26 Mayıs 2008 Pazartesi

Eti yeme beni ye

Hıdır Geviş-New York

New York belki de dünyanın en tahammüllü şehridir. Yüzü yumuşak, herkesin nazının geçtiği bir şehir. Aslında bu şehir biraz hayat kadınları gibi: herkesle düşüp kalkıyor, kimseyi kimseden ayırmıyor, her geleni seviyor, okşuyor. Müslümanı, Zerdüştü, Afganı, Almanı, Kürdü, koministi, liberali hespsinden bizde var. Bu nedenle dünyada kaç ülke varsa o ülkelerden de muhakkak bir iz bulursunuz bu kentte.

New York’da yaşayan farklı milletlerden gruplar bazen 5. caddeyi kendi varlıklarını göstermek için büyük ve uzun bir sahneye çevirirler. İrlandalılar, Türkiyeliler, Yahudiler, Gayler, Portorikolular ve daha pek çok millet, yılın farklı zamanlarinda karnavalı andıran geçit yürüyüşleri yaparlar bu cadde üzerinde. Arabalar süslenir, o kültüre özgü müzikler çalınır, dans edilir, showlar yapılır, insanlar özel hazırlanmış kostümlerini giyinir… Bu işlere en çok turistler sevinir ve oltaya balık gelmiş gibi çıkıda çıkıda resim çekerler.

Geçen 18 Mayıs’da şehir, yepyeni bir yürüyüşe sahne oldu. New York’da, hatta Amerika’da ilk defa vejeteryanlar bir şenlik yürüyüşü yaptılar. Resmi adı “Veggie Pride Parade” (Sebzelerin Şeref Yürüyüşü) olan bu etkinlikten beni haberdar eden ise ev arkadaşım Jonathan’dı. Çünkü Jonathan vejeteryan ve et yemiyor, yumurta da yemiyor. Biliyorsunuz vejeteryanların da çesitleri var. Ancak Jonathan yürüyüş günü şehir dışında olmak zorunda olduğu için, onun vasiyetiyle etkinliği ben takib ettim.
Yürüyüş, 9. cadde ile Gansevoort sokağının kesiştiği yerde başladı ve Washington Square Park’da son buldu. Bitiş noktasında çesitli gruplar konserler verdiler, konuşmalar yapıldı.

Bu arada yürüyüşü tertib eden organizasyonun internet sitesinde 20 dolardan 110 dolara kadar sebze ve meyve modelli kostümler satıldı. Yürüyüsteki katılımcılarin bazıları bu kostümlerden giymişti. Pek coğu da kendi ürettikleri ilgin. kostümlerle ortalığı şenlendirdiler. Bazıları da sadece ellerinde pankartlarla yürüdü. Bu pankartlarda “et eşittir ölüm” gibi vejeteryanık propagandası yapan sloganlar yazılıydı.

Hatırlatmakta yarar var, sebzelerin şeref yürüyüşü 2001 yılından beri Paris’de yapılan Veggie Pride Parade’den esinlenerek organize edilmiş

Amerikan ordusunda "irtica"


Hıdır Geviş-New York

Jeremy Hall Irak’da savaşan Amerikan ordusuna mensup bir askerdi. Bu genç asker, ateist oldugu için Hristiyan ordu yetkilileri tarafından ciddi bir psikolijik ve fiziki saldıriya uğruyor, hatta ölümle bile tehdit ediliyor. Can güvenliği tehlikeye giren Jeremy, yetkililerce eve postalanıyor. Ancak resmi yetkililer, Jeremy’nin tekrar orduda çalışmasını engelleyici tedbirler alıyorlar. İçine düşürüldüğü durumu kabullenmek istemeyen Jeremy ise kaderine boyun eğmiyor ve Amerikan Savunma Bakanlıgını’nı dava ediyor. Davanın ilginç bir gerekçesi daha var: Bu gerekçeye gore Amerikan ordusunda köktendinci Hrisytiyanlık inanışı, askerlere zorla dayatılıyor.

Aslında Amerikan ordusu içindeki dini örgütlenme son derece ciddiye alınması gereken bir sorun. Çünkü her şey bu hızla giderse Amerikan askerleri kendilerini laik bir ülkenin askereri olarak değil, Haçlı ordusunun askerleri olarak görecekler.

Dinin bir ülke için ne kadar kritik bir soruna dönüşebileceği ve bu nedenle laikliğin ne kadar önemli olduğu meselesini Amerika’yı yıllar yıllar önce kuranlar gayet iyi biliyordu. İşte bu nedenle Amerikan anayasasının ilk maddesine göre, Kongre ne dini kuralları belirleme konusunda yasal bir düzenleme yapabilir ne de dinin özgürce yaşanmasını engelleyici bir yasal düzenleme hazırlayabilir.

İşte Anayasadaki bu madde, ülkedeki laikliği herkes için garanti altına alıyor. Ancak bu maddeye rağmen, dinci Bush iktidarının, özellikle ülkedeki Evangelistlere örtülü ve açık yardımlar yapmayı sürdürerek devletin laiklik presibini çiğnedigi de biliniyor..

Bush’un bu konudaki tutumu elbette Amerikan ordusuna da yansıyor. Ordu içinde de ciddi bir Hristiyan örgütlenme var. Oysa ordu kesinlikle laik olması gereken bir kurum ve bu kurum içinde hiç bir dinin bir diğerinden üstün tutulmaması gerekiyor. Orduda Hristiyan askerler çoğunlukta ama yetkililer, diğer dinlerden askeri mensupların da ihtiyaçlarını göze alarak, geçmişte bir takım adımlar atıldı. 1987’de Budist askerlere dini konularda danışmanlık yapan Budist subaylar orduda goreve başladı. 1993 yılında ise müslüman görevliler atandı. Burada amaç ülkedeki dini çeşitliliği dikkate almak ve bu çeşitliliği orduya da yansıtmaktı. Ancak laiklik ilkesi gereği ordu içinde herhangi bir dini inanışa iltimas tanınması ya da o inanışın dolayli ya da direkt propagandasının yapılması yasalara aykırı.

Ancak Christian Embassy gibi gruplar ozellikle ordu içinde ciddi bir örgütlenme içine giriyorlar. Örneğin Colorado’da yer alan bir askeri üste nasıl büyük bir kilise inşa edildiğini ve burada nasıl incille ilgili dersler verildiğini Youtube’daki videolardan görebilirsiniz. Youtube’un arama kutusuna “Campus Crusade for Christ Air Force Academy Propaganda” yazarsanız sözünü ettiğim videoya ulaşabilirsiniz.

17 Mayıs 2008 Cumartesi

Hayvan kardeşliği_New York ve ilişkiler_Hıdır geviş




Hıdır Geviş-New York

Yaz geliyor. New York yine katlanılmaz bir hal alacak. Aman uyarmadı demeyin, olur ya cebinizde paranız, elinizde vizeniz varsa, sakın sakın sakın bu taraflara yakın gelmeyin. Kendinize, gönlünüzü gezdireceğiniz başka bir şehir bulun.

New York’u gezmek için en kötu mevsim, yaz mevsimi. Buraya gelecekseniz Mayıs ayında gelin ya da Sonbaharda….

Yazın şehir çok sıcak oluyor bir, nemli oluyor iki, çis kokuyor üç, ortalıkta koca koca sıçanlar cirit atıyor dört, New Yorklu göz şekerleri (yakışıklı erkekler , güzel kızlar) tatil için şehri terkediyor beş.

DÜĞÜN KARDEŞLİĞİ: Yaza girmeden önce New Yorklular evlerinde parti vermeyi pek bir severler. Özellikle geniş terası olanlar ya da küçücük de olsa bir bahçeye sahip olanlar, parti verme konusunda daha da heveslidirler. Çünkü bu güzel havalarda insanları evinize ancak bu iki şeye sahipseniz çekebilirsiniz.

Şimdilerde hava güzel müzel ama dışarıya pek çıkmıyorum. İşim gücüm çok, çalışmam lazım. Anlayacağınız birazcik evimin erkeği oldum gibi. Bu vaziyetim ne kadar sürer bilmiyorum.
Ancak geçen gün, bir arkadaşımın hatırını kırmamak için davetini kabul edince, bu kuralı da istisnai biçimde bozmuş oldum.
Arkadaşım , Boston'a yakın küçük bir kasabada yaşıyor. Ablasının kızının düğün partisi için uzun bir aradan sonra New York’a geldi. Bu arada yeni evli kizmiz da oğlumuz da sanatçı. Bu genc cift, israftan kaçınmak için aile arasında mutevazi bir davet vermeyi daha uygun görmüşler.

Ben de onları kendim gibi fakir sanmıştım. Davet, Tribeca’da. Bu muhit şimdi zenginlerin gözde yeri. Tribeca, eski atelyeler, fabrika ve depolarla dolu izbe bir semtti yakın bir geçmişe kadar. Şimdi bu binalar restore edilip çok güzel apartmanlar, lokantalar, mağazalar ve galeriler haline getiriliyor. Tribeca Film Festivali'ne de ev sahipliği yapıyor bu semt. New York’daki emlak dergilerine bakılırsa pek çok Hollywood yıldızı bu civarda kendilerine lüks daireler alıyorlar. Örneğin Gwyneth Paltrow 5.5 milyon dolara bu bölgeden bir penthouse (teras katı)satın almıştı.

