysa bizde Muhsin Kızılkaya’dan tutun, hangi Kürt aydınının kişisel tarihine merdiven dayayıp inerseniz inin, orada Türkçe bilmediği, öğrenmekte zorlandığı için öğretmeninden dayak yiyen bir Kürt çocuğunu görüyorsunuz.


Amerika’da anadilde eğitim var:
Kürtlerin bu sıkıntılardan kurtulmasının tek yolu ise bir kısım Türklerin bu küflü ve kötü koku yayın inadını bırakmaları... Bu tayfaya Amerikan deneyimine bakmalarını öneriyorum. Türkiye nüfusunun yarısı kadar yani 34 milyon kişinin İspanyolca konuştuğu bir ülke Amerika. Nüfusun yüzde 13’den fazlası evde İngilizce dışı başka bir dil konuşuyor. Nitekim Chicago’da yaşayan dilbilimci Prof. Gülşat Aygen’le bir görüşme yaptım. Aslında dâhi bir dilbilimci olan Chomsky ile çalışmış Aygen. Amerika’da 1800’lü yıllardan beri anadilde eğitim olduğunu söylüyor. Hatta bu anayasal garanti altına alınmış. Bush döneminde anayasadan çıkarılsa dahi uygulama fiili olarak aynen devam etmiş... Şu an 30 ayrı dilde anadilde eğitim var. Aygen’e göre anadilde eğitim Kürt çocuklarının Türkçeyi daha iyi öğrenmelerini kolaylaştıracak. “Bu konuda eğitmen bulmak da sorun değil, kısa ve uzun vadeli çözümleri belli ve çok kolay” diyor. Aygen’ e göre iki dili çok iyi konuşup yazan bir kuşakyetiştirmek Türkiye için büyük bir kazanım.


Türkiye Ortadoğu’da etkin olmak istiyorsa, o coğrafyanın farklı bölgelerine dağılmış Kürtlerle iyi ilişkiler kurmaya mecbur. Bu ilişkiyi her boyutta sağlıklı yürütebilmesi için de Kürtçeyi ve Türkçeyi iyi bilen iç Kürtlere ihtiyacı var.