Israftan kaçan sanatçı çiftin yaşadığı daireye bakın hele, kooocaman bir loft. Yani tek bir oda. Durun, öyle bildiginiz türde bir göz oda değil. Tavanları yüksek mi yüksek. İçerisi ise iki basketbol sahası büyüklüğünde. Böyle bir yer benim olsa , böler böler 8 ayrı duplex daire yapar, kiraya verirdim. Sonra da ömrüm boyunca bir hamakta yan gelir yatardım.

Şimdi soracaksınız madem davet aile arasında, senin onların içinde işin neydi? Elbette cemiyet muhabirliği yapmak için orada değildim. Açık konuşayım, oraya arkadaşımın aksesuarı olarak gittim. Kendisi single, ve bu durumundan da pek bir yüksünüyor. Orada akrabalarına karşı “yapayalnız” gözükmemek için, beni çağırdı, yardımseverimdir, üşenmedim arkadaşıma kavalyelik yaptım. İyiki de gitmişim, pek bir el üstünde tutuldum.

Bu arada oraya aç gittim, arkadaşım bolca yiyecek olacağını söylemişti. Nerdeeee. Üç tane barmen tutmuslar. Önlerindeki tezgahta çesit çesit şaraplar ve çesit çesit peynirler var. Burada da iyi peynir çok pahalı, kimbilir ne kadar para saydılar. Ama onun dışında da görünürde pek bir şey yoktu. Sadece, sağa sola konulan yüksek yuvarlak masaların üzerinde bir kaç salkım üzüm, biraz pate (ciğer ezmesi), bir kaç kase guacamole (ezilmis taze avakado ile küçük küçük doğranmış soğanın karışımından oluşan Meksika’ya özgü bir çesit appetizer ) ve doritos panços vardı. Davete katılanlar daha çok Hudson nehrine bakan o koca terasta konuşmaya dalmıslarken, ben açlığımı bastırmak için masa masa dolaşıp bütün o ıvır zıvırlardan tattım. Eğer karnım açsa gözlerim kayarcasına yiyecekleri kesip durmam, gider alır yerim.

SIÇAN KARDEŞLİĞİ: Davetin ardından, arkadaşım beni arabasıyla Christopher street üzerindeki Path treninin geçtiği metro istasyonuna bıraktı. Buradan ev çok yakın. Toplam 7-8 dakika. Nehrin tam karşı kıyısı Hoboken çünkü. Trene binmek için aşağı inince çığlık sesleri duydum. Hiç şaşırmadım, alışığım. Ne zaman metroda bir çıglık sesi duysam, bilirim ki orada birinin boğazı kesilmiyor orada bir garip turist vardır. Çünkü turistler metrodaki sıçanları görünce genellikle korkup bağırıyorlar. Halbuki bizler onlarla kardeş kardeş yaşamaya alışığız. Sıçanlar bana çok şirin geliyor. Çığlık olayının zuhur ettiği gece, kedi büyükluğünde dört sıçan, pepperonili (bir çesit sucuk) koca pizza dilimini almış, kendi aralarinda güzel güzel bölüşmeye çalışıyorlardı. Bu manzaranın korkulacak nesi var.

Ben sıçanları seviyorum ama belediye pek sevmiyor. New York Belediye Baskanı Bloomberg , farelerle savaş için 13 milyon doların üzerinde bir butçe ayırmıs. Ama bu savaşta pek basarılı olmadığı kesin. Savaş nasıl yürütüyor, onu da pek aklım almıyor. Çünkü öyle bir şey ki, kapan da koysanız, bubi tuzağı da kursanız, zehir de serpseniz, sıçanlara işlemiyor. Sıcanlar inanilmaz uyanık varlıklar ve bir şeyin tehlikeli olduğunu bir defa farkettiler mi ömrü billah ona bir daha yaklaşmıyorlar.

Onların kökünü kazımak isteyen vicdansızların yapacağı tek şey var, avcılık lisansı alanlara 100’er sıçan öldürme şartı koşmak. İşte o zaman sıçanların nüfusu aşağıya inebilir. Ama bu da bir tür soykırım olur ki hiç iyi bir şey değil, kesinlikle onaylamam. Bu şehirin üstü bazılarının babasının malı olabilir ama altı da sıçanlara ait.

Bu tür büyük sıçanlar genellikle metro ağının olduğu yerlerde ortaya çıkıyor. Mertronun karanlık dehlizleri sıçancıklar için emniyetli bir yuva. Acıktıkları vakit, ya da temiz hava almaya ihtiyac duyduklarinda yeryüzune çıkıyorlar. Çöpleri karıştırıyor, lokanta mutfaklarından bir şeyler araklıyorlar. Olmadı sağa sola dökülmüş krıntıları topluyorlar, sonra da gerisin geri yuvalarına yani kentin dibine dönüyorlar.

Bu sıçancıkları öyle küçümsemeyin. Asla ekşimiş yiyecekleri yemiyorlar. Pizzaya bayılıyorlar. Kırmızı et ile beyaz eti mümkün mertebe dönüşümlü yemeğe çaıişıyorlar. Bazen kendilerini şaraba vuruyorlar. Bulduklarında bira da içiyorlar. Neticede onlar da bir canlı. Onların da dertlerden kederlerden uzaklaşmak için sarhoş olmaya ihtiyaçları var. Hiç abarttığımı düşünmeyin bu bilgilerin hepsi doğru.

Bu arada sıçanlar konusunda en çok şikayetçi olanlar ise Manhattan’ın kuzeyinde yer alan Bronx semti sakinleri. Bu muhitte ağırlıklı olarak yoksul Latinler ve siyahlar yaşıyor. Demek ki Bronx sıçanlar için en yasanılabilir bölge. “Belki de bu bölgenin çöplerinde sıçanların ağız tadına uygun leziz yiyecekler vardır da ondan sayıları burada çok” diyesim geliyor ama, değil. Belediye, bu bölgeyle fazla ilgilenmediği için. Bronx dışında sıçanlar için en yasanılabilir ve güvenli diğer bölgeler ise Bushwick, Brooklyn, Concourse Village, Melrose, Highbridge ve Harlem’in batı yakası.

KÖPEK KARDEŞLİĞİ: Yaz aylarında bu sıçancıklar metronun karanlık tünellerinde can veriyorlar. Zaten ortalama yaşam süreleri 3-4 yıl. Ama New Yorklu sıçanların ortalama ömrü bir yıl. Bu şehirde yaşamak onlar için de zor yani. Sürekli stress içindeler. Ondan kaç bundan kaç, bir gürültü duyduğunda kaç, hayat mı bu yani. Bazen onları gördüğünde okşamak sevmek ,ilgimi, şevkatimi ve onların hayatta kalma çabasına duyduğum saygıyı belli etmek istiyorum. Ama hayvancıkların benden bile ödleri kopuyor, hemen ortadan tozoluyorlar.

Sıçancıklar kentin zorluğuna dayanamayıp er yaşta ölüverince, cesetleri de bir süre sonra kokuyor tabii. Ama durun, Manhattan yaz aylarında sedece fare cesedi değil, köpek çisi de kokuyor. Daha önce söylemiş miydim bilmiyorum. Manhattan’da köpek nüfusu pek bir yüksek. New York genelinde çesitli rakkamlar ileri sürülüyor ama 1 milyonun üzerinde köpek olduğu konusunda herkes hemfikir . İnsanların can dostu köpekler. Birini itip kakmak,onu kendine bağımlı yapmak, ona bağırmak çağırmak ve emir vermek isteyen insanlar, köpeklerle yaşayarak bütün bu fantazilerini gerçekleştiriyorlar. Buna rağmen temiz kalpli köpecikler, sahiplerine kin beslemiyor, diş bilemiyor, kardeş kardeş geçinmeye çalışıyorlar.

Her neyse… Düşünsenize bu 1 milyon köpeğin günde bir kere sokağa işediğini. Güneş ışınları sulanan alana vurunca, çis havada buharlaşıp keskin bir kokuya dönüşüyor.

Bazen, bazı köpek sahipleri, köpeklerinin dışkısını toplamıyor bile. Bu da ayrı bir dert. Eskiden bu o kadar büyük bir sorunmus ki 1978 yılında “pooper scooper" kanunu çıkarılarak köpeğinin dışkısını toplamayanlara cezalar getirilmis. Bu kanuna göre ilk defa bu suçu işleyenlere 50 dolar ceza kesiliyor. Ancak bu ceza da çok caydırıcı olmuyor. İste bu nedenle uzunca bir süredir şöyle bir tartışma yürütüluyor. Diyorlar ki köpek lisansı almaya gelenlerin köpeklerinden kan örneği alınsın ve DNA testi yapılsın . Sonra bu bilgiler köpeklerin kişisel dosyalarına kaydedilsin. Ne zaman biri görevli, kaldırım kenarında köpek dışkısı gördüyse, alıp getirir ve labaratovarda test edilir. Elde edilen DNA sonucu eldeki dosyalarla karşılaştırılır ve böylece dışkının hangi köpeğe ait olduğu bulunur. Bütün test masrafları da köpeğin sahibine yüklenir. Böyle bir yöntemin köpek sahibi olanları çok daha sorunlu davranmaya iteceği söyleniyor. Çünkü DNA uygulaması onlara kacış imkanı bırakmayacak.

Köpek sahipleri her sabah erkenden kalkıp, köpeklerini dışarı çıkarıyorlar, biraz gezindikten sonra, köpecik aklının yattığı bir yerde, atıkları dışarı veriyor. Ardından da sahibi, elindeki naylon poşetle o dışkıyı sıyırıp alıyor ve en yakın çöp vidonuna atıyor. Ama ne kadar sıyırırsanız sıyırın geride yine bir miktar kalacaktır. İşte yaz güneşiyle kavrulan bu atıklar, şehre ayrı bir koku katıyor.

AT KARDEŞLİĞİ: Manhattan’ın bu koku sorunu yeni değil. Manhattan Manhattan olalı kokulu bir yerleşim yeri olmuş zaten. İçinde yaşadığımız yüzyılda, köpekler, sıçanlar ve egsozdan çıkan gazlar Manhattan’ın kokusunu etkiliyor. Bir yüz yıl önce ise atlar şehrin kokusunu etkiliyormus. Ayaklarında nalları, takıda takıda dolaşan, at arabasıyla yük çeken, tramvay çeken bu atlar öyle böyle değil, günlük 20 pound’a varabilen gübre saçıyormus sokaklara. Buna bir de her birinden çıkan bir kaç litrelik çişi ekleyin. Üstelik o donemdeki at nüfusu 100 bin ile 200 bin arasında gidip geliyordu. Şimdi oturun ve New York’un o zamanki kokusunu hesab edin.

Kimilerine göre New York’da, günde 2500 ton at fışkısı ortaya çıkıyordu. At fışkısı sadece kokusuyla rahatsız etmiyordu. Yağmur yağınca ayrı bir dertti, ortalığı adeta bir bataklığa çeviriyordu. Süslu hanimefendiler uzun eteklerini fışkı çamuruna değdirmemek için çok ama çok zahmete giriyordu.

At fışkısı güneşte kuruyunca ayrı bir dertti. Rüzgarda havalanıyor, miletin gözüne kaçıp kaşındırıyor burnuna kaçıp hapşırtıyordu. Kent halkının salgın hastaliklar nedeniyle kırılmasında da at fışkısının çok önemli bir payı vardı.

İnsanların can dostu ve sadık kölesi olan atların, şehrin gündelik hayatında yolaçtıkları başka arızalar da vardı.

Tramvay şirketleri ve zalim faytoncular, atları o kadar çok çalıştırıyorlardı ki ensesine kamçıyı yiyen atçıklar, arkada ne varsa onu çekmeye çalışıyordu. Bu hayvancıkların ağıi var dili yok gibiydi. Çek baba çek. Halbuki bir çifte atsalar, kalpsiz arabacıyı tee bulutlarin üzerine gönderebilirlerdi. Ama yorgunluktan kişnemeye bile takatleri yoktu. Sonunda öyle yorgun düşüyorlardı ki yol ortasında birden bire nallari havaya dikiyor ve öteki dünyanın yolunu tutuyorlardı. O dönemler şehirli atların da ömrü normalden çok ama çok kısaydı, 2.5, bilemediniz 3 yıl yaşayabiliyorlardı. Onca çileye ömür mü dayanır.

1866 yılında TheAtlantic Monthly adlı dergi , Broadway caddesinde at cesetlerinin trafiği nasıl da tıkadığını yazar. Bu koca hayvanların cansız bedenini kaldırmak da ayrı bir meseleydi. Çünkü her biri 1.300 pound (benim ağılıgım 175 pond ) geliyordu. Atları arabaya koymak başlı başına ayri bir işti. Ceset yüklenen arabacıkların beli burkuluyordu. Söylendiğine göre 1880 yılında New York caddelerde, görev başında vefat etmiş 15 bin at cesedi toplandı.

1906 yılında, 5. caddedeki son atlı travmayın da kalkmasıyla birlikte, fışkı kokusu da ortadan kalktı.

At her yerde at. Ha New York ha Istanbul. Hani diyorum, tarihten biraz ders çıkarsak ne olur. Bizi tekmeleyenlere dönüp bir tekme de biz atsak: Halk Tekmesi.