hidirgevis@yahoo.com twitter.com/ hidirgevis

Dijital çağda ölmeye yatmak


IRA üyesi Bobby Sands 3 Mayıs 1981’de komaya girdi ve açlık grevinin 66. günü hayatını kaybetti. Belfast’taki cenazesine 70 binin üzerinde kişi katıldı. İrlanda’daki Britanya egemenliğine karşı mücadele eden IRA, bu cenazenin ardından büyük bir güç kazandı, yaşanan ağır travmadan etkilenen pek çok İrlandalı genç örgüte üye oldu. IRA’yı büyüten ölümler IRA militanları, kendilerine savaş mahkûmu muamelesi yapılmasını, örneğin tek tip elbise giydirilmesini protesto için açlık grevine gitmişlerdi. Bobby’nin ölümünün ardından greve katılan başka gençler ölmeye başladı. Ancak dönemin Britanya başbakanı Thatcher nuh dedi peygamber demedi. Sonunda 10 kişi yaşamını yitirdi. IRA’nın siyasi kanadı Sinn Fein eylemlerin ardından ana siyasi partilerden biri hâline geldi. Açlık grevi işe yaramıştı... Britanya yönetiminin Hindistan’daki uygulamalarını protesto için Gandhi’nin 1932 mayısında başlattığı ve 21 gün süren açlık grevi gibi... Seslerini, mücadele amaçlarını kendi sağlıklarıyla, hayatlarıyla bedel ödeyerek duyurdular dünyaya. Türkiye’de de benzeri ve daha acı eylemler yapıldı. 1996’da 69 gün süren ve 12 mahkûmun öldüğü açlık grevini düşünün. Kriminalize edilemeyen muhalefet O günlerden bugüne çok şey değişti. Sivillerin kendi seslerini daha az bedelle, daha acısız ve şiddetsiz duyurabilecekleri sofistike eylem biçimleri gelişti... Modern dünyanın eylemcileri kendi gruplarının dışına, o da yetmedi kendi toplumlarının ötesine sıçrayarak, yeryüzü sakinlerini ikna ede ede hedeflerine yürüdüler. Greenpeace bunun ilk örneklerinden, eylemleriyle sadece devletleri değil, global şirketlere de meydan okudular ve hepsini dize getirdiler. Çünkü meseleleri ve talepleri konusunda başkalarını ikna edebildiler. Gerekçelerini çok net ortaya koyup, yaratıcı ve ilgi çekici bir üslûpla dile getirdiler. Yaratıcılıkları nedeniyle medyanın ilgisini çektiler ve kendilerini duyurdular, üslûpları nedeniyle eylemleri medya tarafından kriminalize edilmedi, bu nedenle marjinalize olmadılar, çığ gibi büyüdüler ve ciddi bir baskı unsuru oluşturdular. Kebapçıdan çıkıp açlık grevini desteklemek Ancak modern çağın görgüsüne ve sunduğu yeni olanaklara rağmen, Türkiye’de hâlâ açlık grevleri yapılabiliyor. Bugün, bayramın ikinci gününde, açlık grevlerinin ise 45. günündeyiz. Öcalan’ın sağlık, güvenlik ve özgürlük koşullarının sağlanması, anadilde eğitim ve savunma hakkı talebiyle 680 Kürt mahkûm açlık grevinde... Elbette günümüzde sadece bizde değil, başka ülkelerde de benzeri eylemler oluyor, olmuyor değil. Geçtiğimiz nisanda İsrail hapishanelerindeki 2000 Filistinli mahkûm açlık grevine girmişti... Bireysel eylemciler var: Eski Ukrayna saşbakanı Tymoshenko, mayıs ayında girmişti. Hindistan’da Irom S.Chanu, 25 bin kişinin öldüğü Manipur’daki devlet uygulamalarını protesto için 12 yıldır açlık grevinde. Her ne gerekçeyle olursa olsun, ölmeye yatarak davalarına olan inançlarının gücünü göstermek, başkalarında suçluluk hissi yaratarak meseleye dikkat çekmeye çalışmakakla getirilmemesi gereken bir çözüm olmalı. Kendi bedenine bu kadar hoyratça davrananların bu eylemine, kebapçıdan çıkıp holiganlık yapanların da biraz hicap duymaları lazım. Neden mi... IRA’lı Bob öldüğünde, internet yoktu, Türkiye nüfusunun yarısı Facebookkullanmıyordu, insanlar internet üzerinde beş para harcamadan açtıkları kendi blogları aracılığıyla fikirlerini yaymıyordu, Twitter’da trend topikler olmuyordu, gençler YouTube’a kendi elleriyle hazırladıkları ve milyonların izlediği videolar yüklemiyordu. Yurttaşların cep telefonlarıyla çektikleri materyalleri paylaştıkları yurttaş gazeteciliği websiteleri yoktu. Yani bilgi, geçmiş zamanlarda olduğu gibi belli grupların ya da devletlerin filtresinden geçerek değil, tek tek bireylerin elinden geçerek yayılıyor artık... İnternette örgütlenip aynı gün Taksim’e çıkılıyor. Hiyerarşik, şiddet içeren, baskıcı ve manipülatif eski dünyanın zincirleri kırılıp, şiddetsiz, demokratik ve yatay bir iletişim sistemi devreye giriyor: Bu yeni dünyada kendini çoğaltmanın, başkalarını coşturmanın yolu kimi nasıl ikna edeceğinizden geçiyor. PKK-BDP arasındaki sinerji birliğinin de yeni gelişmeleri anlayarak politikalarına yön vermesi lazım. Headquarter’ı Kandil’de olan ve savaş üzerine kurgulanmış eylemler konusunda uzman olanlar, aynı kültürü şehir politikalarına taşıdıklarında hayal kırıklığına uğrayabilirler. Nitekim bu son açlık grevi beklenilen etkiyi yaratmadı, şu andaki ilgiyi de çok geç yakaladı. Sevgili Ferhat Tunç’la Twitter’da aramızda geçen tartışmada söylediklerimi tekrar edeceğim: İnsan sağlığının yıkımı üzerine kurgulanan açlık grevi eylemlerini teşvik etmek yanlış, BDP saflarında sivil siyaset yapanların kendilerini ve cemaatlerini kurbanlaştırarak etki yaratma çabaları dayanlış. Yıllar sonra Ferhat Munzur kıyısında, bense Cancun plajlarında yürürken, sağlığını yitirmiş o grevci mahkûmlar yatağa bağımlı olacakları için sadece pencereden dışarıya bakabilecekler. hidirgevis@yahoo.com twitter.com/ hidirgevis