3 Mayıs 2008 Cumartesi

Kurdun kuşun içinde



Hıdır Geviş-New York
Bazen öyle şeyler öğreniyorum ki “Hıdırcım az önce bir yaşına daha girdin“ diyorum kendi kendime. Bu öğrenmeler son bir kaç yıldır pek bir sıklaştı, böyle giderse erken yaşlanıp erken öleceğim.
Bu nedenle beni şaşkınlığa uğratacak şeyler öğrenmemeye gayret gösteriyorum. Ama Sybil gibi yakamdan bir türlü düşmeyen bir arkadaşım varken, hızla ihtiyarlamanın önüne geçemeyeceğim gibi görünüyor. Çünkü bu kız, karşıma her çıktığında yeni şeyler yumurtluyor ve haliyle duyduklarım karşında ağzım yine beş karış açık kalıyor.
Sybil in son macerası ise buraya değil Playboy dergisine yazılacak türden. O nedenle olanı biteni mümkün mertebe RTÜK testeresiyle budayacağım. Neme lazım, sonra “bu çocuk amma ileri gidiyor” demesinler. Dost var düşman var.
Sybil’in bu macerarını dinlerken kafam allak bullak oldu. Hayatımı bundan sonra Sybil’den önce ve sonra diye ikiye bile ayırabilirim. Çünkü inandığım en büyük şeye yani aşka artık inanmiyorum. Birazdan ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.
Sybil, en son buluşmamızda, bir swingers klübüne gittiğini söyledi.”O da nedir?” diye sordum saf saf. “Hadi hadi bilmiyormuş gibi yapma” der gibi manidar manidar güluümsedi. “Yemin ederim bilmiyorum” dedimse de Sybil’i inandıramadim. “Ben saf bir Anadolu çocuğuyum, öyle her seyi bilemem” diyesim geldi ama anlamazdı ki, vazgectim...
“Peki anlat biraz ne yaptın o klübde, dansettin mi, müzik nasıldı, ne yedin ne içtin?” dedim. Bana hınzırca bakışlar fırlattı. Sybil’in gittigi yer Brooklyn Heights’da bir yerdeymiş, yani East River’in (Doğu Nehri) karşı yakası. Çok güzel tarihi brownstone ve townhouse evleri (Savaş öncesi inşa edilmiş taş binalar) olan bu semt tam nehrin kenarında yer alıyor ve Brooklyn’in en pahalı yeri. Geceleyin o yakadan bakarsanız Manhattan manzarası çok güzeldir.
Sybil internetten bulmuş bu klübü. Genellikle evli çiftler gidiyormus klübe. Çiftlerin kişi başı 150 dolar ödemeleri gerekiyormuş ama bekar ve yalnız gelen kızlardan giriş için ücret alınmıyor. Hatta içerde bedava içki de veriyorlarmış. Kapısı açik tutulan göz göz odalar varmış, icersi de loşmuş. Orada seksüel olarak isteyen istediğiyle istediğini yapıyormuş. Sybil’in söylediğine göre bu klübe yalnız gelen erkekler kabul edilmiyormuş. Ama nadir de olasa başka yerlerde yer alan bazı kulüplerde kapıda tek başına dikilen erkekler de içeri alınıyormuş. Tabi onlardan da para kesiliyor.
Swingers klüplerinin yanı sıra bir de evlerde yapılan swingers partileri var. Evli çiftler internete ilan veriyor, belli şartlar öne sürüyorlar ve bu şartları kabul edenler ve bu şartlara uyanlar evdeki partiye gidiyorlar. Bağ evinde şarap içilerek yapılan partilerden tutun da şehirdeki apartmanın teras katında yapilan partilere kadar çesit çesit parti var. Bekarlar da kendi aralarında bu tür partiler veriyorlar. Evlerde yapılanlardan 15-20 dolar gibi sembolik paralar alınıyor ve orada alkolsüz içecekler, kuruyemiş ve condom bulunduruluyor.
Burada bazı insanlar hayatı başka bir boyutta yaşıyorlar. Ama galiba ben henüz o boyuta geçmeye hazır değilim. Sybil’den duyduklarımdan sonra oturdum düşündüm. Dedim ki “Hıdırcım, Yeşilçam filmlerindeki aşk hikayeleriyle beyni yıkanmış biri olarak, o eski moda aşklardan birini de sen yaşamak istiyorsan havanı alırsın. Hayat artık başka bir yörüngede dönüyor”.
Hakketten de öyle. Yazık, onca yıl boş yere aşka inanmışım. Bakın Yunus Emre zamanında Anadolu’yu turlamıştı, bense denizleri aşıp New Yorklar’a kadar geldim; ne için; gerçek bir aşk için. Belki de bu arayışımın farkına varmadığım yönleri de vardır. Abaca ben de mi aslında Yunus gibi Tanrıya ulaşmaya çalışıyorum. Yok, zannetmiyorum. Çünkü bir yandan da içimde şöyle bir his var: Sanki Tanrı beni gördüğü yerde kıçıma tekmeyi basacakmış gibi geliyor.
İşte yukaridaki hikaye ve aşkla ilgili hayalkırıklığım beni bir miktar bunalıma soktu. Zaten Florida seyahati hariç bütün bir kiş bu şehirden çıkamadım. Sıkılmışım. Şimdi bahar da geldi, New York iyice beni boğmaya başladı. Sırf bu nedenle şehri bir süreliğine terkedip kendimi kırlara bayırlara atmak, oralarda eğer varsa sümbül toplamak istedim.
Tam böyle bir zamanda, Bitlisli Muhsin yetişti imdadıma. Muhsin New York’a komşu olan Connecticut eyaletinde Norwalk adlı bir bölgede yaşıyor. Hafta sonları arabasıyla basıp Manhattan’a geliyor, müze geziyor sergi geziyor, tiyatro izliyor, bir lokantada farklı bir ülke mutfağının yemeklerini tadıyor ve geri gidiyor. Kendisi çok başarılı bir optic-elektronik mühendisi. Bir Amerikalı arkadaşıyla aynı evi paylaşıyor ve ayda 1000 dolar kira odüyor.
Geçen Cumartesi Muhsin yine Manhattan’daydı. Geri giderken “sen de gel benimle, bizim oraları görürsün” deyince hiç düşünmeden gittim. Manhattan’dan çıkarken arabada uyumuşum, Muhsin’in “bak bak geyiği gördün mü” seslenişiyle uyandığımda, ormanın içinde bir otobanda ilerliyorduk. Yol kenarındaki geyiği de kaçırdım, göremedim.
Muhsin in yaşadığı bölge, Manhattan’a 1.5 saat uzaklıkta bir suburb yani varoş da yaşıyor. Her gün arabasıyla 15 dakikalik bir yolculuk yapıp Wilton adlı kasabaya, agaçların içine gizlenmiş iş yeri binasına çalışmaya gidiyor. Yaşadığı yer ormanın içinde bir site, dışarıdan hiç farkedilmeyen bir yerleşim kompleksi. Bu arada varoş deyince yanlış anlamayın. Buranın varoşlarındakı siteler Turkiye’de sosyetenin kaldığı Kemer Country Club gibi yerler. Hatta daha da güzel. İçinde yüzme havuzundan spor salonuna kadar her şey var. Çevre düzenlemesini, tenizliğini bir şirket yapıyor. Siteyi küçük ve çok güzel bir dere ikiye bölüyor. Etrafta başınıza taş duşmeyebilir ama rakun çıkabilir sincap çıkabilir geyik çıkabilir. Civarda pek çok türde yabani hayvan var.
Ancak böyle bir sitede yaşamanız için ille de zengin olmanız gerekmiyor, orta halli insanlar kalıyor buralarda.
Bir yanlış anlaşılmayı daha önlemek için belirtmem lazım. Buranın varoşlarında evler her zaman bir site içinde olmuyor. Hatta coğunlukla dağınık tek tek evler şeklinde…. Bu evler genellikle iki katlı ve ahşap. Ön ve arka kısımlarında geniş bahçeleri var.
Peki bu Amerikalılar’a ne oldu da gelip kurdun kuşun, cinin perinin içinde yaşamaya karar verdiler. Neden şehir merkezlerini terkettiler ve şehir dışında yeni yerleşim yerleri yarattılar? Günümüzde 300 milyonun üzerindeki Amerikalının neredeyse 115 milyonu suburblerde yaşıyor. Bu artiş hızlanıyor da. 2000 yılından beri suburblerde ailelerin yasayabileceği şekilde 10 milyona yakın ev inşa edildi.
Bu gelişimin en önemli sebebi tabi ki otomobilin icadıydı. Daha 1900’lu yılların başından itibaren otomobil New York yaşamında önemini hissettirdi. Hatta New York 1901 yılında plakayı zorunlu kılan ilk eyelet oldu. Otomobil, çok geçmeden bütün Amerikaya yayıldi. Öyleki 1913 yılında 4,000 kişi trafik kazasında öldü. 1930 yılında bu sayı 30,000 bine yükseldi.
Otomobil bir imkandı, amaesas olarak Amerikalılar ı şehir merkezlerinden kaçıran başka nedenler vardı.
Bir kere şehir merkezindeki ev kiraları ve ev fiyatları çok hızlı artıyordu. Bu açıdan özellikle aileler için konforlu ve yeteri genişlikte bir evde yaşamanın maliyeti çok yüksekti. Bunun yanı sıra kent merkezlerinde evler eskiydi, sokaklar tehlikeli olmaya başlamıştı. Trafik ve gürültü kentleri iyice yaşanması zor mekanlar haline getirmişti.
Bütün bunlar nedeniyle özellikle işçi sınıfı ve beyaz yakalılar çareyi otomobillerine atlayıp şehir dışına yollanmakta buldular. Oralarda ucuz arazi alıp üzerine evler kondurdular. Bu akım, İkinci Dünya savasının ardından iyice hızlandı. Böylece hem daha az maliyetle daha büyük bir eve, hem çoluğun çocuğun hoplayıp zıplayacağı bir bahçeye sahip oldular. Erkekler sabah otomobillerine atlayıp şehir merkezine sürüyor bir saat ya da daha fazla veya daha az yol gidip akşam tekrar evlerine geri dönüyorlardı. Zaten yerel ve merkezi yönetimlerin ulaşım politikaları da iş yerlerini ve aileleri sehir dışına çıkmaya özendiriciydi.
İşte suburb’ler böyle doğdu. İnsanlar şehrin eskimiş, onarıla onarıla takatten düşmüş binalarından kurtulmuş, gül gibi tertemiz evlere kavuşmuşlardı. Suburbler de yaşayanlara hizmet vermek icin yol boylarınca benzinlikler kuruldu, dağ başlarına yiyecek ya da ev eşyaları satan büyük hypermarketler inşa edildi. Bu marketlerin içlerine banka şubeleri açıldı, önlerinde yüzlerce otomobilin park edebildiği alanlar oluşturuldu, Yine marketlerin etrafına lokantalar ve giyim kuşam mağazalarının bir araya gelmesinden oluşan ve adına Mall denilen Galleria benzeri yerler kuruldu.
Günümüzdeki suburblerde sadece mavi yakalı isçiler ve beyaz yakalı profesyoneller değil çok zengin bir sınıf da yaşıyor. Örneğin Connceticut’daki Stanford ve Grenache bölgelerinde ünlü isimler yaşıyor. Yine Manhatta’ın dizinin dibindeki Long İsland da da dolar milyarderlerinin ikamet ettikleri bölgeler var.
Sırf Stanford dan her gun 36 bin kisinin yaklşık 45 dakikalık bir yolculuğu göze alarak Manhattan a trenle ya da otomobille işe gidip geldiği iddia ediliyor.

Ancak şimdi ufaktan ufaktan tersine bir göç de gerceklesiyor. 68 lerde çoluk çocuğuyla suburb’lere taşınan özellikle adına “baby boomers” denilen kuşak, şimdi yaşlandı. Çocuklar büyüyünce hepsi yuvadan uçup gittiler ve bu yaşlılar o koca evlerde eşleriyle birlikte yapayalnız kaldılar. Eşlerini kaybedenler ise iyice yalnızlaştılar.
Çocuklar olmayınca uğraşacak bir şey de pek yok, haliyle vakit çok zor geçiyor. Suburb’lerde de yapacak fazla bir şey yok. İşte şimdi bu yaşlı kuşak Manhattan gibi kent merkezlerine taşınıyorlar. Çünkü buralada bu yaşlı kuşağı oyalayacak o kadar çok şey varki. Yoldan geçerken bir kiliseye giriyorsunuz, bakıyorsunuz ki ücretsiz bir klasik müzik konseri… 15 dolara küçük bağımsız tiyatrolara gidip oyun izleyebiliyorsunuz. Kentin içindeki kar amacı gütmeyen bir kuruluştan ücretsiz çicek düzenleme kursları alabiliyorsunuz. Ne bileyim yapılabilecek tonca şey var.
Suburb lerin de biraz sıkıcı olduğunu artık herkes kabul ediyor. Baksanıza Sex and the City, Seinfeld ve Friends gibi diziler Manhattan’gibi bir sehir merkezini daha da popülerleştirdi. Oysa Desperate Housewifes daki suburblerde yaşayan zengin ev kadınlarının yaşamı pek de iç açıcı değil.
New York’da bir de inner suburb denilen iç suburb’ler var, Queens ve Brooklyn gibi. Buralara da zaten Manhattan’dan 24 saat boyunca tren ve otobüsler gidiyor. Ulaşım çok kolay yani. Oysa bir de İstanbul’a bakın. Ben 2.5 satte Taksim’den Avcılar’a gittiğimi hatırlıyorum. Üstelik havasız, kliması olmayan, insanların üstüste bindiği bir münibüsle… Buna rağmen yaptığım aktarmalarla yol parası da New York’dan daha pahalıya gelmişti. Acaba diyorum, merkezi devlete en fazla vergi ödeyen İstanbul halkı, daha insani biçimde evlerine gitmeyi haketmiyorlar mı. Bu durumda, bu insanların vergileriyle Washinton’da cami yapmak ziyan değil mi. Hükumet sevap işlemek istiyorsa önce İstanbul halkına insan gibi yolculuk etme imkanı tanıyacak projeler hazırlamalı. Belki o zaman hanelerindeki günahlar biraz eksilir.
Taraf Gazetesi

1 Mayıs 2008 Perşembe

Hoş Gelişler Ola… Rock Star Papa…






Hıdır Geviş-Taraf Gazetesi

Katoliklerin ruhani lideri Papa Benedict, geçtiğimiz Cuma sabahı New York’a ayak bastı. Papa’nın topuğunun değdiği yerde su çıkmadı ama binlerce kişilik bir kalabalık oluştu. Çünkü bu ziyaret New York eyaletinde yaşayan 7 milyonun üzerindeki katoliği çok heyecanlandırmıştı. Bu geliş medyayı da heyecanlandırdı. Nerde bulunur bundan daha ballı bir haber konusu: izle izle yaz….

Papa, başındaki beyaz külahi, ak saçları, uzun etekli ve pelerinli elbesisiyle son derece farklı bir şöhret manzarası sergiledi şehirde. Gelişinden itibaren attığı her adım televizyonlardan canlı yayınlandı. Halk geçtiği caddelerin kenarlarinda kurşun asker gibi sıralandı.

Papa’nın gelişi nedense bana İngiliz müzik grubu Beatles üyelerinin 7 şubat 1964 yılında New York’a ilk ayak basışını anımsattı. Onlar da farklı müzikleri kadar saç biçimleri ve giyim tarzıyla dönem medyasını ve gençlerini bayağı heyecanlandırmışlardı. İlk gelişlerinde Carnegie Hall ve Ed Sullivan Theatter de çok az bir seyiciye seslendiler. Ancak bir yıl sonra 15 Ağostos 1965 de tekrar New York’a geldiklerinde bu kez Shea stadyumunda konser verdiler. 55 bin 600 kişinin izledigi konserin biletleri ise 4 dolar 50 cent ile 5 dolar 65 cent arasında değişiyordu.

Ancak Papa, Beatles’in New York’daki ilk stadyum konseri rekorunu daha ilk ziyaretinde geçti ve 60 bin kişiyi şehirdeki Yankee Stadium’una topladı. Burada verdiği vaaz stadyumdaki papa hayranlarını kendinden geçirdi. Aslında bu konuşma gece yapılabilir ve içine lazer gösterisi de serpiştirilebilirdi.

Neyse, 57 bin bilet 1 ay öncesinden tükenmişti bile. Stadyumun önünde papa şapkaları, tişörtleri satıldı. Yine Manhattan’daki bazı mağazalarda papa oyuncakları vitrinlere konuldu, Heidelberg adlı bir lokantada 18 dolar 95 cent e özel papa menusu bile hazırlandı. Demek istediğim, Avrupa kıtasından gelen Papa, adeta 21. Yüzyılın rock yıldızı gibi muamele gördü. Gerçekten hoş bir gelişti O’nunki.

Papa’nın üzerinde durdugu demografik yapı da Beatles’in hitab ettiği kesimden pek farklı değildi. Papa, bu ilk New York gezisinde genclere özel bir ilgi gösterdi. Amerika’daki Katoliklerin yüzde 18 ‘inin, yaşları 18 ile 29 arasinda degisen gencler oldugu düşünüldüğünde anlaşılabilir bir sebep. Nitekim Papa, geçen Cumartesi günü Manhattan’daki 5.cadde üzerinde yer alan St. Patrick katedrali nin balkonundan binlerce kişiye karşı yaptıği konuşmada, gençlere materyalizmden de uyusturucudan da uzak durmalarını tavsiye etti.

Ancak işin bir de öteki yüzü var. “American Sociological Review” adli dergiye göre, herhangi bir dini tercihleri olmadığını söyleyen Amerikalılar ın sayısı son 10 yılda ikiye katlandı. Bunun anlamı yetişkinlerin 78.4’inin Hristiyan olduğu Amerika’da din, taraftar kaybediyor. Bu durumda da Papa’nin gençleri etkileme çabası daha bir anlam kazanıyor.

Bir web sitesi :

Barak Obama’nin Hebrew kampanyasi

Demokratların başkan adayı Barak Obama, başından beri internet üzerinden seçim kampanyası yürütme konusunda diğer adaylardan biraz öndeydi. Obama şimdi teke tek kaldığı Hilary Clinton ile aralarindaki bilek güreşini kazanmak için Musevi seçmenlerin oylarını kazanmaya çalışıyor. Bu nedenle internette Musevilerin konuştuğu Hebrew dilinde bir site bile oluşturuldu. Ancak Obama’nın ofisi bu sitenin kendi resmi siteleri olmadığı yönünde bir açıklama yaptı.

Obama’nın, başından beri Amerika’daki musevi seçmenleri ve musevi lobiyi yanına çekmeye çalıştığı biliniyor. Bu oldukça akıllıca bir taktik, ancak Amerika’nın İsrail politikasi konusandaki açık tavizkar tutumu, Barak Obama'nin başkan seçilmesi halinde ikiye katlanabilir.

Bu arada Amerika’daki Musevi seçmenler zaten hep demokratlardan yana oy kullanıyorlar. 1916 seçimlerinden bu yana oylarını demokratlara veriyorlar; 1920 seçimleri hariç tabii. Bu seçimlerde oyların sedece yuzde 19’u Demokrat aday Cox’a verilirken, yüzde 43 Harding’e verildi. Demokratlara gitmesi gereken yüzde 38 oranındaki oy ise dönemin Sosyalist Parti Eugene Debs’e gitmişti.

Geçen seçimlerde de bu geleneksel tutum aynen devam etti. 2004 deki seçimlerde, Musevi seçmenlerin yüzde 24’ü Cumhuriyetçi Bush’a oy verirken, yüzde 76’si Demokrat aday Kerry’i destekledi.

Bir medya klasiği

CNN Nasıl Haber Şişirir

Gazeteci arkadaslarım alınmasın ama medyaya özgü bir mutfak sırrını herkesle paylaşmak istiyorum. Bazen haber konusunda darda kalınır. Çözüm olarak da çelimsiz bir konu alınır ve etli butlu bir haber şeklini alıncaya kadar bir güzel şisirilir. Adına da şişirme haber denir.

Bunu elbette sadece Türkiye’deki gazeteciler yapmıyor. Örneğin Amerikan CNN televizyonu da yapıyor. Bu kanalda hafta içi her akşam yayınlanan ve Wolf Blitzer in sunduğu The Situation Room adlı bir haber bulteni var. Geçenlerde Blitzer, CNN’in Irak muhabiri Michael Ware’e canlı bağlandı. Zaten adamcağaza CNN’den hergün birileri canlı bağlanıyor ve üç aşağı beş yukarı aynı soruları soruyorlar. Tabii hergün aynı şeyler oluyor. Yeni bir şey olmayınca sırf kaç adam öldü edebiyatı yapmak da hem seyircileri, hem de habercileri sıkıyor. Adam da ne sorsa iyidir “Amerika askerlerini oradan çekerse ne olacak?” Sırf farklı bir şey çıkarabilmek için sorulmuş bir soru tabii. Muhabir nerden bilsin askerler çekilirse ne olacağını. Böyle bir soru bir haberciden çok ya bir seneryo yazarına, ya bir büyücüye ya da Beyaz Saray’ın etrafında konuşlanan düşünce kuruluşlarında çalışan strateji uzmanlarına sorulur.

CNN muhabiri de hafif kaçık biri zaten, sallamayı seviyor. Tabii yaptığı habercilik değil, spekülasyon oluyor.

27 Nisan 2008 Pazar

Aman avcı vurma beni



Aman avcı vurma beni

Hıdır Geviş-Taraf gazetesi

Bu hafta, yazar Fatih Özgüven New York’daydı. Geçtiğimiz çarsamba O’nunla buluşup hasret giderdik. Çok özel bir sey yapmadık. Manhattan’ı yürüyerek dolaşmak Fatih’in en sevdiği sey, dolayısiyla biraz yürüdük, bir lokantada bir şeyler yedik, bir kitapçıya uğradık, bir kafeteryada kahve içtik.

İnsan Fatih’in yanında kendini inanilmaz rahat hissediyor. Bazı arkadaşlar vardır hani, ayaklarına dolanan bir tür gündelik hayat RTÜK’ü gibidirler: Sürekli seni kontrol eder, onların onaylamadığı bir şey yaptığında ise bakışlarıyla ya da sözleriyle seni yargılamaya kalkarlar. Elbette bu tür arkadaşların uyguladığı psikolojik tacizler sizi yorar, hatta canınızdan bile bezdirebilir. Ancak Fatih’de öyle şeyler yok. İlişkiyi tek yanlı hale getirip kendi ilişkisi yapmaya çalışmıyor. Üstelik geride bıraktığı onca güzel makaleye, çeviriye ve kitaba rağmen çok alcakgönüllü biri. Başarılarıyla karşısındakini ezmeye kalkışmıyor. Zaten Fatih böyle olmasaydi, Bilgi Üniversitesi’ndeki öğrencileri O’nu bu kadar çok sevmezdi.