Putin ve Erdoğan arasındaki 7 benzerlik


Putin dünya siyasetinin en kendine özgü liderlerinden: en az ergenlik çağındaki gençler kadar ben buradayım demek istiyor, üstelik hiç tükenmeyen bir heves ve gayretle. Maharet, vicdan ve mükemmeliyet vurgusu yapılan fotoğraflarında, kutup ayısına şefkat gösteriyor, savaş uçağı kullanıyor, göğsünü açıp ata biniyor, karate yapıyor. Yani bir tür sevilme- beğenilme- onaylanma ihtiyacı var Putin’de. Yoksa bu çabaları sadece bir marketing girişimi olarak izah edilemez. Putin, yakın zaman önce 60. yaşını kutladı; adına “iyi kalpli adam” sergileri mi açılmadı, dergiler Putin özel sayıları mı çıkarmadı, konserler mi düzenlenmedi... Şenliğe dönüşen etkinlikler, medyada “bayram” olarak nitelendirildi. Bu manzara Putin için iyi mi... nereden baktığınıza bağlı. Biliyoruz ki bu dönemde baba oğula böyle bir ilgi göstermez, halk siyasetçiye neden göstersin. Bütün bu tertiplerinin arkasında muhtemelen Putin’e şirin görünmeye çalışan işgüzar yöneticiler var. Bu da işin öteki yüzünü gösteriyor: bir devlet adamına yaranma çabası demokrasilerde değil otoriter rejimlerde olur. Zaten karşımızda Stalin tecrübesi yaşamış bir toplum var: dolayısıyla geçmiş reflekslerini bugüne transfer edip Putin’e yöneltmekte zorluk çekmiyorlar. Putin’in doğum gününü pek çok dünya lideri ile birlikte Başbakan Erdoğan da kutlamıştı. İlginçtir, Suriye nedeniyle şimdi ilişkileri limonileşen bu iki lider arasında pek çok benzerlik var. İşte benim çıkarabildiklerim. Üç çocuk kampanyası: Erdoğan daha geçenlerde, düğününe katıldığı Olimpiyat şampiyonu Alptekin’den üç çocuk beklediğini dile getirdi. Bu istek kaynağını, nüfus ve ekonomik ilerleme arasında birbirini yükselten bir korelasyon ilişkisi olduğu tezinden alıyor. Putin de ülke nüfusunu 142 milyondan 154’e çekmek için ailelere ciddi biçimde çocuk yardımı yapıyor. Üçüncü çocuk ise çok kritik. Üçüncü çocuğu yapınca aylık yardım yedi bin rubleye kadar yükseliyor. Ekonomik başarı: Putin’in ekonomik başarısının modern bir mit olduğunu, onun oligarşik bir kapitalizm inşa ettiğini iddia edenler var, diktatör olduğunu da... Kim ne derlerse desin: Putin, Rusya ekonomisini ciddi biçimde toparladı. Evet, ülke ekonomisi petrol ve doğalgaza bağımlı olabilir ama sonuçta Putin döneminde yaşam standartları iki kat arttı. Dünyanın 20. büyük ekonomisiyken altıncı büyük ekonomisi hâline geldi. Ya Erdoğan, ona da diktatör diyenler var... Ancak o da ekonomik bir enkaz devralmıştı ancak Türkiye geçen yıl dünyanın Çin’den sonra en hızlı büyüyen ikinci ekonomisi oldu. Dünyanın en büyük ekonomisi sıralamasında ise 15. sıraya çıktı. Büyük İmparatorluk hayali: Putin, dağılan eski Sovyet Cumhuriyetleri