Ben Fatih’in bu davranış biçimini, Ondaki sağlam bir kendine güvene ve kendiyle olan barışıklığına bağlıyorum. Ne yazık ki Türkiye toplumunda yüksek eğitime sahip olanlar ile paraya sahip olan insanlar arasında nadir görülen bir ozellik bu. Bunun nedenlerine geleceğim. Ama önce bir sonraki gün katıldığım bir partiden sözetmem lazım.

Perşembe günkü partiye 2 saat geç gittim, buna rağmen içersi hala kalabalıktı. Midtown’ın doğusunda yer alan BlackFinn adlı bir barın üst katında yapılıyordu bu parti. Klasik bir İrish barı. Pek bir özelliği yok, sadece rahat bir mekan.

O saate kadar partideki herkesin biraz içmiş, azıcık çakırkeyif ve yelkenleri hafif koyvermiş olmaları beklenir degil mi. Yok hayır, hiç de öyle değildi. Özellikle de erkekler, sanki sınır boyunda nöbet tutuyorlar. İnsan azıcık sarhoş gibi davranir, hafif gözleri kayar, agzı bir milim yamulur. Yok, bu erkekler kendilerine karşı çok pür dikkatler, gözleri başkalarından çok kendi üzerlerinde. Kızlarımız deseniz yine öyle. Ben biraz yavru köpekler gibiyim. Haliyle hemen herkese yanaşıyorum. Ancak kızlar sanki, ”höst asılma, geri bas karabaş” hallerindeydi. “Aman size mi kaldim, Allah yazdıysa bozsun” diyecektim ama diyemedim işte.

Hani Türkiye insanını tanımayan bir Amerikalı böyle bir ortama düşse, Türkiyeliler’in çok soğuk, hiç de arkadaş canlısı olmayan, üstelik arrogant (küstah) bir toplum olduğunu bile düşünebilir. Zaten buradaki insanların tavrından da bundan başka bir sonuç çıkarmak mümkün değil.

“Allah Allah, ne iştir, misafirperver Türkiye insanı ne zamandan beri bu hale geldi” diyeceksiniz, Ona da geleceğim.

Bu parti bir networking partisi. Gilda adlı yaman mı yaman, zeki mi zeki, şirin mi şirin bir kız tarafından düzenlenmiş. Gilda daha önce de buna benzer partiler düzenlemiş. Amacı Türkiyeli olup New York’da yaşayan ve finans sektöründe çalışan profesyonelleri biraraya getirmek ve böylece katılımcıların, kendi aralarında bir dayanışma ilişkisi kurmalarına olanak sağlamak. Yani insanlar buraya gelip yeni insanlarla tanışiyor ve kendilerine bir çevre ediniyorlar. Ne güzel değil mi.

Bu tür partiler burada çok yaygın, adına da “networking events” deniyor. Örneğin doktorlar, mühendisler, feministler, gayler kendi aralarında bu tür partiler düzenleyip bir “community” yani bir topluluk yaratmaya ve bu topluluğun bir parçası olmaya çalışıyorlar. Bir Hedge Fund şirketinde çalışan arkadaşım Etienne, bu tür partilerin müptelesi. Bu yolla, hiç de azımsanmayacak sayıda cok iyi arkladaşlar edindi. Güney Afrika asıllı bir beyaz adam olan Etienne, özellikle 1983 den beri faaliyet gösteren The New York Bankers Group etkinliklerini hiç kaçırmıyor. Bu grupta finans sektöründe çalışan gay kadın ve erkekler yer alıyor.

Belirtmekte fayda var. Bu tür partileri düzenleyenler 10 dolar, 20 dolar bazen daha da fazla giriş parası alırlar ve bundan elde edilen parayı da bir sonraki organizayon ya da bir hayır işi için harcarlar. Ancak Gilda, tümüyle kendi bireysel emeğini koyarak düzenlediği partilerden giriş parası almıyor.

Dönelim Türkiye asıllı finansçıların bir araya geldiği event’e... Kimse kendini benden koruyamaz . Oradaki insanların bütün soğukluğuna rağmen, gözüme kestirdiğim, aklıma yatan herkesle tanıştım. Ancak onlarla tanıştıktan sonra gördüm ki bu insanlar aslında hiç de burnu kalkık, kedini beğenmiş tipler değillermiş. İçerinden çok tatlı insanlar var. Yaptıkları iş konusundaki bilgi ve tecrübelerine ise diyecek yok. Peki kardesim neden kendilerini başkaları için yaklaşması zor insanlar haline getiriyorlar? Sakın bu karşı taraftan gelebilecek riskli bir takım davranışlar için baştan insa edilmiş bir çeşit kendini koruma kalkani ya da kendini kapatma yöntemi olmasın. Acaba bu insanlar da baskalarına karşı genel bir güvensizlik mi var.

Çok uzatmaya gerek yok. Bunun sebebi Amerikaliların “personel insecurity” dedikleri şey. Türkçedeki karşılığı tam nedir ben de bilmiyorum. Ne zamanki üniversitelerin psikoloji departmanlarında çalışan üşengeç biliminsanları bu konularda yazıp çizer, o zaman biz de öğreniriz. Ama şöyle izah edebilirim. Kendine güvensizlikle, kendini güvende hissetmeme, başkalarına güvensizlik ile narsizm ve aşağılık kompleksinin kombinasyonundan oluşan bir tür psikolojik durum. Biliyorum , çok anlaşılır bir tanım olmadı. Fakat hiç acele etmeyin, birazdan her şey daha anlaşılır hale gelecek.

Türkiye’yi en son ziyaretimde, Songül ablamın Ankara daki evindeyiz. Serdar Ortaç’ın da konuk olduğu bir TV programını izliyoruz. Ortaç’ı izlerken o kadar gerildim ki evdekilerden kanalı değiştirmelerini rica ettim. Çünkü Serdar Ortaç inanılmaz derecede gergin duruyordu, belli ki o an bulunduğu ortamda hiç rahat değildi. Halbuki programa katılan diğer konuklar gayet eglenceli, nazik ve hoş insanlardı. Yani onlardan kaynaklanan hiç bir sorun yoktu. Sorun Ortac’ın kendisinden kaynaklanıyordu.

Serdar Ortaç yüksek voltaj verilmiş bir ampulu anımsatmıştı bana, sanki her an pat diye patlayacakmış gibi… Bu nedenle adama bakamadım. Çok yoğun ve ters bir enerji yayıyordu. Stüdyodaki koltuğunda oturuyordu oturmasına ama sanki her an oradan çekip gitmek istiyormuş gibi bir hali vardı. Beden dili ise tıpkı acemi bir hırsızın bir mağazadan bir eşyayı çalma anındaki beden dili gibi işliyordu. Hadi hırsız yakalanmaktan korkar da gergindir, peki Serdar Ortac a ne oluyordu? Ne bu gerginlik bu celal.

Söyleyeyim o da yakalanmaktan korkuyor. Tipik bir insecure vakası yani.

İnsecure insanların yaşadığı çok temel bir korku var: Karşı tarafın onlardaki bir şeyi keşfetme korkusu. Herkes kendinde başka bir şeyin keşfedilmesinden korkuyor. Kimi aptal olduğuna inanir ve bunun keşfinden korkar, kimi gizli escinseldir ve durumuncakilmasindan çekinir, kimi aslında bilgisizdir ve gercegin aciga çıkmasından endişe eder, kimi dış görünüşüyle sorunludur ve bu konuda ona birinin bir şey demesinden tedirgin olur, kiminin cinsellikle ilgili bir sorunu vardır ve bunun öğrenilmesinden huylanır, kiminin ailesiyle özel sorunları vardır ve birinin bunları onun yüzüne vurabileceği endişesini yaşar, kiminde ise hiç bir şey yoktur ve buna rağmen başkası tarafından suçlanma korkusu yaşar.

Dolayısıyla bu tür insanlar her an bir saldıraya uğrayacakları paranoyasıyla, her zaman tetikte beklerler, bu nedenle gergindirler. Kimileri bu korkuyu kendiyle barisarak yenmek yerine, biraz bilerek ya da bilmeyerek yanlış bir taktiğe basvurur. Yeni tanıştıkları insanlarla muhatab olmayaya özen gösterirler, onlarla aralarına görünmeyen bir duvar inşa ederler.

Zaten bu nedenle toplumda, “Ne bakıyon ulen bişiy mi var” başlıklı pek çok tartışma yaşanır. Bu tartışmalar kanlı kavgalara dönüsebildiği gibi ölümle de sonuçlanabilir.

İnsecure insanların sayısının bu toplumda bu denli yüksek olmasının da bir nedeni olmalı öyle değil mi. Politik ve ekonomik olarak istikrarsiz ülkeler, bu tür vakalarin yetişmesi için inanılmaz bereketli bir toprak. Çünkü bu toplumda hiç bir şeyi tahmin edemezsiniz. Kimden ne zarar geleceği belli değil. Polis sizi kolunuzdan tutup karakola götürür ve orada neden onca dayak yediğinizi öğrenemezsiniz bile, sokakta yürürken asabı bozuk iki delikanlının keyfi saldirısına uğrayabilirisiniz, yarın öbürgün çalıştığınız şirket batar ve işinizi kaybedip ele güne muhtaç hale düşebilirisiniz. Kuralına uygun araç kullanırken kuralına uymayan bir kamyoncunun üzerinize çıkması sonucu hayatınızı kaybedebilirsiniz, sırf patronunuzun kişisel takıntıları nedeniyle işinizden hiç nedensiz kovulabilirisiniz.

Sizin de çok iyi görebileceğiniz gibi, güven ortamının çok zayıf olduğu tipik bir antidemokratik yoksul ülke tablosu bu.

Peki ratahsız olacak hiç bir şeyleri olmayanlara da ne oluyor. Onlar neden kendilerini insecure hissediyorlar. Neden olacak. Türkiye deki insanlar o kadar övgü cimrisi ki... Sanki övgünün kilosuna para sayıyorlar. Kaç anne kızının saç renginin ne kadar güzel ve farklı olduğunu söylüyor, kaç baba oğluna ses tonunun çok etkileyici olduğunu mırıldanıyor, kaç kardeş kardeşinin ne güzel yürüdüğünü hayranlıkla ifade ediyor, kaç arkadaş arkadaşının ne kadar güzel bir kişiliğe sahip olduğunu vurguluyor, kaç amca liseyi orta dereceyle bitirse bile yiğeniyle gurur duydugunu dile getiriyor, kaç abla küçük kardesine dönüp, ”ailemizi bugüne kadar hiç üzmediğin için sana teşekkür ediyoruz” diyor, kaç genel müdür o gün yardımcılarıyla değil de, iyi iş çıkartan bir memuruyla oturup başbaşa öğlen yemeği yiyor .

Tam aksine, Türkiye deki insanlar kişisel ilişkilerinde, negatif yönlere vurgu yapmaya bayılıyorlar. Bu nedenle en yakın arkadaşlıklarda bile taraflar birbirleri için çok can sıkıcı olabiliyor. Toplumdaki bu egilim de kendine güvensiz ve insecure insanların ortaya çıkmasına zemin hazırlıyor. Bu zeminde kök salan insanlar ne kadar bilseler de, ne kadar başarılı olsalar da ,ne kadar iyi insanlar olsalar da, ne kadar zengin olsalar da kendilerini hep eksik ve yetersiz hissediyorlar, çünkü çocukluklarında da gençliklerinde de hiç takdir edilmemisler ki.

İşte bu noktadan itibaren olayın öteki yüzüne geçiyoruz. Pek çok araştırmacıya göre insanlardaki takdir edilme isteği ve yetersizlik duygusu onları başarıya götüren bir etken de olabiliyor. Sanırım şimdi Gilda’nın tertib ettiği toplantıya katılan New York’lu Türkiyeliler in çok yüksek eğitimli olmalarına, çok iyi bir kariyer yapmış olmalarına bir anlam verebilirsiniz.


Ego Check adlı kitabin yazarı Mathew Hayward, insecure insanların her zaman daha fazla çaba gösterdiklerini belirterek şöyle devam ediyor: ”Yeteri derecede iyi olmadıklarına dair inanç, insecure insanları daha çok calışmaya ve başarıya götürüyor”

US Today adlı gazetenin geçen yılki bir sayısında yer alan haberde, çoğu büyük sirket CEO’larının (Genel müdür) insecure insanlar olduğu yazılıyordu. Kimisi sanki olkuğu üniversiteler, yaptığı mastırlar yetmiyormus gibi, işe güce ara verip her şeyin üstüne bir de ilahiyat ve psikoli eğitimi alıyo. Eski General Electric Genel Müdürü Jack Welch kekemeydi. İki büyük şirketin sahibi Robert Smithhala ise insecure olduğunu kendi ağzıyla itiraf ediyor ve şöyle söylüyor: “Dürüst olacağım, başka şirketlerin yöneticilerinin benim siyah olduğumu öğreneceklerini ve sırf bu nedenle benim şirketlerimle iş yapmayı reddedeceklerini aklımdan geçirip korkuya kapılıyorum.” Smithhala bu nedenle kendi resmini asla şirket web sayfalarında kullanmıyor.

Bu konu ne kadar kalem sallasan o kadar gider. Ayrıca burada gecenin 3 buçuğu oldu. O nedenle frene basıyor ve sözlerimi bir türküyle bitiriyorum: "Aman avcı vurma beni. Ben bu dağın ay balam maralıyam. Maralıyam hem yaralı. Avcı vurmuş ay balam yaralıyam."

22 Nisan 2008 Salı

Başkası olma kendin ol

Hıdır Geviş

Bizim Chris bugünlerde yana yakıla ev arıyor. Söylemişmiydim bilmiyorum, kendisi Astoria adlı bir semtte yaşıyor. Manhattan’dan oraya gitmesi metroyla sadece 10 dakika. Bu semtte Yunan göçmenlerinin nüfusu oldukça fazla. Dolayısıyla, civarlarda, Yunanistan dahil, Türkiye ve diğer Ortadoğu ülkelerinden gelen yiyecekleri satan bir sürü bakkal dükkanı var. Bu bakkalların bazıları ucuz meyve-sebze de bulunduruyor. Chris bayılıyor oralardan alışveriş etmeye.

Bizim çocuk oturduğu semti de evi de çok seviyor ama ev arkadaşları ile aralarında bir süredir geçimsizlik var. Birlikte oturdugu kızlar çok çapkın, habire eve erkek atıyorlar. Chris ise bu duruma tahammül edebilecek biri değil. Aman buradan yola çıkıp onun Katolik rahibi gibi yaşadığını düşünmeyin.

qisNe yapalım, oluyor böyle şeyler. Şimdi Chris’e yeni bir ev bulmakla mesgulüz. Oturduğu evi iki kızla paylaşıyor ve kendi payına düşen kira bedeli 1400 dolar. Ancak şimdi Manhattan’da tek başına bir yere taşınmak istiyor. İş yeri Midtown’da (Manhattan’ın orta yeri: doğudan 3. batıdan 7. caddeler arasında kalan kısım ile kuzeyden 59. sokak ve güneyden 42 sokağın çevrelediği alan). Dolayısıyla tutacağı evin de oralara yakın bir yerde olmasını istiyor. Belki doğu yakasındaki Murray Hill belki de Batı yakasındaki Hell's Kitchen olabilir. Her şey biraz da bulacağı daireye bağlı.

Amacı bir stüdyo tutmak. Bir odali daireye gücü yetmez. Zaten istediği yerlerde eli ayağı düzgün stüdyo dairelerin kirası 2300 dolardan başlıyor. Manhattan’da da ev tutmak öyle her anayiğidin harcı değil. Bir kere yıllık gelirinizin kira miktarının 45 katı olması gerekiyor. Chris bu konuda tamamdır. Fakat kredi notu iyi değil, Bu da büyük bir problem. Bu ülkede sizin kredi notunuz ne kadar alısveriş yaptığınıza, taksitlerinizi zamında ödeyip ödemediğinize göre belirleniyor. Ev sahipleri her zaman ev için ilk başvuru yapan kiracı adayına öncelik tanıyor, ancak kredi notunuz zayıfsa sizi anında es gecip diger bavuruları değerlendiriyorlar.

Ben de Chris’i alıp emlakçı arkadaşım Ali’ye götürmeye karar verdim. Ali hem çok iyi bir emlakçı hem de kişisel bağlantılarını zorlayip Chris’in bu durumuna bir çözüm bulur diye düşündüm.

Cuma akşamı için Chris, Ali ve ben, Union Square’deki Barnes and Noble adlı kitapçının ikinci katındaki kafeteryasında buluşmak için sözlestik. Bulusma yerine biraz erken gittim. Beklerken kafeteryada oturur, dergi okurum diye dusundum. Bu kitapçının kafeteryasında orada satılan her yayını ücret ödemeden masana alıp okuyabiliyorsun, kütüphane gibi yani.

Tam içinde Yasemin Çongar’ın İngilizce bir makalesinin yer aldığı World Policy Journal adlı dergiyi inceliyordum ki Ali geldi.

Ali belli ki çok doluydu, anlatacakları var gibiydi. Hislerimde yanılmamışım, çok geçmedi çözüldü. İki Türk müşsterisi varmış, Türkiye’den yeni gelmişler ve ev arıyorlarmış. Tesadüfen Ali’nin Craigslist adlı internet sitesindeki ev ilanını görüp aramışlar. Sonra bu iki babası zengin Türk genci, Ali’nin ofisine gitmisler. Ali onlara elindeki diğer ev seçenekleri sunmuş, evleri tek tek göstermiş. Üç gün boyunca, eline her gelen iyi evi onlara göstermeye çalışmış. Bu arada onları Manhattan’daki semtlerle ilgili bilgilendirmiş; Hangi bölgenin onlar için daha iyi olacağını, ulaşım imkanlarını vs…

Ancak müşteriler bir süre sonra Ali ile ilişkiyi kesmisler. Ali sonra öğrenmis ki bu iki genç bir Amerikalı emlakçıdan ev tutmuşlar. Bu olay Ali”yi çok kızdırmış. Şimdi bir daha hiç bir Türkle çalışmayacağına dair yemin ediyor. Zaten ortadoğu ülkesinden gelip de Manhattan’da ev arayan hiç bir müsteriyle çalışmıyor. “Çünkü” diyor ve devam ediyor: “Ortadoğu ülkelerinden New York’a gelenler bir Ortadoğulu emlak brokerından asla ev tutmuyorlar. Bu bana cok önceden söylenmisti ama umursamamıştım. Tecrubelerim sonucu ben de aynı kanıya vardım. Ancak Türkiye den gelenler olunca dayanamıyorum. Fakat şimdi çok iyi biliyorum ki onlarla da çalışmanın bana hiç bir faydası yok. Baksana, benden şehirle ilgili her türlü bilgiyi bedava alıp, sonra daireyi Amerikalı bir emlak brokrından kiraladılar.”