üzerine kontrolü arttırarak Rusya’yı yineden eski günlerine geri götürme hevesi taşıyor. Yakın zaman evvel, Gürcistan seçimlerini, “Putin’in kuklası” denen İvanişvili liderliğindeki parti kazandı. Putin’in Ukrayna’da falan yaptıklarını anlatmama gerek yok. Peki Erdoğan? Osmanlı sınırlarında yer alan Kürdistan, Mısır, Tunus gibi bölge ve ülkelerin liderleri de son AK Parti kongresindeydi. Dolayısıyla Amerikan Cumhuriyetçilerinin, Türkiye’yi yeni bir Osmanlı devleti kurmaya çalışmakla itham etmeleri, Obama’yı da bu projeye destek olmakla suçlamaları boşuna değil. Cumhurbaşkanlığı-Başbakanlık: Putin 2000’den 2008’e devlet başkanlığı yaptı ancak anayasa nedeniyle üçüncü kez bu göreve seçilme şansı yoktu, bunun üzerine istediği gibi kontrol edebileceği bir isim olan Dimitri Medvedev’in devlet başkanlığına seçilmesini sağladı, kendisi de başbakan kaldı. 2012’de siyasal sistemdeki oynamalarla seçimlere girdi ve bir değiş tokuş yaptı: bu kez altı yıllığına yeniden devlet başkanı oldu... Medvedev de başbakanlığı aldı. Bu durum Erdoğan’ın kontrolü elden bırakmadan Köşk’e çıkma isteğiyle ilgili spekülasyonları çağrıştırıyor. Eleştiriye tahammülsüzlük: Putin eleştiriye tahammüllü değil, eleştirenlere de bire bir takıyor, gazetecilerden tutun da Pussy Riot gibi müzik gruplarına kadar. Davaları için saçını süpürge edenlerde görülen bir alınganlığa sahip Putin. Eleştiriyi kendine yapılmış bir yardım ya da bireylerin vatandaşlık hakkı olarak değil, nankörlük veya maksatlı bir saldırı olarak görüp cezalandırıyor. Güçlü bir liderin bu kadar küçük şeyler üzerinde durması, ondaki gizli özgüven zayıflığına bağlanabilir. Yıkılmış bir sosyalist sistemin türbülansından çıkıp gelmiş, bilinçaltında her şeyin birden bozulup geriye gidebileceği endişesi taşıyor ve sonuç olarak en küçük eleştiriyi tehlike olarak algılıyor. Erdoğan da askerî vesayet sisteminin türbülansından çıkıp geldi. O da bugün güçlü bir lider ama Putin’dekine benzer kaygılarla hareket ediyor... Gazeteci Nuray Mert’i meydan konuşmalarında eleştirmiş ve ardından aynı gazeteci işini kaybetmişti. Maço ve kontrolcü: Putin ilerleyen yaşına rağmen hoş ve fit bir erkek; spor yapıyor, birçok hobisi var. Erdoğan’ın hobisi yok, spor yapmıyor ama Putin kadar fit hatta daha da yakışıklı. İkisi de kontrolcü, maço ve sert mizaçlı. Dipten geldiler: Putin, gizli servis KGB’de alt düzeyde bir yöneticiydi, Erdoğan ise İETT’de geçici işe alınmış bir çalışan. İkisi de bugün nerede. Bizde Erdoğan’ın doğum günü milletçe kutlanmadı hiç. Bu da hem Erdoğan ve Putin arasında, hem de Türkiye ve Rusya demokrasileri arasındaki önemli bir fark. hidirgevis@yahoo.com twitter.com/ hidirgevis

#navbar-iframe { height: 0px; }