Ali’ye soruyorum, “Peki sence bunun nedeni ne?“ Beni şöyle yanıtlıyor: “Çinliler ve öteki Asya halklarıyla böyle bir problem yaşamıyorum. Hindistan, Pakistan Türkiye, Lübnan, Katar, Mısır gibi Doğu’da kalan üçüncü dünya ülkelerinden gelen bu zengin insanlar, kendileri gibi üçüncü dünya ülkesinden gelmis bir emlakciyla çalışmak istemiyorlar. Adi Jon, Michael, David olan beyaz bir Amerikalı’dan hizmet almayı yeğliyorlar.. Parasını kendi toplumundan birine değil de bir Amerikalıya vermek ve kendilerine hizmet ettirmek onlara özel bir keyif veriyor olmalı. Bir doğu toplumu uyesi olarak, batılı beyaz adama karşı hissettikleri yüzlerce yıllık ezikliği -ya da isterseniz kompleksi deyin- bu tür bir birlesmeyle gidermeye calışıyor olabilirler. Amerikalılar ın ülkesinde kendini onlar gibi hissetmenin yolu alışverisini onlarla yapmak.”

Aslında Ali doğru bir noktadan yakalıyor sorunu. Bu davranış biçiminin altinda doğu toplumlarına özgü bir çeşit “self hatred” yatıyor. Yani kendinden nefret psikolojisi…

Böyle diyorum ama kendinden nefret etmek, dünyanın her yerindeki azınlık gruplarında görülen önemli bir problem. Kimlerde yok ki, beyazlar karşında ezilen sihaylar’da, batılılar karşında ezilen doğulularda, türkler karşında ezilen kürtlerde, kentliler karşında ezilen köylüler’de, sunniler karşında ezilen alevilerde, erkekler karşında ezilen kadınlarda, zenginler karşısında ezilen yoksullarda ve straightler karşında ezilen gaylerde, hepsinde var. Bu insanlar kendilerinden, daha doğrusu geldikleri gruptan nefret etmeye çok kolay meyledebiliyorlar.

Şimdi yavaş yavaş Ali’nin dediği noktaya geliyorum.

Çoğunluk olanlar azınlığı hiç bir zaman doğru algılamıyorlar, bu bir gerçek. Algılamalarında her zaman ciddi bir çarpıklık, tamiri çok zor bir arıza mevcut. Çoğunluk gruplar, azınlıklarla ilgili hiç bir gerçekçi temele dayanmayan ön yargılar ve şablonlarla düşünmeye çok alışıklar. Aleviler mum söndürür, Kürtler devlet böler, siyahlar suç işler, Çinliler ne bulsa onu yer, çingeneler hırsızdir, gayler her önüne gelenle yatan ahlaksızlardır, türbanlılar şeriat getirmeye çalışır, kadınlar zayıftır vesaire vesaire.

Peki yukarıdaki azınlık gruplarından birinin içinde yer alan bir yurttaş, çoğunluğun kendilerine nasıl baktığından habersiz mi, tabii ki haberli. Bu nedenle kendileri hakkında yaratılan negatif imajın altında çok ezilip, garip kimlik çatışmaları yaşayanlar oluyor.

Burada bir atasözü var “İf you can’t beat them, join them” Anlamı eğer karşındakileri mağlup edemiyorsan onlara katıl. Gercekten de azınlıklara varolmak için iki seçenek kalıyor: Ya karşı koy ve marjilize ol, sonra da çek baba çek, ya da hiç bir şey çaktırma ve onlardan biriymiş gibi davran.

Peki onlardan biri gibi olduğunda neler oluyor. O zaman o insanların senin toplumunla ilgili butun o asılsız yakıştırmalara sen de inaniyorsun. Hatta çok ileri gidebiliyor ve kraldan çok kralcı da olabiliyorsun. Böylece kendini kamufle ediyor ve çoğunluk toplumunun nimetlerinden sen de yaralanmaya çalısiyorsun. Ancak bu kez de kendi geldiğin topluma karşı tavır alıyorsun. Geldiğin toplumla olan hiç bir benzerliğe tahammül edemiyorsun. Çünkü onlardan biri gibi algılanmak istemiyorsun. Ali’nin Türk müşterilerinin düştüğü durum da bu: yabancı bir toplum içinde o toplumun original üyeleriyle alışveriş yaparak o topluma daha çok benzeyeceklerini hesaplıyorlar. Tıpkı aynı iş yerinde çalışıp birbiryle mümkün mertebe konuşmayan, biraraya gelmeyen iki siyahin düştüğü tuhaf durum gibi. Birbirleriyle görüdüklerinde farklılıklarının daha çok vurgulanmış olacağını düşündükleri için birbirlerine düşmanca da davranabiliyorlar.

Bakın benim düzenli takib ettigim Psikoloji Bilimi (Psychological Science) adlı derginin Mart sayısında, kadınların iş yerlerinde algılanış biçimi ve cinsiyete dayalı önyargılar üzerine ilginç bir araştırma yayımlandı. Yale Üniversitesi öğretim görevlilerinden Victoria Brecoll ve arkadaşlarının yaptığı deneyden çıkan sonuç korkunç: Erkeklerin kadınlarla ilgili ön yargıları neyse, kadınların da kadınlarla ilgili ön yargıları aynı. Yapılan deneyde, işe eleman alımları sırasında görüşmeyi yapan kadın yöneticiler, kadın adaylara ayrımcılık uygularken, erkek adaylara her zaman daha fazla öncelik tanıyorlar. Nedeni ise çok basit: Kadinlar erkekleri kendilerinden daha üstün görüyor.

Işte bu mekanizma ve bu düşünüş tarzı bazı bireyleri son derece trajik bir noktaya taşıyabiliyor. Bir zamanlar pop müziğini doruklara çıkaran şarkıcı Michael Jackson’ın düştüğü durum buna iyi bir örnek. Siyahlığıyla sorunu var ve beyaz olmaya çalışıyor, Beyazlarla gezip tozmak, onların dünyasında bir numara olmak da O’nu bu konuda kesmiyor ve siyahlara özgü geniş delikli burnundan kurtulup, rengini bile değiştirmeyi deneyerek, beyazlarla tam bir bütünleşme yaşamak istiyor. Sonucu herkes biliyor: Şimdi acıklı bir yaşam sürüyor.

Biraz da yapana değil yaptırana bakmak lazım. Bir insanın neden kendi rengiyle sorunu olur ya da neden bunu bir sorun olarak görür ki? İşte bu sorun da beyazların siyahlara karşı tutumuyla ilgili başka bir sorundan kaynaklanıyor: gerisinde ise tarihsel, siyasi ve ekonomik tonca neden yatıyor.

Yine Yesilçam filmlerinde zengin sevgilisinin arabasını lüks bir Nişantaşı apartmanın önünde durdurtan ve araba gözden kaybolunca da kendi fakir evlerine geri dönen genç kızları hatırlayın. Fakirliğinden anası babasını sorumlu tutup onlara terslenen bu genç kızların hikayesi ile Jacson’un hikayesi arasında bir paralellik yok mu sizce.

Yakın zamanda Taraf da cikan bir haber bu açıdan ilginçti: Başlık “Gençler en çok parayı giyime harcıyor”du. Nedeni çok basit: Herkes zengine benzemeye çalışıyor. Bunun en kestirme yolu da kiyafet değistirmek. Burada gencleri böyle davranmaya iten sadece onların yoksulluğu degil, İki neden daha var: Birincisi zenginlerin yoksulara bakışındaki üstü kapalı küstahlık. İkincisi ise medyanın zenginlerin sahip olduğu cafcafli materyallere adeta tapınması. Böyle bir atmosferde yoksulluk, bir başarızlıkmış yada beceriksizlikmiş gibi algılanıyor tabiki.

Bu arada arkadaşım Chris buluşmaya yerine geldi gelmesine de ben bu yazıyı burada kesip, şunu söyleyeyim: Kim olursanız olun, nereden gelirseniz gelin, ne durumda olursaniz olun, size başkaları nasıl bakarsa baksın, hiç umursamayın. Tarkan şarkısında “Başkası olma Kendin ol” diyordu. Bu anlamli soze ek olarak ben de iki anlamli soz soylemek istiyorum: 1-Kendini kasma rahat ol. 2-Sizi sevenler, sizi olduğunuz gibi kabul etsin, etmeyenlerle de boşa vakit gecirmeyin.


#navbar-iframe { height: 0px; }